Mülkiyeliler: Seçim sonucu ne olursa olsun hukuk için mücadele edeceğiz

Bir ‘mezunlar derneği’ olmaktan öteye geçen, hukuka dayalı bir sistem ve kamu yararı için akademinin görev üstlenmesini savunan Mülkiyeliler Birliği’nin genç yönetimi ile yapılan röportajı okurlarımıza sunuyoruz.



21-06-2018 12:03

Elif Ezgi Tanrıkulu

159 yıldır iyi bir eğitim kurumu olmaktan çok daha fazlası olan, “Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet” diyenlerin ilerici geleneğini temsil eden Mülkiye; nam-ı diğer Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, OHAL kapsamında çıkarılan 686 sayılı KHK ile en fazla bilim insanının ihraç edildiği fakülte olma özelliği taşıyor ne yazık ki.
Türkiye’nin en üretici, en nitelikli akademisyenlerinden olan; dış ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, sosyoloji, siyaset felsefesi, ekonomi vb. alanlarında çalışan 23 öğretim üyesi, barış bildirgesine imza attıkları gerekçesiyle 686 sayılı KHK ile bir parçaları olan Mülkiye’den tasfiye edildiler.

Geçtiğimiz günlerde 46’ıncısı sı yapılan Mülkiyeliler Birliği Olağan Genel Kurulu, tam da bu ihraç tartışmalarının ortasında yer aldı.  KHK mağduru akademisyenler, Dinçer Demirkent önderliğinde Mülkiye’nin şiarı ve Mülkiye Marşı’nın ünlü dizesi “Yetiştik Çünkü Biz” adıyla seçimlere girdi. Erdal Eren ve ekibi ile yarışan Yetiştik Çünkü Biz ekibi, 752 oya karşılık 802 oy alarak seçimi kazandı; yeni Mülkiyeliler Birliği Başkanı genç akademisyen Dinçer Demirkent oldu.

Biz de tam Türkiye’de akademi, eğitim sistemi ve seçimler tartışılırken bu iki başlığın ikisine birden basan Mülkiye’nin durumu ve Mülkiyeliler Birliği yeni yönetimini ve bunların üzerinden Türkiye’de akademinin geldiği noktayı, Türkiye gündemini Mülkiyeliler Birliği’nin genç genel başkanı Dinçer Demirkent ile konuştuk. 

“Öncelikle kendinizi ve yönetim kurulunu tanıtır mısınız? Kimdir yeni Mülkiyeliler Birliği yönetimi?

Yönetimimizle başlayayım. Mülkiyeliler Birliği’nin yönetim kurulunun temel özelliği, gençlerin ağırlığı. 1946’dan beri seçilen yönetimlerin içinde en genç yönetim olma özelliğini taşıyoruz. Ayrıca bütün kurullarımızda kadınların eşit varlığı var. Her iki özelliğimiz de bizi dinamik kılıyor. Bizleri bir araya getiren, fakültemize, birliğimize, ülkemize dair kaygılarımız ve umutlarımız oldu. Bir şeyler yapmak, kaygılarımızı dindirecek, umudumuzu büyütecek faaliyetler yapmak istedik. Biliyorsun, çok bunaltıcı bir ortamdaydık Mülkiye camiası olarak, hala çıkmış değiliz. Fakat o bunaltıcı ortam, onca arkadaşımız hocamız ile birlikte tasfiye edilmemiz fakültemiz için bir başlangıç değildi. Fakültemiz eleştirel niteliğinden uzun süre ödün vermedi. Baskılara karşı akademik özgürlüklerini korumak için direndi. Mülkiyeliler Birliği’nin yeni yönetimi, bu dönemlerden çıktı işte. Hayatta kalmayı, yaptıklarımızı neşeyle sürdürmeyi bilen bir ekip olduk. Buradaki sihirli eylem de dayanışmaydı.

İhraçlarla başlamayan ve ihraçlarla bitmeyen bir saldırıya karşı değerlerimizi korumayı onları yeniden yaratmayı bir hayatta kalma, nefes alma pratiği olarak görüyorum. Burada sorunuzun diğer kısmına geleyim ben Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü’nden ihraç edildim. İkinci başkanımız Pınar Ecevitoğlu da Sosyoloji kürsüsünden. Fakat bizler ihraç akademisyenler olarak talip olmadık yönetime. Fakültede yarattığımız değerleri, üyelerimizin ve Birliğimizin bugüne kadar yarattığı demokratik birikimi ülkenin en ihtiyaç duyduğu bir dönemde kullanmak; elbette fakültemizdeki tasfiyeye etkin bir biçimde karşı koymak ve mezunlarımızın hukukunu korumak için aday olduk. Bütünlüklü bir perspektif ile. 

