Kadınlar vardır!

Zehra Kosova mücadele etmekle kalmıyor Türkiye sosyalist hareketinde bir özne olarak kadınların, kendiyle aynı dönemde mücadele eden kadınların, bir çerçevesini sunuyor okuyucuya. Salt kadın kimliğinin değil, işçi kadınların az bilinen hayatının, emek mücadelesinin kadınların kurtuluşunda nasıl yakıcı bir yeri olduğunun da altını çiziyor.



04-03-2018 01:20
Şilan Geçgel

Hayatın hangi alanını ele alırsak alalım ‘’kahramanlık’’ destanlarında hep erkeklerin yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Sahiden somut gerçeklik böyle midir?

Geçmişten bugüne hayatın birçok alanında sistemin dışına itilmiş olan kadınlar, söz konusu mücadele alanları olunca da hak ettikleri yerden çok azını edinebilmiştir. ‘’Kadının elinin hamuruyla erkek işine karışmaması’’ gerektiği bir ülkede, elleri hamurlu mu bilinmez ama ‘’erkeklerin işi’’ olan her işe karışan bazı kadınlar vardır.

Evet, kadınlar vardır.

Bu sebeple Türkiye sosyalist hareketinin bugün belki de en temel özeleştiri başlıklarından biri kadın mücadelesidir.

Bugün bu eksikliğin tarifiyle bir güncelleme yapmak;  kadın mücadelesine hak ettiği değeri vermek ve yaklaşan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü önden selamlamak üzere bir kitaptan bahsedeceğiz.

1910 yılından, 2001 yılına kadar Türkiye’de üreten, sosyalist bir dünya için dövüşen, mücadelesi bugüne ışık tutan bir işçi kadından, komünist kimliğini bir nişan gibi omzunda taşıyan bir militandan ve onun kendi kalemiyle tarihe kayıt düştüğü hayat hikayesinden bahsedeceğiz.

Zehra Kosava…

Zehra Kosova’nın kaleme aldığı, Zihni T. Anadol’un yayına hazırladığı Ben İşçiyim kitabı 1996 yılında İletişim Yayıncılık tarafından basıldı.

Kitap 1910’da Zehra Kosova’nın doğduğu Kavala anıları ile başlıyor. 1924 yılında –mübadele yıllarında- ailesiyle birlikte Türkiye’ye gelişiyle de devam ediyor. Mübadele sorası geldikleri Türkiye’de yabancılık çeken Kosova ailesi, tek bildikleri iş olan tütün işçiliği sanatını icra etmeye başlıyor. Yıllar süren sömürü boyunca; yazın tok, kışın aç tütün işçiliği aileyi oradan oraya sürüklemeye devam ederken, köyde, ağaların boyunduruğu altında, yer yatakları bile ağaya zimmetli, çalışan tütün işçileri çareyi şehirlere gitmekte buluyor.

O yıllarda özellikle hayvancılıkla uğraşmayan yoksul köylüler, ırgatlar ağanın zulmünden kaçıp, ‘’şehrin adaletine’’ sığınıyorlar.

Hal böyle olunca Kosova ailesi için de ekmeklerinin peşinde ilk olarak Tokat’a, oradan Erbaa’ya, Erbaa’dan Samsun’a ve oradan İstanbul Tarlabaşı’nda tek göz odaya kadar devam eden bir serüvenin yol haritası beliriyor.

Kitabında 1920’li yıllardan şöyle bahsediyor Zehra Kosova:

‘’O yıllarda Türkiye’de sanayi denilen bir şey yok. Köyler iki üç derebeyinin elinde. Fakir köylüyü istedikleri gibi çalıştırıyorlar.’’

Ailesi geçim sıkıntısıyla boğuşurken henüz ilkokul mezunu olan Zehra, babasını ikna edip tütün fabrikasında işe giriyor. 3 dilim ekmek ve bir parça peynirin yendiği hatta bazen peynirin de bulunamadığı öğle yemeklerinde sabahtan akşama alın teri döküyor. Neden okula devam etmeyip iş aradığını düşünürken ilk farkındalık denilebilecek bir iç sorgulama ve sonunda Kosova’yı son durağında sosyalizme götürecek bir isyan etme süreci başlıyor. O yıllarda okula gitmek yerine çalışmak zorunda oluşunu ise şöyle açıklıyor Kosova:

‘’Ama kimin çocukları? Varlıklı kimselerin, toprak sahiplerinin, yüksek memurların, subayların çocukları elbette ki okuyorlardı. Ama fakirlerin, işçilerin çocukları onlar okuyamıyordu. Hele köyde ırgatların çocukları… Eve koşarak giderken hep bunları düşündüm. Kafama bir şeyler takılmaya başlamıştı, ben niye okula gidemiyordum, niye hep çalışmak zorundaydım?  Bu memlekette yanlış giden bir şeyler vardı.’’

