‘Post genomik dünya’

“Gen: Hayli Kişisel Bir Hikâye”, özenle hazırlanmış altı kronolojik bölümden oluşuyor. ‘Kalıtımın Kayıp Bilimi’ bölümüyle başlayan kitap, bizi tarihin tozlu sayfalarında yolculuğa çıkarıyor. Pisagor’un ‘Homunklus’ (Küçük İnsan) çizimlerinden, Mendel’in on binlerce bezelye tanesine, Darwin’in ispinoz kuşlarından, Galton’un insan ıslahı projesine ve günümüzün İnsan Genomu Projesi’ne kadar geniş bir yelpazede, insan doğasının izini heyecanla sürüyoruz.



25-03-2018 11:12
Burak Erkol

“Annenin ve babanın kanı sende kaybolmamış”

-Menelaus, Odysseia

Tüm Hastalıkların Şahı kitabıyla genel kurgu-dışı kitap kategorisinde Pulitzer Ödülü ve Guardian gazetesi ilk kitap ödülü alan Sıddharta Mukherjee’nin yeni kitabı geçtiğimiz şubat ayında Domingo Yayınevi aracılığıyla ve Cem Duran çevirisiyle okura sunuldu. Gen: Hayli Kişisel Bir Hikâye ile Kraliyet Akademisi Bilim Kitabı Ödülü’ne layık görülen Mukherjee, popüler bilim yazarlığı konusunda yerini perçinliyor.

Öncelikle belirtmeliyim ki Gen, alışılagelmiş bilim kitaplarından oldukça farklı. Bir yandan genetik biliminin doğuşu ve gelişimini okurken bir yandan da yazarın genetik bilimine olan tutkusunun kaynaklarını görüyoruz. Kitabın adının aynı zamanda ”Hayli Kişisel Bir Hikâye” olması bu açıdan tesadüf değil. Mukherjee ailesinin kuşaklardır adeta başına bela olan ve bir türlü anlam veremedikleri bazı psikolojik rahatsızlıkların nedenlerini ararken kendini, genin ve biyolojinin yüzlerce yıllık tarihinde buluyor yazarımız.

Yazarın amcası olan Rajesh, 1946’da Kolkata’da erken yaşta hayata veda etmiş. Hikayeye göre kış yağmurunda iki geceyi dışarıda spor yaparak geçirince zatüreye yakalanmış. Rajesh 5 kardeş arasında en çevik, en akıllı, en sevilenmiş. Yazarın babasının hatırladığı kadarıyla Rajesh, son derece değişken bir ruh haline bürünmüş. Aldığı bir haberle, akrobatik hareketler yapacak kadar heyecanlanırken bir anda anlaşılmaz bir şekilde gözyaşlarına boğuluyormuş. Gün geçtikçe enerji patlamasıyla birlikte gelen çöküntü hali sıklaşmaya başlamış... Bugünkü gelişmelerle Rajesh’in, akut manik atağın pençesinde olduğunu söyleyebiliriz.

Rajesh’in akıl sağlığını yitirdiği dönemler, tarihsel olarak Hindistan’ın bölünme sürecine denk geliyor. Çıkan çatışmalarda binlerce kişinin öldüğü ve yüz binlercesinin göç ettiği “Büyük Kolkata Katliamı”, yazarın ninesi tarafından yaşadıkları hastalıkların sebebi olarak değerlendiriliyor.

Tabi Mukherjeelerin yaşadığı travmalar bununla da kalmıyor. Yazarın büyük amcası Jagu’nun hastalığı; yirmili yaşlarda ortaya çıkan Rajesh’in aksine çocukluk yıllarında boy göstermiş. İnsanlardan ve toplumdan giderek uzaklaşan Jagu, herhangi bir işte çalışamaz, kendi başına yaşayamaz hale gelmiş. Hayaller görmeye, sesler duymaya başlamış. Haliyle komplo teorileri de birbirini izlemiş. Bir muz satıcısının sürekli kendisini takip ettiğini ve yaptığı her şeyi gizli gizli not ettiğini söylemeye başlamış.70’li yılların sonuna doğru şizofreni tanısı konmuş ve Jagu uzun yıllar annesinin yanında kaldıktan sonra, annesinin ölümüyle beraber dini bir cemaatin yanına taşınmış ve hayatının sonuna kadar orada yaşamış…

Yazarı tıp okumaya ve çağımızın en önemli genetik bilimcilerinden biri yapmaya iten şeyin arkasında, ailesinin kuşaklardır kurtulamadığı felaketleri görüyoruz. Ninesinin anlattığı hikayelerden tatmin olmayan Mukherjee, büyük bir merakla soruların peşinden gidiyor. Büyük acıların halen yaşanmakta olduğu Kolkata’daki vahşet, tek başına bir kişiyi akıl hastası yapabilir mi? Hastalıkların ne kadarı çevresel, ne kadarı genlerden kaynaklanıyor? Eğer genlerden kaynaklandığını biliyorsam ne yapardım…