‘MÜLKİYELİLİK, ELEŞTİRELLİK VE KAMU ÇIKARINI GÖZETMEKTİR’

Seçim öncesi yaptığınız konuşmada "Tepeden tırnağa mekanlarımızdan üyelerimizin haklarına kadar savunacağız. Mülkiyeliler Birliği sadece bir mezunlar derneği değildir. Bir gelenektir ve biz bu geleneği yeniden diriltmek için aday olduk” dediniz. Mülkiyeli olmak nedir, nasıl bir gelenektir? Mülkiyelilerin örgütlendiği alan olan Mülkiyeliler Birliği ülkede kapladığı yeri biraz anlatabilir misiniz?

Mülkiye’de okuyan herkesin dikkatini çeken bir fotoğraf vardır. Eski bir fotoğraf, eski giyimli öğrenciler…Bir pankartın önünde duruyorlar. Pankartta yazan Osmanlıca, Padişahım Çok Yaşa! yazıyor. Fotoğrafın hikayesi şöyle, padişahtan gelen şekerleri alan öğrencilerin; öğrenci dediğime bakmayın yaşını başını almış insanlar, padişahım çok yaşa diye bağırması gerekir. Onlar ise protesto için şekerleri ayaklarının altında ezerler. Başka versiyonları da var bu hikayenin ama benim en sevdiğim bu. 

Böyle şeyleri kişisel hikayeler üzerinden anlatmanın güzel bir tarafı var. Çünkü birçok kuşakta, çok farklı uğraşlar içinde olan insanlarda aynı duyguyu yakalamak başka bir bağlılık hissi yaratıyor. Ben Mülkiye’ye girdiğimde ilk hissim şaşırma oldu. Evet biliyordum, bilerek gelmiştim, geleneği duymuş ve ortaokuldan beri o geleneğin yaratıldığı okulda okumak istemiştim. Ama yine de şaşırdım. Çünkü daha ilk derste, öğretim üyesi başka hiçbir yerde yapamayacağınız bir tartışma açtı. Mülkiye sürprizli bir yerdi. 

Okula girdiğimde üreten, yaratan, kendisiyle, okuduğu kitapla, dersiyle okuluyla derdi olan öğrenciler vardı. Onlarca topluluk, canlı bir politik tartışma ortamı. Sonuçta politika bilimi okuluydu. Fakat bununla sınırlı değil, iyi tiyatro, iyi edebiyat, iyi filmler. Çoğuyla Mülkiye’de buluştum. Çalışkan bir öğrenci olduğumu söyleyebilirim ama şunu da söyleyeyim, bir sınavın hemen öncesinde yapmamız gereken bir basın açıklaması sırasında sınavı yapan hocanın bana şöyle seslendiğini hatırlıyorum. “Dinçer sınav etkinliğimiz var buyurmaz mısın?” Biraz geç de olsa gittim, yüksek not alınca hoca şaşırdı. Aslında şaşıracak bir şey yoktu. Çünkü sınavda, o zamanki problemimiz ve basın açıklamamızın nedeni olan özel güvenlik birimlerinin öğrencileri tacize varan varlıklarının idare hukuku açısından değerlendirmesi sorulmuştu. Ders için olmasa da o zamanki derdimiz bağlamında çalışmıştık dersimize. 

Okula girmemden hemen önce kapatılmış olan SBF-DER’in kuruluşu için çalışmalara başlamıştık. Gelenek deyince onları anmadan olmaz. Mülkiye en eski öğrenci derneğinin mekanı olmuştur. Dernek geleneği de hep sürmüştür. Öğrencilerin haklarını koruyan gelenek dediğimiz şeyi yeniden ve yeniden yaratan oluşumlar bunlar. Bizler derneği kurunca, 1970’lerin öğrenci mücadelesinin en aktif örgütlerinden olan SBF-DER’lilerle de tanışmış olduk. Bize çok benziyorlardı, bizden çok farklıydılar. Fakat aynı geleneğin içindeydik işte. Hatta aynı tartışmaların içinden bile geçmişiz fakülteye dair. Siyasal mı Mülkiye mi tartışması bunların başında gelir. Onlar gibi biz de Siyasalcıydık. 70’lerin SBF-DER’inin faşist saldırılarda öldürülen başkanlarının fotoğrafları asılıdır Mülkiye koridorlarında. 

Mülkiye bürokrat yetiştirir, aydın yetiştirir, bilim insanı yetiştirir. Fakat kurumun karakteri insanlara yansır. Benim gördüğüm kuşaklar boyu değişmeyen şey ise eleştirelliğini yitirmemek ve kamunun çıkarını gözetmek, halkının yanında olmaktır. Gelenek budur işte. Diyeceksiniz ki herkes mi böyle, hep mi böyleydi? Hayır elbette. Darbe dönemleri var, o dönemlerde fakülteyi yöneten, dekanı tutuklanmışken dekanlık talep eden, fakülteden atılmış hocasının kitabını korkudan atarken görülen insanlar var, olacak, yine var. Fakat gelenek sürüyor. Fakülte sürüyor, Mülkiyeliler Birliği’nde sürüyor. Üç kişi de kalsa işte onların sesi çıkıyor. Başkasını duyuyor muyuz Mülkiye’den. Binaları koruyor onlar. Binaların dili var mı? Yok. Ama hafızası var. O hafızanın içinde de işte ezilen şekerlerdeki gelenek sürüyor. 

Dinçer Demirkent

Mülkiye böyle. Mülkiyeliler Birliği de ondan çok farklı değil. Özellikle Türkiyeli olmayan insanlarla konuştuğumda “Bir mezunlar derneği neden Çarşamba söyleşileri düzenliyor, kamuya duyurulan raporlar hazırlıyor, neden demokratik kitle örgütü gibi davranıyor” gibi sorular soruyor. Anlatmak güç. Mülkiyeliler Birliği özellikle 12 Eylül sonrası, bugün emekli bir Vali olan Güngör Aydın döneminde demokratikleşme ve insan hakları mücadelesinin odağı haline geliyor. İnsan Hakları örgütlerinin kuruluşuna katkı sunuyor, darbe yasalarının mağdurları için dilekçelerin yazıldığı, hukuki mücadelenin verildiği bir mekan haline geliyor. Başka türlü olması nasıl beklenir? Biz seçim sürecinde şu sözü kullandık hep: “Zor zamanlarda birlikte yürümek.” Evet zor zamanlarda birlikte yürümeyi bilen, dayanışmayı bilen bir örgütüz. Tüzüğümüzün bize yüklediği sorumluluk, geleneğin bize yüklediği sorumluluk bunu gerektiriyor.

‘SEÇİMLERİN ADİL VE GÜVENLİ YAPILABİLMESİ İÇİN OHAL DERHAL KALDIRILMALIDIR’ 

Eski Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren ve eski yönetimi “Bizler yönetimde olsaydık 16 Nisan Referandumu maddelerinin her biri hakkında kamuoyu bir rapor görürdü. Ancak Mülkiyeliler Birliği hayır diyen bir bildiri bile kaleme alamadı ülkenin Anayasası değişirken” cümleleriyle eleştirdiniz ve seçilir seçilmez Türkiye’nin en önemli gündem başlığı olan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili Seçim Adaleti ve Güvenliği Çalıştayı düzenlediniz. STÖ, bilim insanları ve hukuk emekçilerinin bulunduğu bu çalıştaydan çıkan sonucu ve yapılan çalışmayı okuyucularımız için özetleyebilir misiniz?

Elbette. Raporu 13 Haziran’da kamuoyu ile paylaştık. Çok verimli bir çalışma oldu. Raporun en vurgulu noktası, 24 Haziran seçimlerinin bugüne kadar görülmemiş usulsüzlüklere gebe olabileceğine dair endişeler. Üç bölümden oluşuyor. Birincisi anayasal sorunlar, ikincisi yasal mevzuata ilişkin sorunlar ve üçüncüsü de uygulamaya ilişkin sorunlar. Her birine dair önerileri de geliştirmeye çalıştık. Bu raporu hazırlarken temel motivasyonumuz şuydu; biçimsel demokrasinin temeli seçimlerdir, adil ve güvenli bir seçimin olmadığı yerde demokrasinin asgari ölçütü olan iktidarın barışçıl yollarla değişeceğine ilişkin prosedüre ilişkin de bir güvence olmaz. Dolayısıyla hukuka uygun davranan bir devlet de olmaz. Hukukun işlemediği bir rejimde ise zaten adil ve güvenli bir seçimden bahsedemeyiz. Dolayısıyla 24 Haziran geleceğimiz için kritik bir gün, 16 Nisan anayasa değişiklilerinin rejime ilişkin hükümlerinin yürürlüğe gireceği bir an. 

Raporda seçim yasasındaki değişiklikler, seçime yönelik anayasal değişiklikler yer alıyor. Bunların hepsi uygulamada iktidar lehine işletilme olasılığı yüksek olan değişiklikler ve asıl sorun uygulamada yaşanacak. Taşımalı sandık ve sandık birleştirme çok sorunlu ve muğlak bir alan, YSK’nın muğlak bıraktığı mühürsüz pusula düzenlemesi, SEÇSİS sisteminin kapalılığı ve yarattığı muğlaklık, sandık alanının kolluk kuvvetinin denetimine geçme ihtimalini barındıran seçmene kolluk çağırma hakkı veren düzenleme…Raporda bu sorunlara ilişkin oluşabilecek çeşitli ihtimallere karşı öneriler var. OHAL rejiminde seçim adaletinin neden mümkün olmadığı ve neler yapılabileceği var. 
“Seçimlerin adil ve güvenli yapılabilmesi için OHAL derhal kaldırılmalıdır” diyoruz. 20 Temmuz 2016’dan beri sürmekte olan Olağanüstü Hal uygulamaları, Anayasamızın çizdiği sınırların ötesine geçerek keyfi bir yönetimin dayanağı haline geldi. Hukuka erişim olanağının olmadığı, temel hak ve özgürlüklerin kanuna dayanmadan sınırlanabildiği, yargının ve yasamanın denetiminin ortadan kaldırıldığı, hukukun üstünlüğünün tanınmadığı koşullarda adil ve güvenli bir seçimin olanağı yok. 

En iyisi raporun tamamının linkini buraya bırakmak.

http://mulkiye.org.tr/secim-adaleti-ve-guvenligi-raporu/

Gündemi yakından takip eden, onu yorumlayan genç ve dinamik bir Mülkiyeliler Birliği yönetimi var karşımızda. 12 Haziran’da Gebze’de sendikalı oldukları için işlerinden çıkarılan Flormar işçilerini konuk ettiniz...

Flormar işçileri Mülkiyeliler Birliği'nde...

12 Haziran’da konuğumuz oldular. Özgürleşmenin nasıl bir şey olduğunu gördük hep birlikte. Onur mücadelesi, emek, ekmek mücadelesi veriyorlar. Kadınlar çok güçlü, onların yürütücüsü olduğu her şey çok güçlü oluyor. 

Etkinlik, 2. Başkanımız Pınar Ecevitoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirildi.  Ülke çapında Flormar direnişi olarak yankı bulan eylemler üzerine söyleşiler yapıldı ve işçilerin ağır çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri, cinsiyet ayrımcılığı, sosyal haklarından mahrum bırakılması gibi büyük hak ihlalleri konuşuldu.  Oldukça verimli bir etkinlik oldu.

‘BU, ÜNİVERSİTEDEKİ HIRSLI YÖNETİCİLERİN KATLANAMAYACAĞI BİR ŞEY’

1978’den beri Mülkiye bünyesinde çok önemli uluslararası çalışmalara imza atan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi, Ankara Üniversitesi rektörü Erkan İbiş’in talimatıyla kapatılmış ve çok tepki toplamıştı. İnsan Hakları Merkezi, geçtiğimiz ay, Mülkiyeliler Birliği İnsan Hakları Merkezi adıyla yeniden açıldı. 

Bizim seçim bildirgemizde vardı, söz vermiştik Merkezi Mülkiyeliler Birliği bünyesinde yeniden açacağımıza. İnsan Hakları Merkezi’nin rektör İbiş tarafından kapatılmasının bir nedeni var. SBF İnsan Hakları Merkezi Mülkiye’nin neden şaşırtıcı bir yer olduğunun en önemli örneklerinden biridir. Bir defa alanında açılmış en eski merkezlerden biridir. İnsan hakları alanında ilk çalışmalar da Fakültemizde veriliyor, lisans ve lisansüstü dersler açılıyor. Böylesine kurumsal bir yapı ürettiği bilgiyi kamusallaştırıyor, toplumsallaştırıyor. Hak ihlallerini izliyor, hak savunucularıyla yaz okulları düzenliyor. Bütün bir üniversiteyi kendi kelamı altına alma hırsındaki bir yöneticinin katlanamayacağı bir şey. Merkezimizin yeniden açılışına, merkezin ilklerinden olan hocalarımız katıldı, son müdürü katıldı, insan hakları örgütleri katıldı. Biz merkez fakültede nasıl çalışıyorsa, Mülkiyeliler Birliği bünyesinde de öyle çalışmasını, alanın bilgisini üretmesini, kamusallaştırmasını ve toplumsallaştırmasını istiyoruz. Öyle olacağını da biliyoruz. Tabii İnsan Hakları Merkezi dışında üç merkez daha kurdu. Emek Araştırmaları Merkezi, Demokrasi Araştırmaları Merkezi ve Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Araştırmaları Merkezi. Merkezlerimiz bilimsel etkinlerini sürdürecek ve ürettikleri bilgiyi kamusallaştıracak. Seçim Güvenliği ve Adaleti raporunu Demokrasi Araştırmaları Merkezimiz üretti örneğin.

