Onur Behramoğlu'ndan Erkan Baş'a Ataol Behramoğlu yanıtı

Şair ve yazar Onur Bahramoğlu, TKP Genel Başkanı Erkan Baş'ın Ataol Behramoğlu hakkında yazdığı 'Hepimiz Ataol Behramoğlu muyuz?' yazısına yanıt verdi. Onur Behramoğlu'nun 'Ataol Behramoğlu, Güncel Siyaset ve Sol' başlıklı yazısını İleri okurlarına sunuyoruz.



01-12-2017 12:50

Onur Behramoğlu

Ataol Behramoğlu, Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde 30 Eylül 2017 tarihinde yayımladığı ‘Meral Akşener Gerçeği’ başlıklı makalede, “Pırıl pırıl, apaydınlık bir kadın” olarak nitelediği Meral Akşener’in alçakgönüllüğünü, cesaretini, samimiyetini, bilgisini övdükten sonra onun “gerçek bir yıldız gibi parladığını” bir kez daha vurgulayarak ekliyor: “İktidarı gasp etmiş olan despotik gücü, en zayıf yanından vurarak alt etmek için bu hareketi desteklemek, yanında yer almak gerektiğini görmemek için de siyaseten kör olmak gerekiyor.” Makale, “Saygılarım ve alkışlarımla” diye noktalanırken, “Solda bir arkadaşınız olarak karşılaşacağınız bütün güçlüklerde yanınızda olmakta tereddüt etmeyeceğim” cümlesi ile de Akşener’e bundan sonrası için kefil olunuyor. Behramoğlu’nun, daha sonraki yazısında Akşener’e böyle bir kefaletinin söz konusu olmadığını söylemesini elbette yeterli saymakla birlikte, bir insana “karşılaşacağı bütün güçlüklerde yanında olma” taahhüdü verilmesinin kefalet anlamına geldiğini belirtmek gerekiyor. 

Akşener’in ya da kapitalist sistemde kendisine alan açabilmiş herhangi bir parti liderinin pırıl pırıl, apaydınlık olmadığını (iktidarın doğası gereği hiçbir zaman da olamayacağını) biliyoruz, bunu bilmemek için siyaseten kör olmak gerekir ama öyle söylemeyelim zira muhatabımızı peşinen mahkûm eden dil, bizi de kendi söylemimize esir edecek, çıkmaz sokaklara saptıracaktır. Behramoğlu’nun makalesinde -onu çok seven benim gibi yüz binlerce okurunu yaralayan iltifatları dikkatimizi dağıtsa da- odaklanmamız gereken, “İktidarı gasp etmiş despotik gücü, en zayıf yanından vurarak alt etmek” ifadesi olmalı. Bununla, ‘yerli ve milli’ olmadığı halde öyle olduğu algısını yaratma çabasındaki AKP’nin karşısına, yerli ve milli olduğu hususunda kamuoyunun büyük ölçüde mutabık kalacağı merkez sağ bir parti ve liderle çıkmak kastediliyor. Sistem içindeki mutedil solun bile son derece zayıf-her türden gerici düşünceyle kör inancın ise zirvede olduğu Türkiye’deki siyaset işleyişinde bu, kolayından yok sayabileceğiniz bir düşünce değildir. ABD’de süregiden yolsuzluk davası üzerinden Türkiye’de yaratılmakta olan cepheleşmede AKP-MHP ve onlara eklemlenecek bütün güçlerin, antiemperyalist direnişin yılmaz neferleri, ikinci kurtuluş savaşının yerli ve milli kahramanları şeklinde sunulacaklarını biliyor ve Behramoğlu’nun cumhuriyetçi cepheyi güçlendirmeye çalıştığını, bu ayrışmada Akşener’in milliyetçi-devletçi kimliğinin seçmen nezdinde önemli bir çekim gücü oluşturacağı fikrinden hareket ettiğini  anlayarak okumaya devam ediyorum. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e AKP-MHP cenahının en üst perdeden yönelttiği suçlama ‘ABD-cemaat projesi’ olmak ise, bunu tersine çevirerek esas emperyalist projenin AKP-MHP’de somutlandığını haykırmak, sandık siyasetinin güdük sınırları içerisinde de olsa aynıları aynı yere koymak kısa vadede önemlidir diyorum. 

