Referandum, hayır ve sol: İtalya örneği

İtalya solu, referandum süresince sekter bir cevap verme riski ile politik profilini sulandurma riski arasındaki gerilimin varlığını hiçbir zaman reddetmedi. Ama bu gerilime de büyülü bir formülle yanıt verilemeyeceğini, her somut koşulda kendi yolumuzu bulmamız gerektiğini de gösterdi. Leninizm denilen olgu biraz da bu değil midir? Belki de İtalya’nın Hayır!’ından çıkarmamız gereken en önemli ders budur.



30-01-2017 00:59
Çağdaş Oklap

4 Aralık 2016 tarihi dünya sermaye sınıfları ve onun siyasal temsilcileri için Brexit kadar ses getirmemiş olsa da önemli bir tarih. İtalya’da gerçekleştirilen referandum sonucundaki HAYIR! zaferini, neo-liberalizmin tabutuna çakılan oldukça önemli bir çivi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Peki, bu yakın tarihli zaferden bizler nasıl dersler çıkarabiliriz? Bu soruya cevap ararken, İtalya’daki referamdumun ülkemizdeki gibi bir rejimi değiştirici içeriğe sahip olmadığını belirtelim. Bununla birlikte, bu temel farklılığı gözeterek HAYIR!’ın İtalya’da nasıl bir karşı hegemonya kurduğunu ve bizlere hangi noktalarda dersler çıkartmaya elverişli bir deneyim sunduğunu bakabiliriz.

Referandumun Arka Planı

Aslına bakılırsa, İtalya’yı referanduma götüren süreç 2008’den beri devam eden kapitalist krizin bir yansımasından başka bir şey değil.  Krizin, AB’ye Avro bölgesi krizi olarak sirayet etmesi sonucunda, AB’nin kuruluşundan beri merkezi ile çeperi arasında salınıp duran İtalya’da, işsizlik hem radikal bir biçimde arttı hem de AB’nin merkezinin dikte ettirdiği teknokratik bir yönetim anlayışının Avro bölgesi içinde kalarak üretmeye çalıştığı çözümlerin hiç bir işe yaramadığı görüldü. Diğer yandan 2015 yılı sonun itibariyle, kamu borcu/GSYH oranı % 130’u geçmişti. (1)

Bankaların takipteki kredi oranları bu dönemde 350 milyar avroyu bulmuştu.(2) Etkisi giderek artan ekonomik krize çare arayan başta başbakan Matteo Renzi olmak üzere İtalyan neo-liberal elitleri, krize daha fazla neo-liberal politikalarla çözüm bulmaya çalıştılar.

Renzi, ‘İtalyan sisteminin hantallığı’nı gerekçe gösterip gerekli olan yapısal reformları hızlı bir biçimde hayata geçiremediğini söyleyerek referandumu gündeme getirdi. İtalyan sermaye sınıfları ve neo-liberal elitler için bu ‘hantal yapı’nın cisimleştiği alan olan senatonun gücü, finansal piyasaların stratejileri ile uyumsuzdu, dolayısıyla bu güç bertaraf edilmeliydi. Böylelikle siyasal alan, finans sermayesi ve onun uluslararası kuruluşlarının engellerinden arınmasına yardım eden bir dikey kontrol paneli olarak tasarlanacaktı. Renzi, referandumda bölgesel hükümetlere karşı merkezi hükümetin elinin güçlendirilmesi ile senatonun zayıflatılması başlıklarını gündemleştirerek, yeni seçim kanunu, ‘’güçlü bir yürütme’’nin yaratılması, başbakanın ‘’hızlı karar’’lar almasını kolaylaştıracak maddeleri de referanduma sunmuş oldu.

Bu talepler İtalya’da, Can Soyer’in tabiri ile söylersek, ‘faşizme aralanan kapı’yı akla getiriyordu. Mussolini de, Roma yürüyüşü sonrasında iktidara gelmiş, sonrasında ise faşist bir tek parti diktatörlüğünün inşa sürecinde çok önemli bir eşiği, Acerbo yasası olarak adlandırılan yeni bir seçim kanununun Kasım 1923’te parlamentoda kabulüyle aşmıştı. Başbakan olsa da parlamentoda yeterli çoğunluğa sahip olmayan ve dolayısıyla diğer sağ partileriyle koalisyona mahkum olan faşist lider, seçim sistemini, oyların yüzde 25’ini alarak birinci gelen partiye parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayacak şekilde değiştiren bu yasayı parlamentoda oylatmıştı. Sağ ve liberal partiler ‘’istikrar ve güçlü hükümet’’ namına yasanın lehine oy vermişti. Böylelikle de bir sonraki seçimde faşist parti parlamentoda büyük çoğunluğa ulaşmış oldu.

2. Dünya Savaşı sonrasında yazılan İtalyan Anayasasının temel özelliği, İKP’den Hıristiyan Demokratlara kadar geniş bir yelpazenin ‘uzlaşı’sı içinde kaleme alınmış olmasıydı. Diğer yandan, savaş sonrası İtalya Komünist Partisi’nin kazandığı toplumsal güç ve ideolojik üstünlük, anayasada İtalya işçi sınıfının sosyal kazanımlarının hayli güçlü bir şekilde ifade edilmesini sağladı. Bununla birlikte faşizm deneyimi çıkarılan ders olarak, anayasa oldukça gelişkin bir güçler ayrılığı ya da daha doğru bir ifade ile ‘denge-fren’ mekanizmalarına sahipti. Renzi ve neo-liberal elitler, bu denge-fren mekanizmalarını hedef alarak, İtalya’daki siyasal sistemin otoriterleşmesinin zemini hazırlamaya giriştiler.

Hayır! ve İtalyan Solu

Öncelikle, Hayır! cephesinin monoblok olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Bu parçalılığın elbetteki pek çok nedeni bulunuyor. Ama belki de en göze çarpanının referandumun Renzi’nin şahsına dönük bir referanduma dönüşmesi olduğunu söylebiliriz. O kadar öyle ki, normal şartlar altında Renzi’nin referandum taleplerini gözü kapalı onay verecek olan siyasi özneler; örneğin Berlusconi’nin Forza İtalia (Haydi İtalya), ayrılıkçı-faşist Nord Lega (Kuzey Birliği) gibi partiler Hayır cephesinde yer aldılar. Diğer yandan, kendini ne sağ-ne de sol sadece ‘popülist’ olarak tanımlayan Beppe Grillo önderliğindeki Beş Yıldız Hareketi, referandum süresince oldukça öne çıktı. Bu öne çıkış, bir daha ki seçimlerde başbakan olmaya kadar varabilecek durumda. Böylesi bir parçalılıkta, İtalya solu özellikle de yeniden siyaset sahnesine dönen İtalya Komünist Partisi Hayır!’ın bu parçalılığını veri alarak, ne kendini Hayır!’dan soyutladı ne de kitle kuyrukçuluğuna prim verdi.

İtalya solu uzun gericilik yılları boyunca, Avro-Komünizm’in yarattığı ideoloji dezenformasyonla hesaplaştı. Bu hesaplaşmanın sonucunda, güncel görev-tarihsel hedef arasında kalan boşluğun ciddi bir mayın tarlası, gri bölge anlamına geldiğini yaşanmış bunca olumsuz deneyim sonucunda farkına varmış durumdaydı. Yine İtalya solu için, bu alanlara dair strateji üretmenin sistemin aksayan yönlerini onarma riskini barındırdığı da bir gerçekti. En azından kendi tarihi bunun onlarca örneği ile doluydu. Lakin bu mayınlı bölgelerin dünyanın içinden geçtiği krizli-kaotik yapısı tarafından kuşatılmış olması, İtalya soluna yeniden ciddi bir atılım yapma fırsatını beraberinde getirdi. İtalya solu, “teorinin saflığında yıkanmak” dışındaki bir alternatif olarak Hayır’ın üzerinde ciddiyetle durdu. Bu ciddiyetin sonucu, Hayır!’ın, bu gri bölgeye dair bir strateji olarak kurgulanması oldu. Böylelikle, Hayır!, ‘Tarihsel Blok’un yeniden inşa edilmesine dair bir perspektifin parçası haline gelebilmeye başladı.*  

Hayır!’ın çok parçalı yapısı, Renzi ve neo-liberaller tarafından damgalanmasına olanak veriyordu. Hatta ‘demokrasiye karşı popülistlerin isyanı’ türünden bugünden bakınca oldukça komik suçlamalarla karşılaşıyordu. Tam da bu nokta da İtalya solu, bunun ‘demokrasi’ye karşı bir isyan değil tam tersine Renzi’nin istediği reformların denetlenemez bir iktidara kapı açtığını vurguladı. Bir diğer önemli husus, yine Renzi ve neo-liberal elitler tarafından dolaşıma sokulan, Yunanistan’dan Brexit’e kadar pek çok kez duyduğumuz felaket senaryosuydu. Bu reformlar gerçekleşmezse, İtalya’yı felaket bekliyordu Renzi’ye göre. İtalya Hayır! derse, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya doğru gidecek bir sürecin önü açılabilirdi. Felaket senaryosu buydu. İtalya solu tam da bu noktada, İtalyan emekçi sınıflarında Avrupa Birliği’ne karşı giderek artan öfkeyi daha da politize ederek bunun bir felaket değil, tam tersi olduğunu propaganda etmeye başladılar. Yunanistan’da yaşanan yıkım, Brexit’in varlığı bu propaganda da oldukça önemli bir yer tuttuğunu ekleyelim.

Son Söz Yerine...

İtalya solu için Hayır zaferinden sonra herşeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemiyoruz elbette. Zafer sonrasında, pek çok zorlu mücadele başlığı İtalya solunu bekliyor. İtalya solu, Hayır!’ın zaferini ileriye, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya doğru taşımak için kolları sıvamış durumda. Bu durumun Hayır! cephesi’nde  ciddi tartışmaların başlamasına neden olduğunu belirtelim. Sürecin nereye evrileceği ise İtalya solunun referandum sürecinde yeniden tesis ettiği siyasal güvenirliliği nasıl daha ileri taşıyacağına ilişkin vereceği cevaplara bağlı.

Bununla birlikte İtalya solu, referandum süresince sekter bir cevap verme riski ile politik profilini sulandurma riski arasındaki gerilimin varlığını hiçbir zaman reddetmedi. Ama bu gerilime de büyülü bir formülle yanıt verilemeyeceğini, her somut koşulda kendi yolumuzu bulmamız gerektiğini de gösterdi.

Leninizm denilen olgu biraz da bu değil midir? Belki de İtalya’nın Hayır!’ından çıkarmamız gereken en önemli ders budur.

http://kriznotlari.blogspot.com/2016/12/italyadaki-referandumun-turkiye-ile.html

http://kriznotlari.blogspot.com/2016/12/italyadaki-referandumun-turkiye-ile.html
 

http://baslangicdergi.org/strateji-sorunu-ve-hak-mucadeleleri-bir-perspektif-olarak-kamusallastirma-umit-akcay-bert-azizoglu/