İnsan hakları başlığı bugünün OHAL’li Türkiye’sinde her zamankinden daha çok anlam ifade ediyor. Özellikle İnsan Hakları Merkezi’nin tarihinin Türkiye tarihinin paraleli olduğunu düşünürsek ve KHK’lar ile sizin de içinde bulunduğunuz çok sayıda akademisyenini yitiren Mülkiye için elbette…

Elbette. OHAL’in anayasal sınırlarının ötesinde istisnai bir düzen kurduğu açık. Neredeyse bütün hak arama, hukuka ulaşma mekanizmaları kapatılmış durumda. Mülkiye büyük bir camia. Fakülte; mezunlar öğrenciler bileşenlerinden oluşuyor. Kurumları yıkmak kolay değil, kapatırsınız. İnsanları Fakültelerinden kopardığınızı sanırsınız ama onlar gider fakültelerinde yaptıklarını dışarıda da yapmaya başlarlar, Fakültede üretilen değerleri dışarıya taşırlar. Zor zamanlar, öğretici zamanlar…İnsan Hakları Merkezi’ne de diğer merkezlerimize de çok iş düşüyor.

‘BUGÜN ÜNİVERSİTE VAR DİYEMEYİZ, YENİDEN KURMAK ZORUNDAYIZ’

Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı olmanızın yanında biraz da akademisyenliğinize değinmek istiyorum . İşini kaybetmiş bir akademisyen olarak akademisyen örgütlülüğü ile ilgili neler söylemek istersiniz? Akademi son yıllarda şiddeti giderek artan saldırılar karşısında nasıl bir tutum almalı, ne yapmalı?

Bizlerin örgütlülüğü Eğitim Sen biliyorsunuz. Sendikamızın süreç boyunca gösterdiği dirayetli tavra değinmeden geçemeyeceğim. Dayanışmayı birçok boyutuyla örgütledi, başka sendikalar üyelerini kapıdan içeri almazken Eğitim Sen üyelerinin hukukunu korumak için yapabileceklerini zorladı.

Bizler bugün dayanışma akademilerinde, sokak akademilerinde, üniversite dışındaki kurumlarda yaptığımız işi sürdürme mücadelesi veriyoruz. Şunu çok açık gördük bilim özgürlüğünün önünde YÖK gibi bir engel varken, üniversiteler sermayenin çıkarlarına göre dizayn ediliyorken, dışarıda da insan doğa ve toplum yararına üniversite fikrini, özgür ve eleştirel bir akademik alanının mücadelesini vermek gerekir. Bugün üniversite var diyemeyiz;  üniversiteyi  yeniden kurmak zorundayız ve nasıl kurulacağına dair fikirleri bugünden biriktirmek gerekiyor. Sanırım ihraçların ardından bu fikirler çok daha çeşitlenerek birikiyor.

Mülkiyeliler için “Önce Mülkiye sonra Türkiye” dedikleri yönünde espriler yapılır. Siz önümüzdeki seçimlerle ilgili ve ülkenin geleceğiyle ilgili neler düşünüyorsunuz? Nasıl günler bekliyor sizce ülkeyi?

Aslında bu sloganın Mülkiye’ye girmek isteyen Galatasaraylıların olduğu, sonra Mülkiyelilerin geneline mal edildiğine dair bir anlatı da var. Yani önce Mülkiye’ye gideceğiz sonra ülkeye dağılacağız anlamında. Doğru ya da yanlış, Mülkiyeliler kamu yararını savunur, eleştirel kalmak ister, halkının yanındadır ve Türkiye’de hukukun üstünlüğü için, demokratik bir ülke için her kurumda mücadele etmişlerdir. 

Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de hukukun yeniden inşa edilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması, demokratik siyasal zeminin yaratılması önceliklidir. Ülkemizin geleceği ancak bu perspektiften, bu mercekten görülebilir.”