Kuralları anneler yazarsa

Yazar Ammanıtı’nin biraz tekinsiz, hayalperest ve zorlayan kalemi okura kitabı okurken peşinen yaşayacağı bir gerilimi de armağan ediyor. Yazarın ciddi bir hayal gücü ve etkili bir betimleme yeteneği olduğunu anlamak için romanın ilk bölümünü okumak yeterli olacaktır.



17-06-2018 09:55
Şilan Geçgel

Annelik içgüdüsel ya da öğrenilmiş tarihsel bir davranış olarak takip etme ve kontrol etme eğilimlerini de beraberinde getiriyor olmalı. Yağacak yağmuru, çıkacak ateşi, bozulacak mideyi ya da iptal olacak gezme planlarını hep önceden biliyor, söylüyor, uyarıyorlar. Tabi uyarının şiddeti de anneden anneye değişiyor.


Çocuğuna “Yağmur yağacak yanına şemsiyeni al’’ deyip de yanılan anne olmuş mudur etrafımızda, hiç sanmam. O şemsiyeler bazen alınır, bazen alınmaz ama o yağmur hep yağar. Ve günün sonunda annelerini dinleyenler hep kazanır.
Annelerin bu ileri görüşlülüğü, koruma ve kollama “içgüdüsü” bazen de hayat kurtarır.

***

Bugün büyüklerin ve annelerin olmadığı bir dünyada, içinde onlarca gizemli öğe barındıran, etkileyici bir kitaptan bahsedeceğiz: “Anna”dan…
Yıl 2020, Belçika’da ortaya çıkan ölümcül bir virüs –kızıl- önce tüm Belçika’ya sonra da Avrupa’ya yayılıyor. Virüsün etkileri neticesinde birkaç ay ağır hastalık dönemi geçiren tüm yetişkinler sonrasında da çürüyerek ölüyor. Yayılan virüs sebebiyle dünyada sadece çocuklar kalırken, tüm yetişkinlerin ölmesi; salgın dışında başka sorunları da beraberinde getiriyor. Stok yapılan yiyecek ve ilaçlar için öldüresiye bir savaş devam ederken; yağmalanan evler, dükkânlar, alışveriş merkezleri de romanımızın ana gövdesini oluşturuyor.


Durum böyleyken önce babasını, sonra annesini virüsten dolayı kaybeden on üç yaşındaki Anna, kardeşi Astor’u korumak ve küçük ailesini bir arada tutmak zorunda kalıyor… Anna’nın bu mücadelesinde en önemli yardımcısı da annesinin ölmeden önce çocuklarına rehber olması için yazdığı kurallar defteri.


Salgına yakalandığını anlayan anne oturup;  çocuklarını hem salgından koruyacak, hem bir arada tutacak, hem de “salgından kurtuluşu” işaret edecek bir defteri yazmaya başlıyor. Ateşleri çıkarsa ne yapacaklarından, evdeki eşyaların yerine, hatta Astor’a dokunan besinler listesine kadar her şeyi tek tek yazıyor.


Ancak ne var ki Anna’nın pusula kabul ettiği ve özenle sakladığı bu defterde yazan bazı kurallar zamanla işe yaramaz hale geliyor. Annesinin defterde vurguladığı  “hayatta kalan bazı yetişkinler var ve onlar bu salgına karşı bir aşı yapıyorlar, onları bulun’’ ifadesine başlarda inanmayan Anna, küçük kardeşi Astor’un kötü niyetli insanların eline düşmesiyle radikal bir karar veriyor ve romanımızın karakterleri gizemli bir dünyada, hayatta kalma savaşı vererek bir yolculuğa sürükleniyor… Bu yolculuk aile olmak, kardeş olmak, paylaşmak ve birlikte savaşmak gibi birçok meseleyi de gün yüzüne çıkarıyor…

***

Çağdaş İtalyan Edebiyatı’nın güçlü kalemi Nıccolo Ammanıtı, 25 Eylül 1966’da Roma’da doğdu. 1994’te ilk romanı “Branchie” yayımlandı. Ardından; “Çamur” (1996) ve “Alır Götürürüm Seni” (1999) adlı romanları geldi. 2001’de yayımlanan “Korkmuyorum”, aynı yıl Viareggio Ödülü’nü kazandı. “Tanrı Nasıl İsterse” kitabı ona 2007 Strega Ödülü’nü getirdi. 2009’da “Eğlence Başlasın” adlı romanı yayımlandı. Onu 2010’da “Sen ve Ben” izledi. Niccolò Ammaniti’nin “Çamur” 1998’de Marco Risi, “Branchie” 1999’da F.R. Martinotti, “Korkmuyorum” 2003’te, “Tanrı Nasıl İsterse” 2008’de Gabriele Salvatores, “Sen ve Ben” 2012’de Bertolucci tarafından sinemaya uyarlandı. Ammaniti’nin eserleri çeşitli dillere çevrildi.

Bugün bahsi geçen romanımız “Anna”, yazar Nıccolo Ammanıtı imzası taşıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında Can Yayınları tarafından basılan kitabımızın çevirisi ise Yelda Gürlek imzalı.

Yazar Ammanıtı’nin biraz tekinsiz, hayalperest ve zorlayan kalemi okura kitabı okurken peşinen yaşayacağı bir gerilimi de armağan ediyor. Yazarın ciddi bir hayal gücü ve etkili bir betimleme yeteneği olduğunu anlamak için romanın ilk bölümünü okumak yeterli olacaktır. 
Özellikle mekân betimlemelerinin bu kadar güçlü olması; yağmanın, salgının, kıtlığın daha iyi anlaşılabilmesini sağlıyor. Bu açıdan okurun, romanımızı bir film izler gibi soluk soluğa okuyabilmesinin de kapıları aralanıyor.


Altı çizilmesi gereken unsurlardan biri de Ammanıtı’nın gerilim anında bile gülümseten mizah anlayışı olsa gerek. Yazarın diğer kitaplarında da izine rastlayabileceğimiz bu ince mizah sayesinde okur birçok duygu karmaşası içinde karanlığa değil, gülümseten mizaha bakıyor olacak.


Romanın belki de en eleştirilesi yanı ise; bazı eşyaların – örneğin ayakkabıların- gerçekte var olan markalarla adının anılması. Şu marka ayakkabı dendiğinde, markanın reklamı gibi algılanma tehlikesi olan bazı ifadeler, edebi açıdan okuru rahatsız edebilir. Bu yazının yazarı da kitabı okurken “bir çift xxx marka ayakkabı” ifadesinden epey rahatsız olmuştur açıkçası… Yazmadan geçmeyelim.


Ve okura Ammanıtı ile güzel yolculuklar dilerken, kitabımızın arka kapağından bir cümleyle yazımızı sonlandıralım:


Yaşam bize ait değildir, sadece içimizden geçip gider.’’



KÜNYE: Anna, Nıccolo Ammanıtı, Çeviri: Yelda Gürlek, Can Yayınları, 2018, 300 sayfa.