Mehmet Fırat Pürselim anlatıyor: ‘Akılsız Sokrates yazdığım en asi karakterdi’

Öykü, roman, çocuk kitabı gibi yazın alanının hemen her türünde kitapları olan Mehmet Fırat Pürselim’le son kitabı “Akılsız Sokrates” üzerine konuştuk.

18-12-2016 00:00

Söyleşi: Dilek Yılmaz/Fuat Sevimay

Mehmet Fırat Pürselim ile yeni kitabı Akılsız Sokrates ve edebiyat üzerine konuştuk. Akılsız Sokrates, futbol sahasından Karacaahmet Mezarlığı’ndaki çöp konteynerlerinin kıyısına, evlerinde artık kimsenin yaşamadığı köylerden şehir meydanlarına, gazete haberlerinden bildiğimiz gerçeklerden sınırını bilmediğimiz düşlere bağlanan, içimizde-dışımızda derdimize dokunan, türlü zamanlar içinde gezinen hikâyelerden oluşuyor.

“Sonra bir Picasso resmindeki boğa, matador ve at olduğumu düşünürüm. Ölen, öldüren ve tanık olduğum...’’ diye başlıyor ilk öykü. Kitapta fotoğrafıyla yer alan, bu metne ilham veren Picasso tablosunun replikasının ofisinde de olduğunu biliyoruz. Tablo ofisine, hikâye zihnine nasıl girdi?

Kadıköy’de dolaşırken resmi gördüm ve gördüğüm an çok etkilendim. Alıp büroya getirdim hemen. Önce tam karşıma astım ama yerini sevmedi bana pas vermedi. Çaprazıma asınca bakışmaya başladık. O resimdeki boğa, matador ve atla. Baktıkça sanki orada ölen, öldüren, tanık olan benmişim gibi geldi. Hem kurban hem katil olan… Öyle hissettim kendimi ve öykü de kendiliğinden geldi.

Hırsız olduktan sonra az ya da çok çalmak arasında bir fark yoktu diyerek çalmaya devam ediyor Tek Taş hikâyesindeki karakter ve “gurur sadece zenginlerde güzel duruyordu” diyor hırsızlığın ezici azabına karşı kademeli olarak yükselttiği bir savunma mekanizmasıyla... Bunu düşünerek yazılmamıştır belki ama bugünün güç sahiplerinin kan parasıyla susturduklarını akla getiriyor okurken. İnsanların, çocuklarının cenazelerini ağıtlarla toprağa verip garibanlığa yenilerek gururundan cayması gibi.  Zenginin gücü mü, fakirin teslimiyeti mi burada mesele?

Aslında tam da bunun benzeri şeyleri düşündüm.  Zenginin, fakirin gururunu bile çalmasını… Evet bu da hırsızlık. Çok iyi bildiğimiz örnektir, baklava çalan çocuklar on yıllarla yargılanır öte yandan trilyonları götürenlere bir şey olmaz. Atalar çözmüş işi zaten, az çalarsan hırsız çok çalarsan bey olursun demişler. Bunları konuşabiliriz ama öyküden çok saparız. Öyküdeki kahraman için ihtiyaçları belirleyici oluyor. Öyle ki hırsızlık yaparken de ihtiyacı kadarını alıyor fazlasını almayı aklından bile geçirmiyor. Aslında yaptığını tam olarak hırsızlık olarak da görmüyor, ihtiyacı olanı fazla olandan ödünç alıyor. Tekrar zengin – fakire gelecek olursak… Kan paralarında insanları şöyle kandırırlar ölen nasıl olsa öldü, geride kalan çocuklarına kim bakacak, gurur mu? Zengin güçlü olduğu için fakir öğrenilmiş çaresizlikle teslim olur genellikle. İlk öğrendiği şeydir, teslim olmazsa zengin gene paçayı yırtar, fakirse hem dayak yer hem de beş kuruş alamaz. Aklıma geldi de Yılanların Öcü, ne güzel filmdir, Fatma Girik, Kadir İnanır falan.