Babasının ölümünün ardından ailesinin tüm sorumluluğu Zehra’ya kalıyor. Şehirde 2-3 aylık tütün işçiliği sonrasında işsizlik, bakkala borçlanma, yakacak sıkıntısı derken günler günleri kovalıyor. Zehra, şehirde kapı kapı dolaşıp nasıl iş aradığını; yüzüne kapanan kapıları, elit cumhuriyet kentlilerini, işçileri hor gören patron yalakası kalfaları satır satır işliyor kitabında. Açlığı biliyor Zehra, yırtık ayakkabıları yüzünden önünden kovulduğu otelleri de… 

Kapı kapı iş ararken dahi öyle derin bir hisle, öyle başı dik, öyle mağrur ki Zehra Kosova, hayran olmamak elde değil. Bir işçi gibi, ait olduğu sınıfın hıncıyla yargılıyor hepsini. Sonra başı dik, gülümseyerek geçiyor önümüzden. Açlık, yoksulluk, işsizlik gibi bin türlü derdin üstünden daha 18 yaşında böylesi bir azimle gelen genç Zehra’yı yakından tanıdıkça, yıllar sonra hapiste-işkencelerde aynı dik başlılıkla nasıl direndiğini de daha iyi anlıyor okur.

‘’İşçi işçinin açlığını bilir, patron açlığı bilmez. İşçi işçinin kardeşidir’’ diye yazıyor, düşünüyor, söylüyor daha gencecik bir kadınken. İşçi kadınları da çok önemsiyor Zehra. Girdiği her fabrikada yakın dostluklar kuruyor. Okuma yazma bilmeyen onlarca kadın işçi arkadaşına okuma yazma öğretiyor fabrika molalarında.

Kendi tarifiyle ‘’avucunun içi gibi bildiği’’ tütün işçileri sayesinde işçi sınıfına dair sosyolojik, tarihsel, ekonomik, sınıfsal onlarca argümanla emek mücadelesine sempatiyle bakması Kosova’nın aydınlanma yıllarım dediği kitap okuma yıllarıyla başlıyor.

Tütün Fabrikası’nda ilk grevleri sayesinde ‘’söke söke’’ aldıkları maaş zamları, işçilerin örgütlenme ve sendikal mücadele uğraşları, patronun ‘’yenilmez ve ekmek veren’’ imajının işçilerin gözünde nasıl yerle bir edilişlerine tanık olacak okur.

Bir 1 Mayıs sabahı polisin tüm engellemelerine rağmen fabrikaya giren TKP bildirileri ise Kosova’nın hayatında mücadele dolu bir dönemin kapısını aralayacak. O yıllarda işçilere önderlik eden, çalışkan ve azimli genç Zehra’nın örgütlü mücadelede sivrilmesi ise uzun sürmüyor. Bir gün, partiden bir haber geliyor… O ana kadar ailesine çok bağlı olan ve babasının ölümünden sonra onlardan hiç ayrılmayan Zehra Kosova, o haberle elindeki maaşını annesine gönderip, ailesinden habersiz Sovyetler Birliği’ne eğitime gidiyor.

Partiye duyulan sonsuz güven; kavradığı yüksek yoldaşlık bilinci, mücadele için yaptığı her fedakarlığı büyük bir mütevazılıkla göğüslemesi, Sovyetler Birliği’nde süren eğitim yılları, evliliği, Türkiye’ye ve mücadeleye dönüşü, hapiste geçen zamanları, işkenceler…  Zehra’nın hikayesi, devrimciliği gibi dur durak bilmeden koşar adım ilerliyor.

Ben İşçiyim kitabı devrimci bir kadının yaşama, yazma ve direnme zarafeti dersek az kalır.

Kendi dilinden, kaleminden yazıya döktüğü anıları sadece Zehra Kosava’yı yakından tanımamızı sağlamıyor aynı zamanda bir tarihsel döneme de tanıklık etmemizi sağlıyor. Kosova’nın kendi hayatını anlatırken kullandığı samimi ve içten dil okuru sarıp sarmalayacak. Kosova, Ben İşçiyim kitabıyla öz yaşamına dair bir övünçten değil, aksine eksiğiyle fazlasıyla bir dönemin mücadelesinden, mücadele etme kültüründen bahsediyor.

Örneğin; hapiste işkence gördüğü dönemlerde, işkence sonrası atıldığı hücrede kendisinden önce aynı hücrede kalan diğer komünistlerin duvara ve kapılara yazdığı isimlerini fark edişi sıcacık yapıyor içimizi. Hücre duvarlarında Nazım Hikmet’in, Zeki Baştımar’ın, Mehmet Bozışık’ın  ve daha nicesinin imzalarını tek tek inceliyor, tarihleri 1934, 1936, 1939 olan imzalara bakarak direnme gücünü çoğaltıyor Zehra Kosova… Polis ondan yılgınlık ve ‘’itiraf’’ beklerken, o yoldaşlarını bir nefes kadar yakınında hissediyor o an… Ser veriyor, sır vermiyor.

Kosova, