Murat Arda ile söyleşi: Kutikler ve kestane ağaçları kazanmalıdır

İlk romanı Pelin ile karşımıza çıktığında birçok olumlu yorumlar karşılanmıştı Murat Arda. Ancak sadece bir romancı değil, aynı zamanda adalet ve özgürlük arayışındaki bir aktivist olarak da tanıdık, bildik ve takip ettik Murat Arda’yı. Edebiyatı bir yalıtık uğraş olmaktan çok, dünyayla, toplumla, doğayla ve insanla kurulan bütüncül ilişkinin parçası olarak gördüğünü de bildik bu sayede.



09-04-2017 15:00
İleri Kitap

Söyleşi: Doğan Ergün

Fotoğraflar: Tuğba Özer/İlhan Baş

İlk romanı Pelin ile karşımıza çıktığında birçok olumlu yorumlar karşılanmıştı Murat Arda. Ancak sadece bir romancı değil, aynı zamanda adalet ve özgürlük arayışındaki bir aktivist olarak da tanıdık, bildik ve takip ettik Murat Arda’yı. Edebiyatı bir yalıtık uğraş olmaktan çok, dünyayla, toplumla, doğayla ve insanla kurulan bütüncül ilişkinin parçası olarak gördüğünü de bildik bu sayede.

Murat Arda, ikinci romanı Taksim Bahçesi ile bu bütünlüğün altını bir kez daha çizmekle kalmadı, bu defa hafızamızın en canlı noktalarına dokunarak bütünlüğü daha güçlü vurgularla sundu bize. Söyleşi teklifimizi de geri çevirmeyen Arda, yine romanı gibi Taksim Bahçesi’nin geçmişinden bugününe, yer altından yer üstüne, Türkiye’den evrenin farklı köşelerine götürüp getirdi hepimizi. Her adımda aynı çareyi göstere göstere: Gezegenimiz için kutikler ve kestane ağaçları kazanmalıdır!

Doğan Ergün: İlk romanın Pelin’den 4 yıl sonra edepsiz edebi isyanın Taksim Bahçesi’yle sürüyor. Ve bu kez isyanın sahnesi Taksim Bahçesi… Romanda, Taksim Bahçesi’nin ağaçları arasında yüz yıl ileri, yüz yıl geri geziniyoruz. Taksim Bahçesi, bu toprakların ebedi ve ezeli isyan sahnesi midir? 

Murat Arda: Taksim bu ülkenin kalbi gibi. Yüzyıllardır böyle; isyanın ve yaşamın da merkezi gibi Taksim Bahçesi. O mıntıka, şatafatı da gördü yıkımı da; direnişi de gördü tükenişi de. Umarım yeniden küllerinden doğan bir Anka kuşu gibi, “eskisi gibi” hayatın simgesi olmayı da görecektir. İsyan sahnesi, ne güzel söyledin... Atalarımızın iki ayağının üstüne dikildiği, hatta sudan karaya çıktığı o zamansız günlerden bu yana devam eden mücadelelerinin farklı bir ölçekte simgesi de diyebiliriz Taksim Bahçesi için.

“Bruno’yu yakanlar bugün gezegeni tehdit eder hale geldiler”

Doğan Ergün: Romanın bizi bir savaşın orta yerine bırakıyor. Taksim Bahçesi Türkiye’nin güçlerini de taksim ediyor. Bu kimlerin savaşıdır? Erkin’le Kasımpaşa İnfaz, kutiklerle polisler, totoş Zarbo ile dev Abdullah…  Bunlar şahlar mı, piyonlar mı? Kim şah, kim piyon? Kim siyah, kim beyaz?

