Sermayenin kaynak sorunu üzerine: Sermaye için işçi sınıfına savaş!



08-06-2017 10:26
Sait Çakır

Akepe iktidarı, 10 Mart 2017'de, referandum sath-ı mailinde, Kredi Garanti Fonu kefalet limitini 20 milyar tl'den 250 milyar tl'ye çıkarmıştı. Bunu referandum öncesinde büyük banka burjuvazisiyle küçük burjuvaziyi hoşnut etme politikası olarak tespit etmiştik. Şimdi bu politikanın ve yaratacağı sorunların boyutları yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

KREDİ GARANTİ FONU: SERMAYEYE HAVUÇ 

Bir: KGF, büyük banka sermayesine verilen havuçtur. Bankaların bilançolarında takipteki kredilerin oranı yüzde 3,2 iken, KGF kredi portföyünün tazmin üst limitini yüzde 7 olarak belirlemiştir. Yani, bir kriz patlak verse ve bankacılık kesiminin açtığı kredilerin tamamı batsa, KGF 1,45 trilyon tl tutarındaki kredi hacminin yüzde 7'sini tazmin etme yükümlülüğü altındadır. Türkiye ekonomisinin en kötü olduğu dönemde bile takipteki kredi oranı yüzde 6'yı geçmedi. Kısacası, bankalar batık kredi riskinin büyük bölümünü devlet sayesinde elimine ederek bilançolarını düzeltme imkanını elde etmiştir.

İki: Dahası, KGF kefaletinin 250 milyar tl'ye çıkartılmasını izleyen dönemde, 17 Mart ile 19 Mayıs arası 10 haftada toplam kredi hacmi 90 milyar tl arttı. Bu kredilerin çok büyük bir bölümünün kefaleti KGF'den ve KGF kanalıyla verilen kredilerin ortalama faizi yüzde 14'ün üzerinde. Yani bankalar risk almadan ve yüksek faizle borç vermiş ve kârlarını şişirmişlerdir.

Üç: KGF kapsamında kullandırılan 180 milyar tl'lik kredinin yüzde 90'ı KOBİ'lere verilmiştir; bunların içinde mikro ve küçük işletmelerin oranı üçte ikiye çıkmaktadır. 2001 krizi sonrası Ecevit'in düşmesinde küçük burjuvazinin düşük yoğunluklu isyanı etkili olmuştu; yazarkasa eylemleri hâlâ haber jeneriklerinde çevrilmektedir. Esnaf kalkışması akepe'ye iktidar yolunu açmış ve bu yüzden akepe'nin hafızasından çıkmamaktadır. Referandum öncesi akepe, KGF kanalıyla batmanın eşiğindeki yaklaşık 250 bin kobi'yi mali açıdan yüzdürerek ciddi bir toplumsal hoşnutsuzluğun önünü almıştır.

KREDİ ARTIŞI ÜRETKEN KAPASİTEYİ GENİŞLETMİYOR 

Peki, bu krediler nereye gitmiştir?

KGF yöneticileri verilen kredilerin yüzde 64'ünün yeni kredi olduğunu, yüzde 31'inin ilave kredi, sadece yüzde 5'inin yenileme kredisi olduğunu belirterek övünmektedirler. Peki, reel sektörün üretim kapasitesi buna paralel olarak arttı mı?

Bu dönemde ne kadar makine-teçhizat yatırımı yapıldığını ancak milli gelir verileri açıklandıktan sonra öğrenebileceğiz. Ancak biliyoruz ki, Türkiye kapitalizmi üretim araçları üretimi açısından oldukça geridir. Sermaye malları bakımından net ithalatçıdır. Bu yüzden yatırım malları ithalatını, makine-teçhizat yatırımları için proxy (temsili) veri olarak kullanabiliriz. Dış ticaret verilerine göre 2017'nin ilk 5 ayında toplam ithalat 89,1 milyar dolardır; bunun dörtte üçü hammadde ve aramalı ithalatıdır. Bu dönemde yatırım malları ithalatı yüzde 17 azalmıştır.

Yani KGF ile "reel ekonomiye" verilen krediler üretken kapasitede bir artışa yol açmamıştır.

Kredilerin nereye gitmediğini biliyoruz; ancak nereye gittiği sorusu hâlâ ortadadır.

DEVLET GARANTİSİYLE HEDGİNG

Bunun için bankacılık kesimindeki döviz hesaplarına bakmak gerekiyor. 10 Mart'ta, yani KGF kefalet limitinin 20 milyar tl'den 250 milyar tl'ye çıkartıldığı tarihte, yurtiçi yerleşiklerin döviz mevduatı 147,7 milyar dolardır. Nisan sonu itibariyle döviz tevdiat hesabı 160 milyar doları geçti.

Yani KGF ile verilen kredilerin önemli bir kısmı, reel ekonomiye hiç girmeden döviz mevduatı olarak bankacılık sistemine yatırıldı. Burada reel sektörün 200 milyar dolara varan net döviz açığına karşı doğal bir hedging (korunma) eğilimi görüyoruz.

KAYNAK DARBOĞAZI: EMEKÇİ HALKA SAVAŞ 

Peki bankacılık sektörü bu yeni kredileri nasıl yaratabildi? 17 Mart-19 Mayıs arası tl bazında mevduat artışı, kredi artışının dörtte biri kadar oldu; sonuç olarak tl bazında kredi-mevduat oranı yüzde 140'ları geçti. Bu da akepe politikasının sınırlarını gösteriyor. Kefil olan devlet bile olsa, kaynak yoksa kredi yaratamazsın. Kredinin temel kaynağı olan mevduatlar artmayınca, yani tasarruf açığı devam ettiği sürece bu saadet zincirini devam ettirmek mümkün değil.

Şimdilik yüzde 12'lere varan yüksek faiz sayesinde ilk 5 ayda 4,3 milyar dolarlık portföy girişi sağlanabildi. Carry Trade'çiler faizlerin daha fazla yükselmeyeceği ve tahvil fiyatlarının daha fazla düşmeyeceği beklentisiyle hareket ederek yılbaşından bu yana devlet iç borçlanma senetlerine 2,6 milyar dolar yatırdılar. Ancak FED'in Mayıs ayı toplantı tutanaklarında sözü edilen bilanço küçültmesiyle birlikte bu sıcak para girişi de daralacak.

Bu yüzden akepe, tehlikeli sulara doğru açılıyor. Kafalarında şöyle bir senaryo var: Bankalar KGF kanalıyla verdikleri krediler ile mega projelerin finansmanında kullandırdıkları krediler için banka senedi çıkartacak, yani kredileri seküritize (menkul kıymetleştirme) edip finansal türev ürün yaratacaklar. Merkez Bankası da bu türev ürünleri repo işlemlerinde kullanacak. Hem kredi riski büsbütün Merkez Bankası'na devredilecek hem de bankalar elde ettikleri yeni likiditeyle kredi hacmini daha da büyütecekler. Özetin özeti, krediler MB'nin bastığı nakit paraya dönüşecek. Yani bankacılık kesiminin açtığı borçlar monetize (parasallaştırma) edilecek. Kestirmeden söyleyeyim; bu yolun sonu 1923-Almanyası'na dönmektir, yani hiper-enflasyondur.

Hatta daha da ileri gidip, işçi sınıfının iş güvencesi olan kıdem tazminatını fona devredip, orada biriken parayla bankacılık kesiminin ihraç ettiği finansal türev ürünlerini satın almak gibi bir niyetleri de var. Bildiğimiz gibi 2007'deki küresel kriz balonlaşan finansal türev ürünlerinin patlamasıyla başlamıştı. Bunun anlamı şu: Bir kriz patlak verip banka senetleri toksik madde haline geldiğinde, emekçilerin iş güvencesinin temeli olan kıdem tazminatı da buharlaşıp havaya karışacaktır.

Bir yandan banka burjuvazisi hazine garantisiyle risksiz-yüksek faizli kredi verecek, inşaatçı rantiyeler kamunun finansman-talep garantisiyle yap-işlet-devret ihaleleri alacak, öte yandan küçük burjuvazi devlet kefaletiyle döviz hesabını şişirecek. Bu saadet zincirinin devam etmesi için emekçi halkın kazanımları ipotek edilecek. Sermayeyi memnun etmek için işçi sınıfına savaş açılacak.

OHAL tam da bunun için var. Bakmayın TÜSİAD toplantılarında yarım ağızla edilen demokrasi dualarına. OHAL en büyük sermaye için grevsiz bir fabrika düzeni sağlar; risksiz ve kâr marjı geniş bir finansal sistem yaratır; yağlı inşaat yatırımları üzerinden muazzam bir rant mekanizması kurar. Emekçi sınıf ise, işsizlik ve enflasyon altında ezilir; teker teker kazanımlarından mahrum kalır.