Roman kahramanlarının dünyasında bir yazar: Demir Özlü

Kitabın “Sunu” bölümünde Demir Özlü, “bir kuşağın entelektüel ilişkilerini, ruhsal konumunu” verdiğini belirtiyor. Kendi ülkesinde, çevresinde ve yabancı ülke edebiyatlarında tanık olduğu ya da takip ettiği akımlardan, düşüncelerden bahsediyor. Bunların, başka bir ülkede de olsa, bir yazarın kişiliğinin ve sanatının oluşumunda etkili olduğunu anlatıyor.



02-04-2017 10:08
Merve Akıncı Almaz

“Yazdıklarının anlaşılmasından ya da anlaşılmamasından

söz etmek öyle sanıyorum ki, gerçek bir budalalık.

Her şey anlaşılır.

Bir büyüklenmeden başka bir şey değil.”

 

50 kuşağının varoluşçu isimlerinden Demir Özlü’nün Paris Günleri adlı kitabı geçtiğimiz aylarda Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitap, Özlü’nün daha önce, 1961-62’de yayımlanan Paris Güncesi ile 1997 basımı düzyazı-şiirlerden oluşan Balkur’da Akşam Yemeği kitaplarının bir araya getirilmesinden oluşuyor. Genç bir yazarın düşünce ve duyarlıklarını, kitapla ve hayatla bağlarını, varoluş sancılarını, nihilizmin sınırındaki düşüncelerini ve düşler kenti Paris yaşantısını konu alıyor.

Bir okur için, bir yazarın duygu ve düşünce dünyası, hayatla ve sanatıyla bağı, yerel ve evrensel değerlere karşı duruşu, dönemi ve toplumu içindeki konumu… vb. anlatılarında, anılarında, güncelerinde gerçeklik kazanıyor daha çok. Bu anlamda Paris Günleri, hem bir toplumun ve edebiyat ortamının hem de bunların içinde kendine yer edinme gayesinde olan bir yazarın evrenine girmek adına birincil kaynak. Üstelik Özlü öyle efsunlu bir dille kuruyor ki anlatısını, onunla Paris sokaklarında dolanırken buluyorsunuz kendinizi sanki. Paris’e ve orada oluşan edebiyat ortamına onun gözünden bakıyor, anılarında kendinize yer buluyorsunuz gibi.

Kitabın “Sunu” bölümünde Demir Özlü, “bir kuşağın entelektüel ilişkilerini, ruhsal konumunu” verdiğini belirtiyor. Kendi ülkesinde, çevresinde ve yabancı ülke edebiyatlarında tanık olduğu ya da takip ettiği akımlardan, düşüncelerden bahsediyor. Bunların, başka bir ülkede de olsa, bir yazarın kişiliğinin ve sanatının oluşumunda etkili olduğunu anlatıyor. Öyle ki, kendi intihar düşüncesini ve varoluş sancılarını da temellendiriyor çoğu zaman. Bunu yaparken edebiyatın ve sanatın geçmişiyle bugünü arasında köprü kuruyor, güçlü çıkarımlarda bulunuyor. Yozlaşmanın kendini gösterdiği yılları anlatıyor örneğin ve şöyle diyor Özlü: “Bu notları tuttuğum yıllardan sonra, Türkiye toplumu, insanlarının büyük çoğunluğunun, tozu dumana katarak paraya, kolay üne, spekülasyona, giderek artan bir hızla koştuğu, insanı değerlerin önemli ölçüde kaybolduğu bir toplum olmuştur” (s.11). Özlü, bir bakıma, bir ülke ve toplum panoraması çiziyor kendi gözlem evinden.

Kitaplarla ve kelimelerle çevrili bir dünya kuruyor kendine Özlü. Belli başlı dostlarından başka, zamanını, boşuna geçireceği etkinliklere, mekânlara ya da insanlara ayırmaktan imtina ediyor. Yazın dünyasını, dilini ve sanatını geliştirecek olayların, kişilerin ve kitapların izinde geziyor Paris’i. Helena’yla bir sohbetini anlatırken söylediği gibi, yaşadığı yeri “roman kahramanlarının dünyası”na benzetiyor. “Yazmak arınmaktır,” (s.33) diyor ve kendini duygusal ve düşünsel anlamda bir arınma dönemine sokuyor.

 

PARİS GÜNCESİ’NDEN BİR YAZARIN İÇ DÜNYASINA

 

Özlü’nün notları, 26 Ekim 1961 yılından başlıyor. 27 Mayıs’ın gölgesinde bir ülkenin durumundan, insanların kaçış noktası aradığı yıllardan bahsediyor. “Bir an önce bu gemi kalksa da kurtulsam bu bataklıktan” (s.13) diyerek Paris’e doğru yolculuğa çıkıyor.

O dönemde, bugün onunla birlikte andığımız pek çok isim de Paris’te, tanıdık bir sanat çevresi oluşturuyor: Ferit Edgü’ler, Yüksel Arslan’lar, Güner Sümer’ler… Özlü, bir yandan “bu bataklıktan” dediği yoz bir ülkeden kaçarken bir yandan da aslında yine evine gidiyor neredeyse. Belki de, memleketinden kopmanın acısı ara ara kendini sezdirse de alt metinlerinde, bu notların bunca keyifli ve sinematografik bir dille anlatılması bu yüzden. Özlü, bulunduğu yerde yaşamanın da, vakit geçirmenin de hakkını veriyor. Ara ara buhrana düşüp varoluş sancıları çekse de, “Bende yaşama isteği, zaman zaman yaşamayı da aşıyor,” (s.58) diyor Özlü. Üstelik bunda kitapların, edebiyatın ve yazmak eyleminin payı büyük. Öyle ki, “Yazarak, sadece yazarak kurulabilir dünya,” düşüncesine sarıldığını gösteriyor okurlarına.

Kitabın Paris Güncesi bölümünde Özlü’nün duygusal yaşantısı da yer alıyor. Bilhassa Helena ile geçen günleri, yarım kalan aşkını anlatıyor. Kimi zaman aşka düşüyor, kimi zamansa gururla yaklaşıyor kendisinden uzaklaşma derdinde olan Helena’ya. Aşkın gölgesindeki düşünceleriyle daha derin bir profil çiziyor Özlü; okuru onun en mahrem anlarına ve düşüncelerine de tanıklık ediyor.

Tüm bunların dışında, esasen Özlü’nün entelektüel dünyası yer buluyor kendine kitapta. Zira Paris’e gitmek, Özlü için kültür sanatla, farklı düşünce ve akımlarla, sanatın farklı dallarıyla haşır neşir olmak adına yarattığı bir fırsat. Hem kendi kültürel ortamı hem Paris’in sanatla bütünlüğü, Özlü’ye bugün bulunduğu yeri edinmesi anlamında büyük katkılarda bulunduğu görülüyor. Nietzsche’den Camus’ye, Heidegger’den Robbe-Grillet’ye ve Rilke’ye kadar pek çok yazarı okuma deneyimini, kendi düşünceleri ve sanat anlayışıyla sentezleyerek okuruna anlatıyor. Farklı bir atmosferden anlatsa da bunları, bir büyüklenme ya da ders verme amacı olduğunu söyleyemem; aksine, deneyimlerini samimi ve sıcak bir söyleşi gibi aktarıyor okuruna.

 

GERÇEKLİKLE BİRLEŞEN GÜNDÜZ DÜŞLERİ

 

Balkur’da Akşam Yemeği ise, Paris Güncesi’yle yakın bir bağı olan, handiyse bu anlatının kurguya dökülmüş, kendine hikâye bulmuş hâli. Ferit Edgü’nün önsözüyle açılan bölüm, Özlü’nün düzyazı-şiirlerinden oluşuyor.

Paris Güncesi’nde sözü edilen anlar, anılar, düşünceler ve tecrübeler düzyazı-şiir formunda kaleme alınıyor. Bazı metinlerde öyle birebir benzerlik görüyorsunuz ki, aynı kitabı iki ayrı formda okuyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Anlatısında da kendine özgü üslubuyla yazan ve okura büyülü bir dünyadan seslenen Özlü, bu düzyazı-şiirlerde de yalın ancak çarpıcı bir anlatım sunuyor. Bir yanıyla hâlâ varoluşu sorgulayan, bir yanıylaysa yaşama tutunan satırlarla bezeli: Özlü içsel yaşantısını, duygusal gelgitlerini açık açık sunuyor okuruna. Kimi zaman yazarın varlığını sorgulaması, kimi zaman hayalleri ve düşleri, kimi zamansa felsefi bir düşünce sistemi veriliyor. Yazarın düşlerinin, zihninden geçenlerin bir nebze de olsa gerçeklikle buluştuğu bölüm diyebiliriz kısaca. 

Yıllar sonra Özlü’den ve dostlarından bir soluk getiren Paris Günleri, ’50 kuşağını, ülkeyi, sanat çevrelerini izlemek ve anlamak adına başarılı bir kaynak. Birbiriyle bağlantılı kabul edilen iki kitabın –Paris Güncesi ve Balkur’da Akşam Yemeği- bir araya getirilmesiyle de okurun ardılı olan bir dünyaya girmesini sağlıyor.


KÜNYE: Paris Günleri, Demir Özlü, Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2017, 107 sayfa.