Levent Cantek ile ‘1951’ üzerine: ‘Muktedirin dili her yerde’

1951, usul usul akan bir dönem hikâyesi. Kardeşi Nedim’in intiharının ardından cenaze işlemleri için Ankara’ya gelen Vedat’la birlikte muammanın izini süren okur, dönemi ustalıkla resmeden çizgiler eşliğinde eğlence mekânlarından bozkırına o günün Ankara’sını da soluyor.



28-01-2018 06:38

Söyleşi: Dilek Yılmaz

Senaryosunu Levent Cantek’in yazdığı, çizimlerini ise Sefa Sofuoğlu’nun yaptığı ‘1951’ isimli grafik roman geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Levent Cantek’in, 2013 yılında yayımlanmaya başlayan ‘Dumankara Hayat Bir Yangındı’, ‘Emanet Şehir’ ve ‘Uzak Şehir’ isimlerini taşıyan grafik roman üçlemesi 2015’te tamamlanmıştı.

Cantek’in, çizgi roman ve mizahla ilgili yazdığı ve katkıda bulunduğu pek çok eserin yanı sıra; Levent Gönenç’le birlikte hazırladığı ve geçtiğimiz yıl Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan, dünü ve bugünüyle Türkiye’de karikatür ve dergiciliğin tarihçesine ilişkin kaynak eser niteliğinde ‘Muhalefet Defteri -Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür’ başlıklı bir çalışması da bulunuyor.

1951, usul usul akan bir dönem hikâyesi. Kardeşi Nedim’in intiharının ardından cenaze işlemleri için Ankara’ya gelen Vedat’la birlikte muammanın izini süren okur, dönemi ustalıkla resmeden çizgiler eşliğinde eğlence mekânlarından bozkırına o günün Ankara’sını da soluyor.

Öncelikle kitap fikrinin nasıl doğduğunu sormak isterim.

Aklımda yarım yarım bir hikâye vardı, ölmüş kardeşinin eşyalarını almak üzere Ankara’ya gelmiş bir İstanbulluyu şehirde dolaştırmak istedim. İyi bildiğim yerlerde dolaştırmak tabii… Galiba aklımda ilk döndürdüğüm sahneler karakolda komiserin “burada sigara içemezsin oda duman oluyor” filan deyişi vardı. Bir de Ekmekçi’nin evdeki konuşması. Grafik roman yazmayı seviyorum, kendimi en iyi ifade ettiğim anlatım araçlarından biri olduğuna inanıyorum. O belli belirsiz sahnelerden ilerledim diyelim.

Usul usul akan, ‘es’leri de olan 1951’in temposunda diyalog ya da iç sesin yer almadığı paneller de söz kadar etkili. Bunlar teknik olarak yazının bir parçası mıdır, çizerin inisiyatifinde mi değerlendirilmeli?

Senaryoda her bir panelde ne olacağı yazılıyor, çizer senaryoya bağlı olarak ilerliyor. Dolayısıyla o sessiz paneller hikâyenin bir parçası. O sessizlikleri duyguyu pekiştirmek ya da derinleştirmek adına kullanıyorum. Bazen konuşturursunuz bazen gösterirsiniz…

Vedat’ın kardeşinin intiharının arkasındaki muammayı aramaya dönük yola çıkış motivasyonu, macera içinde kendine dönmesi gibi farklı boyutlar da kazanıyor. Sadece cismen benzer iki kardeşin muktedirler karşısında farklı biçimlerde yaşadığı yenilgi hissiyle, çatışmalı biyolojik ikizliği arasında bir yansıma ilişkisini özellikle hedeflemiş miydiniz?

Benzerlikleri edebi olarak ilginç buluyorum. Üniversitede öğrenciyken bir gün eve gitmek üzere dolmuşa bindim, daha yolcuların gelmesini bekliyor, öyle oturuyoruz. Önümdeki sırada oturan bir kadın bana dönüp, nasılsın filan dedi. Karşılık verdim ama kadını tanıyamadım, bunu da ona söyledim. Kadın çok bozuldu ve benim bilerek onu tanımazlıktan geldiğimi düşündü. “Çok ayıp bu yaptığın” filan dedi, önüne döndü ve hiç konuşmadı. Saçmaydı ama sonraları kendimi onunla konuşmaya devam ederken hayal ettim. Paul Auster’in Cam Kent’inde böyle bir telefon konuşması vardır, benzer bir şey yaşadığım için çok hoşuma gitmişti. Vedat, kardeşinin yerine geçmeye kalkıyor ama pek de insanları kandıramıyor, biraz onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorlar. Kazanma ihtimali olmayan bir cenderede, aslında hiç umursamadığı bir hırgür içinde kardeşi gibi kaybediyor. Araya karbon kağıdı konmuş gibi bir mağlubiyet yaşıyor.

“BİR ŞEYİ YAZDIKTAN SONRA KİMLE KARŞILAŞACAĞINI BİLEMEZSİNİZ AMA BAŞLARKEN BİR OKURU TAHAYYÜL EDERSİNİZ.”