Kadına yönelik şiddet erkek öykücülerin hikâyelerinde de son dönemde daha çok yer tutar oldu.  Bu kitapta da öyle.  Beyaz Gelinlik’te kızlık zarı yırtılmadığı için karyola demirinde canı sönen gelin... Dünyayı dolanıp Türkiye’yi geçemeyen, bir çalının dibinde atılı kalan Barış Gelini Pippa, kuzen bıçağına kurban gidip kadınlığı deşilen Şoroloların Gelini... Bir devlet politikası olarak kadına yönelik şiddetin teşvik edilmesi, çocuk evliliklerinin meşrulaştırılması, kadını hayatın dışında bırakmaya dönük gerici çabalar; otobüste, parkta maruz kalınan devlet eliyle kışkırtılarak yaygınlaştırılan erkek şiddetinin bunda etkisi var mı, erkek ve yazar kimliğinle buna ilişkin ne söylemek istersin?

Ülkenin en büyük sorunlarından biri kadına yönelik şiddet, bunun altını kalın kalın çizmemiz lazım. Ülke gelişmediği sürece de bunu aşabilmemize imkân yok. Bunu yazarak aşabilir miyiz, bilmiyorum? Karısını döven biri ne kadar kitap okur da, aydınlanıp onu artık dövmeyeyim der. İşte burada edebiyat/sanat, neye ne kadar çaredir sorusu geliyor insanın aklına. Bir şeyleri değiştirmek mümkün mü? Belki biz bıkmadan söylersek birileri en sonunda anlamaya başlar. Beyaz Gelinlik’te bazı bölümler özellikle sert. Yazarken belli şeylere de tabii ki ket vuruyorsun, şiddetin pornosunu yapmıyorsun ama orada bilinçli olarak gözümüze, midemize, çenemize yumruklar atan bir sertlik var. Okurun gözünü açmak için yaptım. Yazar olarak elimden gelen bu. Umarım ve dilerim bir işe yarar. Bu öykü kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla hazırlanan çok yazarlı “Ben Miyim Kurban” kitabı kapsamında yazdığım bir öyküydü ve daha önce o kitapta yayınlandı. 

Senin karakterlerinin genelde naif bir yanı var. İnsan kötüsüne bile pek kızamıyor. Ham kötü değiller ya da belki yazanın iyiliğindendir. Çok da farkındalar aslında yaptıklarının, hatalarının, varsa suç ve ortaklıklarının. Harekete geçmek için genelde düzenlerini değiştirecek sağlam bir fiske yemeleri -hatta kaza geçirmeleri bile kesmiyor- terkedilmeleri falan gerekiyor. Bu yanıyla çoğunluk gerçekliğine aslında uygun. Fakat insan okurken kimisini alıp sanki o cam çemberi kırıp çıkarası geliyor içinden... Yazarken sende de böyle duygular devşiriyor mu ya da karakter bir noktadan sonra kendi hikâyesini kendisi mi tamamlıyor?    

Hikâyelerimdeki insanlar da aslında normal, sıradan, eğrisi doğrusu olan kişiler. İnsan hiçbir zaman tamamen iyi ya da mutlak kötü değildir. Kötünün içinde iyilik, iyinin içinde de kötülük var. Çok kötü dersin birine, gerçekten de çok kötüdür, işkencecidir ama evinde babadır, çocuğu için belki de şefkatli bir baba figürüdür. İnsanların içinde iyilik de kötülük de var tabii ki, hangi tarafı daha ağırlıkta ona bakmak lazım. Harekete geçememe meselesi de aslında çoğunluğun tutumuna uygun. Yani tercih ediyor diyemeyiz ama bir gerçeklik olarak bu fasit daire var. Hangimiz içinden çıkabiliyoruz ki, kahramanları süper kahraman yapalım / yazalım da çıkabilsinler. Kim kırabiliyor ki, o daireyi. Bizim kıramadığımız çemberi kahramanın kırmasını beklemek Hollywood filmi olur. Oysa benim kahramanlarım süper değil ki, hayatın içinde gezinen gerçek insanlar. Çok umutsuz olduklarını da düşünmüyorum ben. Sonuçta yaşıyorlar. Yırttık işte demiyor, yırtabilir mi, evet yırtabilir ama onu bilmiyoruz. Okura kalmış bir şey. Karakter ne yaşıyorsa ben onu anlatıyorum. Karakter bir noktadan sonra kendi hikâyesini tamamlıyor mu? Kiminin kaderini en baştan itibaren ben yazıyorum da kimi kendi bildiğini okuyor. Akılsız Sokrates yazdığım en asi karakterdi, uzun süre didiştikten sonra ona yenildim, bıraktım hikâyesini kendi bildiği gibi anlatsın. 