Makalenin yankıları Behramoğlu’nun ertesi hafta kaleme aldığı ‘Meral Akşener’i Desteklemek’ başlıklı yazısında hissediliyor, “Yazının amacının bir insanı ve bir hareketi övmek değil, demokrasiyi savunmak, despotik yönetime karşı muhalif güçleri birlikteliğe çağırmak” olduğu ifade ediliyor. Bu cümle, ilk makaledeki yersiz ve alabildiğine abartılı övgülere gösterilen tepkiyi -eleştiri sınırlarını aşan alçakça sövgülerin yaratabileceği öfkeye esir düşmeden- algılamış bir olgunluğa işaret ederken, ‘despotik yönetim’ vurgusunun yinelenişi esas meselenin apaçık ortaya çıkmasını sağlıyor. “Meral Akşener hareketinin bir ABD projesi olduğunu düşünmüyorum” diyen Behramoğlu, “ABD projesi şu anda iktidardadır” diyerek, isimlerini anmadan ‘Aydınlık’ ekibine sesleniyor, “Ülkemizin Batı blokundan koparılarak belirsiz bir Avrasya’ya sürüklenmesini, dağılıp yok olmasına gidecek yolun başlangıcı olarak görüyorum” cümlesiyle o kesimle arasına kalın bir çizgi çektikten sonra ekliyor: “Bugünkü despotik yönetim için Avrasyacılık, hedeflerindeki karanlık yönetim için bir araç, amaçlarına ulaştıklarında kaldırıp atacakları bir koltuk değneğidir.” Buradaki koltuk değneği göndermesi manidar da bulunabilir rastlantısal da lakin yazının içindeki birkaç cümlelik mektubun kime adreslendiğini çözümlemek zor olmasa gerek. Behramoğlu, kendisine yöneltilen eleştirilerde Akşener’in İçişleri Bakanlığı dönemindeki korkunç karanlığın hatırlatılması hususu ağır bastığından, “Sayın Akşener’in geçmişi beni bugün ilgilendirmiyor. Yerinin ve zamanının geldiğini düşündüğünde bu konuda savunmasını ve gerekiyorsa özeleştirisini yapabilecek birikimde ve açıklıkta bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum... Beni bugün ilgilendiren, kaygılandıran, ne geçmiş, ne uzak ve belirsiz bir gelecek, fakat ülkemizin bugünü, şu anda yaşanmakta olanlar ve doğuracağı sonuçlardır” diyerek tekrar hatırlatıyor: “Bir kez daha, altını çizerek ve daha da açarak tekrar ediyorum. Akşener hareketinin şu andaki siyasal iktidardan farklı olarak dışarıda planlanmadığını, tam tersine, ülkemizin iç dinamiğinin sonucu olarak doğmuş ve gelişmekte olduğunu düşünüyorum.”

“Bunları görmemek, anlamamak, reel politikadan hiçbir şey anlamamak demektir” denilerek ilk yazıdaki “siyaseten kör olma” ithamının bir tür savunma refleksi biçiminde sürdürülmesi eleştirilebilir elbet ama asıl tartışmaya açık ileti, Behramoğlu’nun şu cümlesinde: “Cumhuriyet devrimlerinin temelini batıcı, aydınlanmacı değerler oluşturur… Ben herhangi bir ülkeyi, devleti değil, bütünüyle Batı’yı, aydınlanma düşüncesini savunuyorum.” Behramoğlu, sadece bu makalesinde “Batıcı” ve “bütünüyle Batı’yı savunmak” ifadelerini kullanırken, 4 Kasım 2017 tarihli ‘Tartışmanın Geldiği Noktada’ başlıklı makalesinde kanımca yanlıştan dönerek, ‘batıcı’ değil ‘batılı’ olmaktan, “bütünüyle Batı’yı savunmak”tan değil “Batı’ya rağmen Batılı olmak”tan söz ediyor: “Biz, Batı’ya rağmen Batılıyız, öyle olmalıyız. Çünkü aydınlanma değerleri evrenseldir ve bunun en önemli kanıtı da bizim Cumhuriyet devrimimizdir. Batılı olmak İngiliz, Fransız vb. hayranlığı değil, NATO’culuk hiç değil, aydınlanma değerlerinden ve bu değerlerle sonrasındaki sosyal devlet (sosyalizm) değerlerinin en örgütlü olduğu Batı sisteminden kopmamak demektir. Batılı olmak, Doğu’ya, Avrasya’ya sırt çevirmek de değildir.” Savunulan, Marx’ı-Lenin’i-Mustafa Kemal’i, ‘örgütlü toplum’ anlamındaki ‘sivil toplum’u, ‘insan hakları’ düşüncesini, vb. yaratmış olan aydınlanmadır; “Batı sistemi” çok sorunlu bir ifade, onu NATO’suz-ABD’siz düşünmek olası değil, Behramoğlu da çok iyi bilir ki sosyal devlet ile sosyalizm farklı şeyler, vs. ama meram anlaşıldı, kastedilen Avrupa’nın laik-devrimci mirasıdır ve elbette mirasımızdır, sahip çıkarız. Meral Akşener aydınlanmanın neresindedir, NATO’culuktan bir adım geri atabilir mi, bunca yıllık ülkücülüğüyle bize ne söyleyebilir, o da bizce malumdur.

