Sevgili sevgili(m)

Marguerite Duras, Sevgili’de yaşamını paylaştığı herkesi uyandırıyor. “Kalkın.” diyor, “Kavuşma ihtimalimizin olmadığı, birlikte bir gelecek düşüne asla izin vermediğimiz ilk sevgilimi anlatıyorum size, yani yaşamımın olmayan öyküsünü yazıyorum.” Yeni Roman akımının öncülerinden biri olarak kabul edilen Duras, Sevgili’de de o mutlak şimdinin içinde geçmişi fragmanlar halinde yeniden yazıyor.



30-07-2017 12:12
Berna Metin

Mekong Irmağı üzerinde bir arabalı vapur... Mevsimsiz bir ülke... Sürekli sıcak, tekdüze uzun sıcak bir kuşak, Çinhindi...  Arabalı vapurun küpeştesine yaslanmış bir küçük kız çocuğu... Tam on beş buçuk yaşında. Annesinin üstünde yıllandıktan sonra kendisine kalan, giyilmekten tel tel olmuş bir ipek elbise içinde. Ayaklarında güneşte parlayan lame ayakkabılar... Topuklu ve eski. İndirimden alınmış. Elbisenin eskiliğini gizlemesi ya da belki kendinin olduğuna dair iz bıraksın diye erkek kemeriyle süslenmiş. Başında ne yerlilerin ne de beyaz kadınların taktığı bir erkek şapkası, hasır, gül ağacı renginde. Tüm sıradışılığına rağmen ya da tüm sıradışılığı sayesinde güzel bir kız çocuğu. On beş buçuk yaşında ve ne istediğini biliyor.

Ne istediğini bilen bu aykırı kız Marguerite Duras. O zamanki ismiyle Margueritte Donnadiue. Henüz yazar değil, henüz para kazanamıyor, henüz bir hiç ama biliyor; günün birinde annesinin bir aileyi ayakta tutmak için yaptıklarını, nefret ettiği ve bazen önüne geçilemez bir istekle öldürmeyi düşündüğü abisini, asla kıyamadığı ve içindeki merhametin sahibi olan ortanca kardeşini yazacak. Yazar olacak. Olmalı.

Çinhindi’nde yaşayan, Saygon’da okuduğu liseye gitmek için ailesinin yanından ayrılan arabalı vapurdaki o kızın henüz bilmediği bir şey var. Hayalini kurduğu, aynaya baktığında gördüğü ama tanışmadığı hazla tanışacak birazdan. O güneşten gözlerini kısmış, ırmağın sonsuzluğunu seyrederken lüks bir arabada onu izleyen ve birazdan yanına gelecek olan kendinden 12 yaş büyük bu çekik gözlü adam, onu hazla ve unutulmaz olanla tanıştıracak.

“Şık adam limuzinden indi, bir İngiliz sigarası içiyor. Erkek şapkalı, lame pabuçlu kıza bakıyor. Ağır ağır ona doğru geliyor. Besbelli çekiniyor. İlkin gülümsemiyor. İlkin bir sigara sunuyor ona. Eli titriyor. Şu ırk farkı var arada, beyaz değil, bunu yenmesi gerek, bunun için eli titriyor.” (s.32)

Marguerite Duras’ın Sel Yayınları’ndan Tahsin Yücel çevirisiyle basılan kitabı Sevgili böyle başlıyor. Sadece Fransa’da 1,5 milyon satış rakamına ulaşan, 43 dile çevrilmiş ve Duras’a 1984’te en prestijli edebiyat ödüllerinden biri kabul edilen Goncourt’u kazandıran bu otobiyografik roman kendine has kişisel ve benzersiz bir üslupla kaleme alınmış.

Yeni Roman akımının öncülerinden biri olarak kabul edilen Duras, Sevgili’de de o mutlak şimdinin içinde geçmişi fragmanlar halinde yeniden yazıyor.  Annesiyle arasındaki kaotik ilişki, abisinin serserilikleri, ortanca kardeşinin çaresizliği, okul hayatı, Paris’te yaşadıkları ve şehrin gürültüsünü içine çeken o garsoniyerde yaşanılanlar dağınık bir anılar toplamı olarak karşımıza çıkıyor.

Yazmamış olsaydım sağaltılmaz bir alkol bağımlısı olurdum, diyor Marguerite Duras Yazmak adlı deneme kitabında. 70’li yaşlarında ilk aşkını yazmak, geçmişin solmayan hatırasını ölümsüzleştirmek ve üstelik yaşarken reddettiği aşkı yazarken kabullenmek, tam da başına erkek şapkası takarak toplumun değer yargılarını daha 15 buçuk yaşında alt üst edecek kadınlara has bir şey olsa gerek.

Gecenin Sonuna Yolculuk’ta Celine şöyle yazmıştı, “Yaşlandıkça, insan kimi uyandıracağını karıştırıyor, canlıları mı ölüleri mi…” Marguerite Duras, Sevgili’de yaşamını paylaştığı herkesi uyandırıyor. “Kalkın.” diyor, “Kavuşma ihtimalimizin olmadığı, birlikte bir gelecek düşüne asla izin vermediğimiz ilk sevgilimi anlatıyorum size, yani yaşamımın olmayan öyküsünü yazıyorum.”


KÜNYE: Marguerite DURAS, Sevgili, Çeviri: Tahsin Yücel, Sel Yayınları, 2017, 95 sayfa