Öyküyü işleme özelinde, senin yazdıklarında bir hacim sorunu gözükmüyor. İki paragraflık öykü de var, üç sayfalık da, on beş sayfalık hikâye de var kitapta, ki bu öncekilerde de böyleydi. Başlarken bu öykü şurada başlar burada bitere neye göre karar veriyorsun? Mesela Bir Kara Leke, neden Taylan’ın eline kara leke bulaştığında bitiyor, bu kafanda olan bir şey mi öncesinde ya da yazarken ‘oldu, burada bitsin’ mi diyorsun?

Bazı öykülere başlarken sonunu biliyorsun, onlar daha uysal öyküler oluyor. Uysal öykülerde sen istediğin gibi götürebiliyorsun öyküyü. Bazı kahramanlarsa o kadar uysal olmuyor. Alıp başlarını bir şekilde istediği yere çekiyorlar öyküyü. Aklıma geldi, oturayım yazayım diyerek yazmıyorum. Bir Kara Leke on beş, belki yirmi sene kafamda gezdirdiğim öykülerden biriydi. Çok uzun süre kafanda gezdirince başı sonu, kahramanın ve hikâyenin nereye gideceği iyice oturuyor.  Artık tamam olduğunda bir yerde patlama noktası geliyor ve oturup yazmaya başlıyorum. Ama ne kadar düşünürsen düşün yazarken ya da sonrasında üzerine okuma yaparken tamamlayan şeyler kalemine sızıyor. Taylan’ın afişi çöpe atacağını en baştan biliyordum da eline bulaşan kara leke anlamını çok güçlendiren bir metafor olarak öyküye sonrasında girdi. İyi ki girdi, yoksa öykü güçsüz ve eksik kalırdı.   

‘’O çöpçüye de kıytırık hayat hikâyesine de ihtiyacım yok diye düşünerek yazdım ‘Bir Çöp Toplayıcısının Güncesi’ni, öykü gerçekten de bir oturuşta yazılıyormuş anladım’’, diyor karakter. Sen böyle yazmıyorsun o zaman... Özel yazma dönemleri yaratabiliyor musun kendine?

Ben bir oturuşta yazmıyorum. Yoğun çalışan biriyim, boş vakit bulup da bir iki saat oturduğumda ne yazabiliyorsam, o. Bir öyküyü böyle 4-5 -artık bilemiyorum bazen daha fazla- oturumda yazabiliyorum. Bitirdikten sonra tekrar tekrar dönüyorum bir de.  Bir oturuşta yazdığım hikâye nadirdir benim. Mesela bu kitaptaki Artık Büyüdüm, işe giderken aklıma geldi, işi gücü her şeyi bir kenara bıraktım, bir oturuşta yazıp bitirdim. Hani bazı yazarlar her gün masaya oturun, karalama da olsa bir şeyler yazın der. İşte benim o masaya oturacak vaktim pek olmuyor. Yazma dönemleri / rutinleri yaratmam mümkün değil çalışma hayatı içinde, hep kaçak zamanlarda yazmaya çalıştım. Virginia Woolf’un yazmak için kendine ait bir oda şartı oldukça büyük lüks. Kendine ait masan bile olmuyor bazen ama istersen kendine ait bir defterle bile yazıyorsun. Kalem defter iyidir.

Okaliptüsün Ruhu’nda, bir kadını sevdikten sonra Berlin’deki fahişenin de Preveze’deki bakirenin de, hatta bütün kadınların o kadın olması... Aynı hikâyede karanlıklar içinde bir ses duymak için gönderilen mektuplardan bahsederken; aileye, akrabalar ve Marialar’a diyerek çoğullaştırıyorsun o kadını. Ya da bu Kostas için mi böyle? ‘’Oysa keyifli olan masalların anlatılmasıydı, yaşanması çekilmiyordu’’ dediğin Dört Mevsim’deki o nefis paragrafın duygusu da aslında biraz böyle bir şeyi mi anlatıyor?

Yunanlı şair Kostas Karyotakis’in hikâyesi bu.  Yıllar önce ölümü hakkında çok kısa bir şeyler okumuştum ve çok etkilemişti beni. Kostas hakkında çok az şey biliyordum, Türkiye’de yayınlanmış çok az şey vardı. Ondan kalan son bir mektup, birkaç şiir ve fotoğrafları, tabii esmer Maria’nın fotoğrafları da… Aslında fazla şey de bilmek istemiyordum, onu hissederek tamamlamak istiyordum. Günlerce Kostas’ı düşündüm. Okaliptüsün yanında oturduğumu ve ağacı okşadığımı düşündüm. Kostas’ı çok içselleştirdim. Bir yerden sonra Kostas benim, ben de Kostas’ım dedim… Kostas tek bir kadına âşık oluyor ve sonrasında hayatına giren bütün kadınlarda aynı kadını görüyor. Benim için özel bir öyküydü. Dört Mevsim’e gelecek olursak, aşkın bu öyküde anlatıldığı gibi bir şey olduğunu düşünüyorum biraz. Kendini aşık ediyorsun ve yoklukla büyütüyorsun onu. Kimsenin olmadığı bir şehirde tutunacak tek dal olarak buluyorsun aşkı. Sonrasında gerçekle yüzleştiğinde de pek aşk olmuyor. Masal gibi yani, gerçekdışı. Aşk insanın kendisinin yarattığı bir şey.

Kostas’tan hareketle aklından hiç biyografik roman yazmak geçiyor mu?

Şu an öyle bir şey üzerinde çalışıyorum. Ama Kostas’taki kadar serbest hareket etmeyeceğim. Tabii ki yaşadıklarını, yazdıklarını okuyarak hissetmeye çalışacağım. Daha sonra da eldeki oldukça yeterli kaynaktan beslenerek gerçeklerle uyumlu biçimde anlatmaya çalışacağım. Açıkçası beni heyecanlandırıyor, çünkü daha önce yapmadığım bir şey ve her seferinde farklı şeyler denemeyi seviyorum.

PostYABANCI’dan devam edersek, malum Camus’nün Yabancı’sının devamı gibi bir hikâye. Camus’de, bir kumsalda sırf güneş gözünü alıyor diye bir Arap’ı öldürmen hayatının ortasına oturur ve Camus bunu varoluşçu felsefe üzerinden anlatır. Senin öykünde biraz buna itiraz var gibi. Hayat tarafında o adam dönüp Marie’nin Raymond’la arasındaki ilişkiyi dert edinebilir. Vicdan azabı çekemese bile insani anlamda başka bir yerden okunabilir sanki, böyle mi?

Felsefi olarak değil ama yazım tarzı olarak Camus gibi yazmaya çalıştım. Benden ziyade Camus’nün sesi duyulsun istedim. Bazı yerlerde taklit ettim. Camus olarak Fırat bu romanı nasıl bitirirdi diye düşünüp sonunu yazdım. Tam bir varoluşçu değil benim adamım. Karısıyla yakın arkadaşının ilişkisinden huzursuz oluyor, katil olmaktan değil de cani olmaktan rahatsızlık duyuyor. Gene de en sonunda kendi isteğiyle denizin ortasında yüzmeyi unutuyor ki bir kere öğrendikten sonra yüzmeyi unutmak mümkün olmadığı halde. Yani sonunda Camus’ye selam göndermekten geri durmuyor sanki.  

Genel olarak öyküde ya da romanda isim, koyarken geliyor ve evet bu mu diyorsun yoksa bazen bazı hikâyelerde ismin taşıdığı bir ağırlık oluyor mu, mesela Taylan’ın bu hikâyede özel bir anlamı var mı?

Bazı öykülerde isimlerin özel anlamı olduğu doğru, bu hikâyedeki Taylan’ın da annesi babası 80 öncesi dönemde Cumhuriyet okuyan, Yılmaz Güney hayranı biri. Çocuklarına Taylan ismini koymaları anlaşılabilir. Ya da Hayat Apartımanı kitabının adını taşıyan öyküde anne baba Kürt oldukları halde Türkçe isim taşırken çocuklarına kısmi özgürlükle birlikte Kürt isimleri koymaları tek satırda bir şey söylemeden değişimi anlatabilmek açısından önemli bir detay. Öykülerin ya da kitapların isimlerine gelince, başlarken geçici bir ismi oluyor genellikle… Yazdıkça bu isim ekseriyetle değişiyor ve yazının içinden kapsayıcı, ipucu vermek isteyip istememeye göre kendini açık eden ya da kapatan başka isimler çıkıyor. Tabii en zor durum yazı bittiği halde içime sinen bir isim bulamama hali oluyor. Ama öykünün üzerinde çalıştıkça isim de bir şekilde belirginleşiyor.    

Bu öykülerde depresif bir mutsuzluk yok belki ama hayal edilen, yitirilmiş, biraz kapana kısılma duygusunu hissettiğimiz hayatlar var, örneğin Balık Atlası’nda eninde sonunda ilişkiye devam etmeyi kabulleniyor adam. Dört Mevsim’deki hikâyede kadının ayrılan taraf olmasına rağmen başından geçen trajik hikâye daha da trajik hale geliyor. Ya da diğerlerine göre daha genç bir karakter olarak Sokrates’in bir türlü akıllanmayıp, yüzüne tokat atılmadan yolunu bulamaması gibi. Alt metinde ‘mutlu ilişki yoktur’ gibi bir şey var mı ya da mutluyum ve ona ulaştım dediği anda insan bir şeyleri yitirmeye mi başlıyor?

Sürekli mutluluk ya da mutsuzluk diye bir şey yok hayatın içinde. Kitaptaki öyküler genel olarak şehirli insanların öyküleri... Biraz daha kişileri anlatan, ilişkilere dönük hikâyeler.  Öncekilere göre daha fazla ilişkileri irdeleyip didikleyen öyküler. Mutlu ilişki var mıdır? İnsanlar birbirlerinin birtakım özelliklerine âşık olur, o zaman mutludurlar sonrasında o âşık oldukları şeyler çok sivri gelir batmaya başlar ve törpülemeye girişirler. İşte o zaman mutsuzluk da başlar. Törpüsüz ilişki yoktur ki, mutlu ilişki olsun.

‘’Sait Faik’e başlayınca zamanı unuttum... Sait Faik’i tanıdıktan sonra gurme değil obur olduğumu anladım’’ diyor karakter. Senin okumaya doyamadığın kim var bizden, dünyadan?

En başta Sabahattin Ali. Sonra Sait Ağbi. Hasan Ali Toptaş, elbette Latife Tekin. Dünya edebiyatından Marquez, Dostoyevski, Kafka, Steinbeck en sevdiklerim.

Hem yazar hem okur olarak yazarlara yönelirken acaba hikâyeleri mi bize cazip geliyor diye düşünüyor musun? Kitapta selam gönderdiğin Sait Faik, doyamadığın Sabahattin Ali, eminim Nazım Hikmet, bunlar kendi içinde edebiyatçı kimliğinin dışında hikâyesi olan yazar ve şairler.

Mutlaka o da vardır, inkâr edemem. O yönleri de o yazarı daha çok sevmeme sebeptir ama güçlü yazar ve şair oldukları da gerçek. Sadece siyasi yönüne ya da hayatına baksan, iyi yazmasa sevmezsin, sevemezsin.  Güçlü yazarlıkları esas ama hikâyeleri de pekiştiriyor olabilir. Yani iyi yazar/şair oldukları için seviyorum ama hikâyeleri/duruşları sebebiyle daha çok seviyorum.

Senin öykülerinde karakter hikâyeyle yarışıyor. Bazı karakterler hikâyeyi bütünüyle taşıyor, hatta bazen aşıyor. Balık Atlası’nın çöpçüsü ya da Akılsız Sokrates’te yan karakter görünümlü, kızına söyleyin öğretmenlerinize, ucuz yazarları okutsunlar diyerek Oğuz Atay’a bile atar yapan antrenör gibi... Sence öykünün en önemli öğesi karakter midir?

Aslında güçlü karakter yaratabilmek çok önemli bir şey, o yüzden bundan mutluluk duyarım. Bazen kitabın yazarını, öyküsünü, her şeyini unutursun ama karakteri hatırlamaya devam edersin. Ölümsüz karakterler vardır. Zebercet gibi, Lüzumsuz Adam gibi, Raskolnikov ya da Anna Karanina gibi… Güçlü karakterler sanırım öyküyü ya da yazıyı unutmamamızı sağlayan en önemli etmenlerden. Öykünün bazen konusu, bazen kurgusu, hatta bazen geçtiği mekân bile anlattığın şeye bağlı olarak en önemli öğesi olabilir ama dediğim gibi güçlü kahramanlar öyküyü okurun hafızasında sanırım daha uzun süre tutabiliyorlar. Kendi adıma bunun sebebi karakterlerle uzun süre hemhal olmam olabilir, düşünsenize bazen bir karakteri yazıp vedalaşana kadar on sene yirmi sene beynimin içinde taşıyıp duruyorum. Burada gülerdi, burada bağırırdı, burada küfrederdi… 

Yazarların çok görünür olduğu yolunda eleştirilere katılıyor musun? Öyküde durum nasıl ve öykünün gidişatını nasıl görüyorsun? Öykücüler birbirini okuyor mu mesela ya da öykü ne kadar vitrinde, öykücü öykünün önüne geçiyor mu bu iddiadaki gibi?

Türkiye’de bir öykücüyü kaç kişi tanır ki? Ben kendi adıma okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Öykü dünyası beş bilemedin on bin kişi arasında dönüyor. Görünürlük meselesi biraz öyle ama ben bunun çok kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Öykücülerin büyük bütçeleri yok hatta hiç bütçeleri yok ve biraz da bu yüzden kendilerini anlatmak zorundalar. Bırak beni başkaları anlatsın deme şansı yok. Billboardlara çıkma şansı yok, hatta kitap eklerine çıkma şansı bile azken, yazar biraz da kendini anlatmak durumunda kalıyor, günümüzde mecburi bir şey. Bir kitap için üç sene uğraşıyorsun, reklam yok, tanıtım yok. Bir kenarda oturayım kitap da kendini satsın dersen olmuyor. Bununla beraber iki üç sene öncesine kadar sanki daha iyiydi öykünün durumu. Sayıca fazlalaşıyor ve mutlaka iyi eserler de çıkıyor ama eskisinden daha fazla kötü eser okumaya başladık. Eskiden on kitabın biri ikisi iyiyken şimdi elli kitabın üçü iyi. Ben bir öyküyü okuduğumda yeni ne getirdiğine ne kattığına bakıyorum. Yazılmış şeyleri yazmaya gerek yok, kendi gelişimin için her şeyi yazabilirsin ama yeni bir şey söylemiyorsan kitap olarak yayınlamak pek de iyi bir şey değil.

Yedi Martı Berkin için yazılmış bir öykü. Toplumsal olaylar sıcağı sıcağına işlenmez, sindirilmesi gerekir, işlenirse yazar o toplumsal olaydan rol çalıyordur gibi tartışmalarda sen nerede duruyorsun?

İçinden geliyorsa, o öykü içinde olgunlaşmışsa, yazabileceksen yazarsın. Çok sıcakken bunu hissedebilmek sanki biraz daha zor. Ben Gezi için çok sıcakken, çok doğrudan yazamadım, biraz daha distopik bir şey yazabildim. Etik olarak da yazan kişi içine sindirmişse bence yazmalı, yoksa beklemeli. Berkin’in hikâyesi çok daha sonra durumu sindirdikten sonra ortaya çıktı. Birileri bugün hâlâ kalkıp on beş yaşında öldürülen bir çocuğa terörist diyorsa, birileri ‘Vurmayın Öldüm!’ diyen bir çocuğu ‘vatandaş duyarlılığıyla’ tekmeleye tekmeleye öldürüyorsa, bizim de ekmek almaya giderken öldürülen çocukları yazmamız lazım.

Emeklilikte okunsun diye kenara ayrıldığı fark edilen kitaplar, yeni birine âşık olamayacak şiir yazamayacak kadar yaşlanmış hissetme, yeniden hissedilemeyeceklerin hüznüyle gözü açık gitme, ömrünün yarıdan fazlasını anlamsız bir koşuşturma içinde bitirip kalanında sadece oturup yazmayı isteme... Edebiyat da tüm sanat dalları gibi ölüm duygusuyla baş etme çabasıyla çok ilişkili görülür. Senin yazdıklarında yaşlanma korkusu ya da hayatın elinden usulca çekildiği gibi bir duygu da tınlıyor sanki bolca... Tek Taş’ta tanımlandığı gibi askerlik mantığına uygun neta batarya işlerle ömür tüketmekle ne kadar ilgilidir?