18 Kasım 2017 tarihli ‘İttifak Zorunluluğu’ başlıklı makalesinde “Her türlü suçlamayı ve eleştiriyi göze alarak” meseleyi irdelemeyi sürdüren Behramoğlu, “CHP, İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi, DSP, ÖDP, TKP, Birleşik Haziran Hareketi vb. arasında halkoylamasında fiilen oluşan cephe korunmalı, güçlendirilmelidir… Ülkemiz için yaşamsal önemdeki 2019 seçimleri öncesinde, hiçbir anlamdaki ideolojik farklılığın, aidiyetin önemi yoktur. Seçim çok açık olarak demokrasi ve dikta arasındadır” diyerek tartışmaya şimdilik son noktayı koyuyor. 

Sayın Akşener’in ve herhangi birisinin geçmişi beni bugün ve daima ilgilendirir lakin meselemiz değerli bir aydınımızı anlamaksa, “Emperyalizmin kuklası despotik rejim geri dönülmez biçimde tesis edilirken vakit yitirmeyelim, başımızdaki belayı savdıktan sonra ne gerekiyorsa konuşur, tartışırız” denildiğini kavramak için de âlim olmak gerekmiyor. Bizi yaralayan nedir öyleyse? Behramoğlu’nun şairliğidir. Çünkü şair bellektir, tarihtir, başkaldırıdır. Uyumsuzluktur, rüzgârdır, sözün bittiği yerde ulumak, ulumak, ulumaktır. Çünkü şair “Bütün hayatları anlatabilsem” istemiş, “Yollar kalbimle örtülür” demiş, “Hayatın ve kavganın sırrı nerede?” sormuş bir şairdir, bizim sevgili şairimizdir, elbet kırılacak, elbet küsecek, elbet öfkeleneceğiz! Çünkü Sayın Akşener’in geçmişi, babasının paramparça gövdesine sarılmak zorunda kalmış kardeşlerimizi, demek ki bizi ilgilendirmektedir! Sayın Akşener’in geçmişinin, beyaz Toroslara kafaları vurula vurula alınıp götürülmüşlerin ve onların geride bıraktıklarının da geçmişi olduğu iddia ediliyor ise, açığa çıkması için, devletli hanımefendinin “yerinin ve zamanının geldiğini düşünmesi” değil, şairlerin ve şair yürekli devrimcilerin meydan okuması gerekir. Çünkü Sayın Akşener’in hareketinin tartılacağı terazinin yegâne ağırlığı ‘kökü dışarda’ ya da ‘yerli ve milli’ olup-olmamak şeklinde belirlenirse, Sayın Akşener’den farkımız kalmaz. Çünkü anti-kapitalist olmayanın anti-emperyalist de olamayacağı biliniyorsa, Sayın Akşener’in yerli ve milliliği de kerameti kendinden menkul bir hal alır. Ve elbette, “Seçim var-ideolojik farklılıkların hiçbir önemi yok. Demokrasi ya da dikta” denilen noktada, söz ısrarla ‘ideolojik’(!) olana, yani komünistlere düşer. 