Grafik romanın yazım süreci mi tasarım süreci mi denmeli, emin olamadan soruyorum; yazım veya tasarımının yayıldığı üç yıllık süre zarfında her ikinizin de aktif olarak uğraştığı başka iş ve zaman alan uğraşları var. Başından sonuna tek başına böyle bir eserin makûl seyirde ne kadar zamanda oluşabileceğini ve planının nasıl yapılandırıldığını merak ediyorum.

Önce ben başlıyorum yazmaya, sonra çizim süreci giriyor. İlk dönem zor oluyor, karakterler belirleniyor, ister istemez bir atmosfer kuruluyor, mekanlar, kıyafetler… Revizyonlar nedeniyle yavaş ilerleniyor. O kadar zamanda şunu öğrendim, başlıyor ama bile isteye yazmayı bitirmiyorum. Çizer çizdikçe neyi daha iyi yaptığını görüyor ve direksiyonu o tarafa kırıyorsunuz. Dizi senaryosu yazdığımda da böyle oldu, bir oyuncudan verim alıyorsanız, ona yüklenebiliyorsunuz, yok yapamıyorsa, uzaklaşıyor, rolünü kısıyorsunuz. Senaryoyu bitirirsem, çizerin gözünde yük büyüyor, eş zamanlı ilerlersem, beni zorlamaya da başlıyor. Psikolojik tarafı var. Motive etmek gerekiyor, birlikte yürüdüğümüzü hatırlatmak şart. Uyumlu olmak zorundasınız. Gerisi kervan yola çıktıkça, yolda falanla filanla karşılaştıkça gelişiyor.

Karakoldaki polisin intihara dair  “Şu kahveyi bulamıyorduk, o yok bu yok. Ne oluyor o zaman. Millet bedbaht oluyor, kendini kurcalıyor” yorumu gibi sağın bütün dönemlere yayılan karakterini yansıtan örnekler yer alıyor kitapta. Hakim ideoloji, sol muhalefetin bastırıldığı1951’den bu yana mola vermemiş. Hikâyeyi, ‘tarihi’liğin zorunlu unsurlarını kenara koyarak bugüne taşıyacak olsanız neler değişirdi?

Muktedirin dili değişmezdi. Hikâye, 1951’de geçiyor olabilir ama bugünden bakarak yazıyorum, bütün referanslarım bugünden. Hep verilen bir örnektir, Naziler iktidarda iken yazılan bir Roma tarihi kitabıyla, Naziler yenildikten sonra yazılan Roma Tarihi kitabı mutlaka ama mutlaka farklı olur. Hepimiz dönemlerimizin insanlarıyız. Sosyal medyada yazılanlar, televizyonlarda konuşulanları toplayın çıkarın, karşımıza çıkan kolektif profil, ürkütücüdür mutlaka gün gelir bize höykürür. Bu yeni demiyorum, hep vardı. Çoğaldı, koyulaştı diyebilirim. Kendimden örnek vereyim, insanı köşe bucak kaçırtan sağcı öğretmenlerim oldu benim. O yıllarda anlamıyorsunuz, şimdi düşünüyorum da, küçük bir çocukla, genç bir insanla nasıl konuşulacağını bilmeyen sürekli tahkir eden, aşağılayan, küfreden o kadar çok insanın öğrencisi oldum ki… Cahil ve saldırgan bir kamyon muhterem zevat. Divan edebiyatını sağcılar sahipleniyor ve anlatıyor, tek kelime anlamıyor, sadece ezberliyor, geçiştiriyoruz. Lisedeki edebiyat hocam yüzünden Sait Faik’i sevemedim, okuyamadım. Yıllar sonra elime alabildim külliyatını. Şunu anlatmak istiyorum, muktedirlerin dilini siyasetçilerde aramak eksik olur, her yerde bu dili görüyorsunuz, muhatap oluyorsunuz. Adam’ın dibi nitelemesini düşünün, sürekli “kimsin ya” diyenler, sürekli her şeyi bilen birileri.

Grafik roman ve çizgi roman ayrımını grafiğin çizgi romana kıyasla ticarîlikten uzak, edebiyata yakın karakteri merkezinde açıklıyorsunuz. Bu, yazar için mi böyle, okurdaki karşılığı da böyle midir? Grafik romanın okuru kimdir?

Bir şeyi yazdıktan sonra kimle karşılaşacağını bilemezsiniz ama başlarken bir okuru tahayyül edersiniz. Ben ilk kez yazmıyorum grafik romanı, bir üçleme yazdım ve bir okurla karşılaştım. İkincisi, hemen tüm dünyada böyle oldu, grafik romanı edebiyatla ilgisi olanlar seviyor, kadın okurları var. Çizgi roman böyle değildir, erkeklere hitap eder ve açık ara anti entelektüelisttir. Bu iki ayrı mecra arasında, elbette bir geçişkenlik oluyor ama bu geçişkenlik sanıldığı kadar büyük değil. İlk defa benimle bu tür kitapları okuduğunu söyleyen çok insanla karşılaştım. O hoşuma gidiyor. Grafik romanla ilgili bir iddia içindeyim, okurun ve edebiyat çevrelerinin aradaki farkı anlamasını ve ısrar etmesini istiyorum. Bugün çok anlaşılmayabilir ama işin sanat olduğuna, muhalif, edebi ve insani yönüne vurgu yapıyorum.