Aslında şimdi sen söyleyince böyle olduğunu görüyorum, yazarken fark etmemiştim. Bu şey gibi… Annem Hayat Apartımanı’nı okuduktan sonra, “Oğlum, sen neden bu kadar üzgünsün? Ne yaptık biz sana annem?” demişti. Ben o zamana kadar o kadar da karamsar yazdığımı fark etmemiştim. Şimdi sen söyleyince yaşlanmayla bir meselem olduğunu fark ediyorum. Tam da bilmiyorum ölümden mi yaşlanmaktan mı korkuyorum ama sonuçta bir biçimde ortayı geçtiğimizi görüyorum. Bir şeyleri tutabiliyor muyuz onu da bilmiyorum. Benim babaannem de anneannem de Alzheimer oldular ömürlerinin sonbaharlarında. Yüzlerin, isimlerin, anıların, hayatının silinmesi çok kötü bir şey. Sanırım korktuğum bu. Kelimeleri kaybetmek, onları unutmak. Aklım başımdayken yapabildiğimin en iyisini yapmak isterim. Hayat bir ömür tüketme mi? Bazen hatta çoğu zaman öyle sanki. Düşünsene ömrümüz saçma sapan işleri yapmakla, saçma sapan işlerde çalışmakla geçiyor. Sık sık düşünüyorum, neden çalışıyoruz, diye. Cevabını bulabilmiş değilim.

 

Katmer’de ‘’O kır lokantasında oturanların hepsi –henüz doğmamış olanlarımız da dahil- bir gün ölecekti.  Ama birimiz daha önce ölecekti. Bu hepimizin bildiği bir sırdı‘’ diyorsun. Bu herkesin bildiği sırrın yüküyle yaşamaya nasıl devam ediyor insan, ya da bilinen sırrın bilinciyle dünyada bunca kötülük nasıl hâlâ varlığını güçlendirerek sürdürüyor?

Nazım’ın dizesi gibi, “En acayip gücümüzdür, / kahramanlıktır yaşamak: / Öleceğimizi bilip / öleceğimizi mutlak.” İlginç bir şey öleceğimizi bile bile bu kadar yoğun yaşayabilmemiz aslında, zaman zaman düşündüğümde bu da saçma geliyor. Sorguladığımda nasıl yaşayabildiğimizi düşünüyorum, çok fazla içinden çıkamıyorum. Ölümüne çeyrek varken ve bilerek yaşamak çok daha kötü. Ama insan bir şekilde yaşamayı başarıyor. Kötülük meselesine gelince, onu çözemiyorum işte. İnsan bilerek nasıl kötü olabilir, bunu anlamıyorum. Mutlaka yaptığımız bazı davranışlar başkalarına zarar verebiliyor, bu çok da bilinçli bir kötülük hali değil, bunu anlayabiliyorum. Kötülüğün güçlü olduğunu gördükçe üzülüyorum, insan kötü diyorum ama insandan umut kesmek de olmaz. Mutlaka iyiliğin kazanacağına inanmak lazım yoksa öleceğini bile bile yaşayamazsın.

Evlat ayırt edilmez ama otuz yıl sonra birileri benim hikâyemin de dışında, yazdıklarımı okuyacaklar, bunu iyi ki yazdım dediğin belli bir hikâye var mı?

Ben kalıcılığa inanmıyorum daha doğrusu kitap bıraktım adım yaşayacak diye de bakmıyorum. Öldükten sonrası pek de umurumda değil. Yazmayı seviyorum, yazmak için yazıyorum. Ne anlatacaksam şu anda anlatacağım. Kalır mıyım otuz yıl sonraya bilmiyorum? Öldükten sonra ne fark eder ki? Gelen okur tepkilerine göre cevap vereyim bu soruya: Hayat Apartımanı’nda dedeli hikâye Üç Kişilik Sessizlik çok öne çıkmıştı. Raylar Ne Güzel Uzuyor, Ninni. Akılsız Sokrates’te Balık Atlası, hemen her okuyandan bunu duydum. Sonra Akılsız Sokrates ve Dört Mevsim. Bir Kara Leke romanda -Emanetimdeki Hayatlar’da- yer almıştı. Romandan ayrı olarak öykü kitabına da almam konusunda çok fazla öneri geldiği için kitapta. Tabii bir de Beyaz Gelinlik var. Bilmiyorum, belki bunlar kalır. Yazdığım her hikâyeyi iyi ki yazmışım diyorum, çünkü yazmayı seviyorum, çünkü bu sayede güzel insanlarla tanışıyorum, çünkü böylece iyiliğin ve güzelliğin kazanacağına hâlâ inanabiliyorum.


KÜNYE: Akılsız Sokrates, Mehmet Fırat Pürselim, Alakarga Yayınevi, 2016, 159 sayfa