Erkan Baş, tam da bu sorumluluğu duyarak, 23 Kasım 2017 tarihli İleri’de bir makale yayımladı: “Hepimiz Ataol Behramoğlu muyuz?” İlk cümle daima önemlidir, birkaç kez okudum ilk cümlesini: “Kimi yazıları yazarken mutlu olursunuz, bu öyle bir yazı değil.” Sahici bir meselesi olup da eline kalem almış herkes bilir o mutluluğu, parmakları şakır gibidir insanın, şarkı söyler gibidir. Bazı durumlarda ise el bir türlü uzanamaz kaleme, duygular-düşünceler cenk eder, kafasının içinde kanlı çarpışmalar yaşar insan. Büyük Dağlarca’nın bana söylediği sözü hatırlıyorum: “Elimizdeki kalemin kendi ahlakı vardır, avcumuzu dinlemez, söz kaçırır.” Biz ne kadar zaptetmek istesek de, yeterince güçlü olan şey patlayıp çıkacaktır açığa, yazılacaktır. Öyle olmuş belli ki, aziz dostum da “Dizeleriyle hem kavgamızı hem sevdamızı derinleştiren” Ataol Behramoğlu’nun politik tutumuna yönelik eleştiri yazısını “üzülerek ve utanarak” yazmış. İyi etmiş, birbirimizi kıyasıya eleştireceğiz elbet, lakin, onu her gördüğümde sözcükleri lüzumsuz bulmama sebep gülümsemesini, en çetin kapışmalara girişecek bile olsa yüzünün bir yerlerinde usulcacık ışıldayan şeyi sakınma duygusuyla yazıyorum, aslında iyi de etmemiş. 

İyi etmiş, evet, zira hiçbir şeye değilse bile ideolojik farklılıkların önemi olmadığı tezine yanıt verilmesi gerek, yoksa komünist parti örgütlemenin ne anlamı kalır? “Özü itibariyle düpedüz düzene teslimiyet çağrısı yapan o yazıların yerine, umudu, sevdayı, kavgayı hatırlatan şiirlerini okumaya devam etmek bile yanlışı görmek için yeterlidir” denilerek şaire kırgınlık şiirden el alarak ifade edilecek, ne güzel. Pir Sultan’ı hatırlayalım: “Yarin bir çift sözü üşüttü beni / Yüce dağ başında buymuşa döndüm.” Buymak, soğuktan donup ölmek anlamındadır. “Sayın Akşener’e dair sözlerinizle üşüdük, yüce dağ başında buymuşa döndük, ama bize yüce dağları duyuran cevher yine sizdedir, yanmış kor olmuş kül değil ateş umarız sizden” deriz biz de şaire… öyle demeliyiz. Oysa yazıda, kanımca eskilerden gelen bir alışkanlıkla, “Uzun bir tartışmaya gerek yok, yukarıda anılan yazılar bir teslimiyetin, yenilginin sonucudur.  Ataol Behramoğlu, ne derse desin, ne düşünüyor olursa olsun, emekli bir faşiste övgüler düzecek noktaya gelmesinin nedeni, AKP/Saray Rejimi'ni yenebileceğimize, bağımsız-devrimci bir halk gücünün yaratılabileceğine olan inancını kaybetmesidir. Düşmanın gücü karşısında diz çökmüştür” diyor Erkan Baş.

Uzun bir tartışmaya elbette gerek var! Söz konusu olan insansa ve hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin dert anlatmaya uğraşıyorsa, upuzun tartışmalara gerek var hem de. Biz tartışmazsak, yazılarımız yarım yamalak okunup derli toplu sebep-sonuç ilişkileri kurulmadan aforizmaya indirgenecek, sonra da ya iz bırakmadan ya da düşünen bir insanı kahredecek denli yanlış izler bırakarak yok olup gidecek, öyle değil mi? “İşte say kaç kişiyiz” diyordu bir şiirinde Ahmet Oktay. İşte sayalım kaç kişiyiz! Ataol Behramoğlu, AKP/Saray Rejimi’ni yenebileceğimize hepimiz kadar inanıyor, bunun yolu-yordamında anlaşamayabiliriz. Bağımsız-devrimci bir halk gücünün yaratılabileceğine olan inancını kaybettiğini söyleyemeyiz; olağanüstü koşullarda, kendince tek seçenek saydığı ne ise onu duyurup dillendirmeye gayret ediyor. Düşmanın gücü karşısında diz çökmüş değil, aksine, yurdun dört yanını dolaşıp yüz binlerce okuruna konuşmalar yapıyor, şiirler okuyor, diktaya karşı mücadeleye çağırıyor onları. Sayın Akşener’e övgülerini nereye koyacağız belki? “Pırıl pırıl, apaydınlık” yazılarımızla diklenip eleştirecek, özeleştiriye zemin hazırlayacağız. Ama buradan hareketle, bir ömürlük hesabı ortada duran bir aydını Marksistlikten, devrimcilikten atma iktidarını da kendimize ya da bir başkasına tanımayacak, ancak bu sağduyuyu gösterebilirsek güzel günler görmeyi hak edeceğiz.