“HER YAZARIN BİR ÇUKUROVA’SI OLMALI”

Hazırlığı aşamasında, yazarın kurguladığıyla çizerin yorumunun uyumlu olabilmesinin herhalde zor olduğu bir türdür grafik roman. Bu çalışma öncesi ortak deneyiminiz olduğunu biliyoruz. Sizinki gibi, yazanın ve çizenin farklı kişiler olduğu durumlarda ilk çalışma öncesi bunu sınamanın bir yolu var mı ya da genelde ilk buluşmalarda nasıl bir yöntem izleniyor?

Birlikte çalışmak bir güven ilişkisine dayanıyor. Yani ben çizerin çizgisine, çizer de benim iyi bir şey yazacağıma güvenmeli. Sonra çalışmayı kabullenmek gerekiyor. En zor kısım bu. Pek çok çizer sosyal medyada gezinmeyi, oralarda beğenilmeyi çalışmaya tercih edebiliyor. Bir üretme fantezisi içinde üretemez oluyor. Hayatım boyunca en çok çizerlere mektup yazdım, en çok onlara telefon açtım, en çok onları üretmeye teşvik ettim. Motivasyonları kolay kaybolabiliyor. O sebeple herkesle çalışamıyorum. Haftada bir ya da iki kez genç çizerlerden mektup alırım, çalışmalarını gösterir, benden yorum ve yardım isterler. Çizerlerin neler ürettiklerini takip etmeye çalışırım. Yani ilk buluşmada taraflar birbirini tanıyor oluyor. Kısa bir öykü çalışması yapıyoruz, o ortak ve bitirilebilecek ölçüdeki çalışma sonraki işler için bir gösterge oluyor. Albüm olabilecek ölçüde çok sayfalı bir çalışma yapmak kolay iş değil. Birlikte uzun çalışmalar yaptığım Berat Pekmezci ve Sefa Sofuoğlu ilk kez o yoğunlukta çok sayfalı işler yaptılar örneğin. Bana güvendiler, çalışmak istediler.

Sonsöz’de ‘çok bağırıyoruz’ vurgunuz belirgin. Gündelikten siyasete, ‘çok bağırmak’ da sesin hedefini bulmasını zorlaştırıyor mu? Editör kimliğinizle baktığınızda, metnin bu bağlamda kabul edilebilir bir desibeli var mıdır, siz neyi ölçü alıyorsunuz? Senaryoda propaganda diline atıfla geçtiği gibi, bir noktadan sonrası çok basılan eter etkisi mi yapıyor?

Sürekli höt zöt yapan ebeveynler bir yerden sonra etkilerini yitirirler. Bu kadar bağırılması da etkisini kaybediyor. Niye bağırıyoruz? Kuşkusuz bunun tek bir nedeni yok. Kayınpeder, insanların çalışmak istememesinden kaytarmasından bezerek “herkes müdür olmak istiyor” der. Hayatım boyunca tanıdığım bütün müdürler bağırıp çağıran insanlardı. Bir ilgisi olabilir mi :) Az bağırmalıyız gibi bir şey demiyorum, değiştirmek başkalarının işi, bağırıyorsak, editör bunu bilmek zorunda. Yani hem bu durumu pekiştiren hem de ufaktan başka türlü konuşan işler seçmek zorunda. Sakin ve mutedil insanları takdir ediyor gibi duruyoruz ama içten içe onları sinameki buluyoruz. Bizim edebiyatımız bağıran yazarları seviyor, hem bağırıp hem iyi yazmak kolay değil tabii, ikisi çok zaman karışıyor.

Kitaba da adını veren 1951, Ankara’nın cazibesini yitirmeye başladığı bir dönemin de milâdı. Sizin hikâyelerinizde olay yeri olarak Ankara’nın hatırı sayılır bir ağırlığı olduğu gibi,  İletişim’in son dönem yayınlarında da Ankara konulu bir atak var. Bugünün Ankara’sını yazar olarak nasıl görüyorsunuz?

Önce yayınevi için konuşayım, Ankara kitapları yayımlıyoruz diye dışarıdan öyle bir algı var, doğru değil demem ama sayısal olarak öyle birçokluk yok. Hayat, gümbür gümbür İstanbul üzerinden akıyor, bu durum hiç değişmedi. Bana gelince her yazarın bir Çukurova’sı olmalı, iyi bildiği dünyaları anlatmalı. Ben burada doğdum büyüdüm, dedelerim ve nenelerim de burada büyüdü. İstanbul’da yaşamamayı tercih eden biriyim. Ha, diyeceksin ki Ankara’da ne var? Hatıralarım, arkadaşlarım, ailem ve hayal kırıklıklarım burada oturuyorlar, onları bırakamıyorum. Bugünün Ankara’sı güzel mi? Hayır.

KÜNYE: 1951, Levent Cantek, İletişim Yayınları, 2018, 176 sayfa.