Murat Arda: “Hayata meftunlar” ile “hayat düşmanları”nın ezeli rekabeti sürüyor. Beş yüz sene önce Giordano Bruno’yu yakan da, dün Sivas’ta aydınları yakan da aynı piyonlar, aynı gericilik mikrobunun taşıyıcıları. Yazık ki yüzlerce yıldan bu yana devam eden ve insanlık onurunun henüz tedavi edemediği bir hastalığın aktarıcısı musibet olarak bugün gezegeni tehdit eder hale geldiler. Taksim Bahçesi’nin roman kahramanları ve anti-kahramanları da elbette ki bu savaşın bir tarafı. Bir taraf, yaşlı olmasına rağmen hep esmeye devam eden rüzgarın, ağustos böceklerinin, hayatı kutsayan güneşin, Giardano Bruno’nun, Aziz Nesin’in ve kedilerin tarafı, öteki taraf ise... Ama siz de düşmanı iyi tanıyorsunuz.

“Haziran safları netleştirdi: Ya hayata düşmansın ya da meftunsun hayata!”

Doğan Ergün: Haziran günleri, Taksim Bahçesi’nin geleceğini nasıl etkiledi dersin? 

Murat Arda: Yaşamlarında belki de ilk defa hakiki bir anlam bulan işsiz ve çalışan beyazyakalıların, bilinçli ve bilinçsiz işçi sınıfının ve çoğunluğu profesyonel devrimci olmayan güzel yürekli yığınların en kitlesel boyutta Deniz Gezmiş’in ruhuyla temas ettiği mistik, destansı ve aynı zamanda realist bir yüzleşme gibiydi Haziran günleri. Metafizik anlamda söylemiyorum ama Deniz Gezmiş’in “hayaleti” hepimizin geleceğini etkiledi. Şimdilerde bir yılgınlık var gibi gözükse de Haziran Ayaklanmaları safları netleştirdi biraz daha: Ya hayata düşmansın ya da meftunsun hayata! Ayaklanmaya katılanlar hayatlarında bir anlam buldular dedim, çünkü ölüme meydan okudular. Bu, dünden bugüne tüm ezilenlerle ve gelmiş geçmiş tüm mücadele edenlerle kurulan çok büyük bir empatiyi işaret ediyor. Direniş esnasında yanımdaki arkadaşa söylediklerimi hiç unutmayacağım: “Ölebiliriz ama yine de buradayız ve korkmuyoruz.” Peki ne için? Zorbalığa maruz kalmış çevreci gençler için. Taciz edilen kırmızılı kadın için. Ağaçlar için. Hepsini bütünleyen “gerçek özgürlük” için. Son zamanların en romantik ayaklanmasıydı Haziran Ayaklanması, Carl Sagan’a selam yollandı resmen çünkü ceberrutluğa güler yüz ile meydan okurken gezegenle “bir olma” duygusu da yaşanıyordu. Sanırım bu isyankâr kolektif ruh hali ayağa kalkan milyonlarca insanda mevcuttu. Deniz Gezmiş’in ölüme meydan okurkenki cesur hali sanki milyonların üzerine sindi o günlerde. Kahramanlığın esriklik halidir bu; hürriyet duygusunun solunduğu ve insan olma bilincinin üst noktaya evrildiği aşkınlık anıdır.

Doğan Ergün: Önümüz referandum malum… “Bin kutik akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin kutik o gün dev gibi bir polis teşkilatını yendik” diyorsun ya romanda… Kutiklerin zafer romanı ne zaman yazılacak sayın yazar?

Murat Arda: Taksim Bahçesi romanında kutiklerden martılara, Jöntürk ayaklanmalarından hanedanlığa başkaldırmış dünün devrimcilerine, Haziran’ın Gezi direnişçilerinden geleceğin özgürlük sevdalılarına aktarılan bir mesajı var: “Hakikat devrimcidir.” Gezegenimiz için kutikler ve kestane ağaçları kazanmak zorundadır. Yani hayattan yana olanlar kazanmalıdır ve bu zaferin romanı zaten yazılmaya başlamıştır ama metin ne zaman tamamlanır onu kestiremiyorum.

(Röportajın tamamını YÖN dergisinde okuyabilirsiniz.)