“Belki biraz sert gelebilir, bir toplumun çürümesine giden sürecin önemli adımlarından birisi o toplumun öncülerinin, aydınlarının çürümesi ve çürütülmesidir. Bir dönemin saçmalığı olan ‘yetmez ama evet’ sloganıyla anılan bir grup insanın varlığı Türkiye solunun bir kesimi için rahatlatıcı bir işlev görmüştür. Şimdi de 15 Temmuz’dan bu yana bu nöbeti üstlenen Doğu Perinçek’in yanına Ataol Behramoğlu’yu da ekleyerek benzer bir rahatlama arayışına girilmesi tehlikesi ile karşı karşıyayız. Bu en az teslimiyet kadar tehlikelidir” diyor Erkan Baş. Kısacası, “Sen çürümüş bir aydınsın” diyor şaire. Bu “biraz sert” değil yakışıksız, “Sayın Akşener’in geçmişi beni bugün ilgilendirmiyor” cümlesi kadar da yaralayıcı üstelik. Devrimcileri, şairleri ve  dostlarımı daima çok yakışıklı görmek istediğimden bunca kederleniyorum belki. Ama iyice düşünürsek anlayacağız ki “çürümüş aydın” ithamı gerçeği yansıtmak şöyle dursun ona yaklaşamıyor bile ve biz daima gerçeği aramaya, hem de dünya görüşümüz ne olursa olsun onu hiçbir zaman bütünüyle kavrayamayacağımızı kabullenen bir tevazuyla aramaya mecburuz. Ataol Behramoğlu’nun konuyla ilgili ilk yazısının başlığı ‘Meral Akşener Gerçeği’ idi ve bize Meral Akşener gerçeğini anlatmıyordu, çünkü anlatamazdı. Neden? Hiçbir yazı öyle bir iddiayı taşıyamaz, hiçbir yazar bir buçuk a4 sayfası kadar bir köşe yazısında bize insanın gerçeğini anlatamaz, buna binlerce sayfalık romanlar yetmez de ondan. Kanımca sorunun özü o ilk yazının başlığında; gerçeğin aktarıcısı rolünü benimsemiş aydının, o rolün getirdiği “siyaseten kör olmak”, “reel politikadan hiçbir şey anlamamak” dilini, yaklaşımını esvap gibi giyinmesinde saklı. Bir insanı sahiden sevmek, her yaptığında erişilmez hikmetler bulmayı değil, sevgimizde şiddet-ilgimizde tenkiti gerektirir, ben de tastamam bu ilke doğrultusunda hareket ediyorum. Ama bunlar, Behramoğlu gibi nice tarihsel uğraklardan, nice zorlu sınavlardan alnının akıyla çıkmış bir şairi “çürümüş aydın” olarak yaftalamaya gerekçe teşkil edemez. Uzun tartışmalara gerek duymadan mahkûm etmek, özgür düşünceyi değil sekterliği, diyaloğu değil tahakkümü besler, büyütür. (Doğu Perinçek’in yanına Ataol Behramoğlu’nun eklenmesi mesnetsiz zira Behramoğlu, Perinçek çizgisine karşı toplumu-AKP’ye karşı da o çizginin savunucularını uyarmak için Avrasyacılık bahsini bilhassa açıp, Avrasyacı değil batılı olmaktan yana tavrını belirtiyor. ‘Yetmez ama evet’ ihanetiyle şairi aynı cümlede anmak ise zannediyorum ki yazarını dahi ikna etmez zira o sloganın sahiplenicileri AKP’ye övgüler düzerek karanlığa giden yolun taşlarını döşerlerken, şair ‘Sivil Darbe’ kitabını yazmış, diktaya hayır oyu verilmesi için Türkiye’yi karış karış dolaşmaktaydı.)

“Emekçi halkın AKP/Saray rejimininin son bulmasında belirleyici bir rol oynamasını sağlamak isteyenlerin, önümüzdeki seçimlerde sandıkların korunmasını ve her düzeyde halkı gerçekten temsil eden adayların çıkarılmasını da kapsayan bir çalışmayı hemen başlatması gerekiyor.” Tamam, “her düzeyde halkı gerçekten temsil eden adayların çıkarılmasını da kapsayan bir çalışma” için ne yapacağız peki? “Yapılmamasının doğal neticesi, AKP karşısında 15 yıldır bir biçimde direnen dinamik halk güçlerini CHP ve İYİ Parti gibi AKP’yi yenme olasılığı olmayan öznelere teslim edilmesidir. Bu Behramoğlu’nun açıkça savunduğuna fiili olarak yol vermedir ve ‘Kripto Behramoğlu çizgisi’ olarak adlandırılmasında hiçbir sakınca yoktur.” Hiçbir sakınca görülmeden yapılan bu tuhaf adlandırmanın, sandık demokrasisi düzeninde “halkı gerçekten temsil eden adayların çıkarılmasını da kapsayan bir çalışma”yı gerçekleştirmemize ya da başkaca bir devrimci çabaya katkısı nedir? Hem şunu da biliyoruz, sade biz değil YSK ve Saray dahil kim varsa biliyor üstelik: “AKP’yi yenme olasılığı olmayan özneler” diye bir kenara konulanlar, 16 Nisan 2017 referandumunda AKP’yi yendiler. Daha önce, 7 Haziran 2015 seçimlerinde de bir anlamda yenip, koalisyon görüşmelerine mahkûm etmişlerdi. Ve hiç kimse bu galibiyetlerin ağır mağlubiyetlere dönüşmesini önleyemedi. 