Gen: Hayli Kişisel Bir Hikâye, özenle hazırlanmış altı kronolojik bölümden oluşuyor. “Kalıtımın Kayıp Bilimi” bölümüyle başlayan kitap, bizi tarihin tozlu sayfalarında yolculuğa çıkarıyor. Pisagor’un ‘Homunklus’ (Küçük İnsan) çizimlerinden, Mendel’in on binlerce bezelye tanesine, Darwin’in ispinoz kuşlarından, Galton’un insan ıslahı projesine ve günümüzün İnsan Genomu Projesi’ne kadar geniş bir yelpazede, insan doğasının izini heyecanla sürüyoruz.

Gen: Hayli Kişisel Bir Hikâye, bilimsel gelişmeleri kronolojik bir düzenle veren popüler bir kitaptan ziyade, keşiflerin ve icatların dönem insanları tarafından nasıl kullanıldığını ve toplumu ne yönde etkilediğini anlatma kaygısı güdüyor. Özellikle 18.yy’da Britanya’da güçlenen işçi sınıfının, genlerini gelecek kuşaklara daha fazla aktaracağı korkusu; burjuvaziyi, geni “ırk hijyeni” doğrultusunda manipüle etmeye, mükemmel ırkın yaratımı üzerine düşünmeye itiyor. Bilim dünyasının kara bir lekesi olarak tarihe geçecek “insan ıslah projeleri”, çok geçmeden ivme kazanıyor. Öncelikle, ABD’de akıl hastalarından, suçlulardan başlayan cani uygulamalar giderek iktidarların muhaliflere dönük baskı aracı haline geliyor. Feministler bu dönemde cezalar konusunda başı çekiyor; kitap bu konuda birçok belge sunuyor. Devamında kalıtım bilimi, Nazilerin on binlerce insan üzerinde yaptığı kanlı deneylere şahit oluyor. Sosyal Darwinizmin doğuşunun anlattıldığı bu bölümleri, bilimsel gelişmelerle ilişkilendirilme bağlamında düşünüldüğünde kitap hayli etkileyici.

 “Post Genomik Dünya” için bir manifestoya –veya en azından bir otostopçu rehberine–ihtiyacımız var. Tarihçi Tony Judt bir keresinde bana Shakespeare’in Kral Lear oyunu Lear adında bir kralla ne kadar ilgiliyse, Albert Camus’nun Veba romanının da vebayla o kadar ilgili olduğunu söylemişti. Veba’da biyolojik bir felaket, insanların zaafları, arzuları ve hayalleri için bir deney tahtasına dönüşür. Bütün roman insan doğasının üstü örtülü bir alegorisidir. Zaaflarımız ve arzularımızın bir başka deney tahtası da genomdur. Fakat onu okumak için alegoriler ve metaforlar gerekmez. Genomlarımızda yazanlar, zaaflarımızın ve arzularımızın gerçek kodudur; bizzat insan doğasıdır.”

Kitabın sonlarına doğru gelirken, yazar okurla kurduğu uzun soluklu sohbetinden cesaretle, “post genomik dünya” için 12 maddeden oluşan bir manifesto taslağı kaleme alıyor. Parayla ölçülemeyen bir şeyin değersiz sayıldığı günümüzde, piyasanın ihtiyaçlarına göre üretmeyi reddediyor. Geçmişine saplanan büyük acılardan pay çıkaran bir akademisyen olarak, zorunluluklarımızın ve özgürlüklerimizin keşfine çıkıyor.

“Bazen düşünüyorum da, doğal ne demek ki? Bir tarafta varyasyon, mutasyon, değişim, istikrarsızlık, bölünebilirlik, akış. Diğer tarafta: istikrar, kalıcılık, bölünemezlik, aynılık. Bhed. Abhed. Bu kadar çelişkilerle dolu bir organizmayı kodluyor olmasına şaşmamak gerek. Kalıtımda sabitlik ararken tersini buluyoruz: varyasyon. Özümüzü korumamız için mutantlar gerekli. Genomumuz birbirinin zıddı güçler arasında hassas bir denge kurarak bugüne geldi, uçları birbirine bağladı, geçmişle geleceği yoğurdu, anılarla arzuları harmanladı. Sahip olduğumuz en insani şeyimiz o bizim. Türümüzün belki de verip vereceği en büyük bilgelik ve muhakeme sınavı ise ona nasıl bir yön vereceğimiz olacak.”

Bilimin aydınlattığı yoldan ayrılmamak dileğiyle…


KÜNYE: GEN Hayli Kişisel Bir Hikâye, Siddhartha Mukherjee, Çeviri: Cem Duran, Domingo Yayınları, 2018, 616 sayfa.