“Doğrudur, Erdoğan, sonucunu garantilemediği bir seçimi göze alamaz, hatta sadece seçim kaybetti diye koltuğu bırakıp gitmeyeceği de kesindir.” Meselenin bam teli burada. Erdoğan, sonucunu garantilemediği seçime girmez, o halde Sayın Akşener’i desteklemek de anlamsızdır, “Her düzeyde halkı gerçekten temsil eden adayların çıkarılmasını da kapsayan bir çalışma yapmak” da! “Bu yapının iktidarda kalabilmesini sağlayan, bağımsız ve güçlü bir emekçi halk muhalefetinin örgütlenmesi eksikliğidir. Eksiklik bu gücün bütünlüklü, devrimci bir program etrafında koordineli ve hedefli yürüyüşünün yaratılamamış olmasıdır.” Tastamam katıldığım düşünce ve eylem planı bu, işte tam da burada ‘Nisan Tezleri’nin Lenin’ini duyar gibiyim, gerçeğin devrimci sesini, yoldaşım Erkan’ı. Bu eksiklik tespitinde Ataol Behramoğlu ile hemfikir değilsek, onu Marksist açıdan eleştirmeliyiz. Bu tespitte hemfikirsek, eksiği tamamlamada yanımızda olmasını isteyeceğiz. Ama vakit dar, fikir ayrılığı gibi görünen yöntemsel farklılıklarımız hep o dar vakitlere sıkışmışlığımızdan. “Vakit dar diye ülkücüleri alkışlayacak değiliz” diyecekseniz, onu ben de diyorum şu yazının başından beri, yine söylemiş olayım. “Sandık demokrasisi nihayetinde yalandır, kapitalizmi yıkıp insanca bir hayatı inşa etmek için tek yol devrim!” diyorsanız, ‘Komünist Manifesto’dan beri oradayız, bir kez de ben tekrarlayayım.

O halde, eleştirimizi şuradan başlatsak nasıl olur? Atatürkçü Düşünce Dernekleriyle CHP belediyelerinin yıl boyu onlarca kez konuk ettikleri şairi dost meclisine davet edelim, alışıldık toplantılar yerine şiirine-sanatına-düşüncesine dair yeni sözlerin söylenip tartışmaların yapılacağı buluşmalar tertipleyelim. Bunu, hayatımızda-mücadelemizde yeri olan başkaca insanlar için de uygulayalım, velhasıl devrimci sanata katkı sunmuş değerlerimizle sahici ilişkiler kuralım. Emek verelim kısacası, onları da bizlerle omuz omuza emek vermeye çağıralım, herkesle birlikte harç karan, yük taşıyan, ter döken Ernesto Che olmaya. Geçenlerde, doğumgünümü kutlamak için arayan bir dostum “Elim sende” dedi telefonu kapatırken de, üç gündür bu sözü düşünüyorum. “Elim sende” diyelim, “sevgili şairim, sevgili yoldaşım, elim sende.” Erkan Baş’la her buluşmada yaptığımız gibi, sımsıkı kucaklaşalım.

Genciz, daima. Devrimciyiz.

Meral Akşener meselesinde apayrı yerlerdeyiz ama biliyorum ki “Gençliğimizdi belki de / Işıtan geceyi” diyen 1942 doğumlu genç bir devrimci şairdir Ataol Behramoğlu.

Ve bizim bitimsiz gençliğimiz, bu kapkaranlık geceyi ışıtacak güçtedir. 

Ve elbette “Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey şeyhülislam! 

Bir gün mutlaka yeneceğiz! 

Bir gün mutlaka yeneceğiz!”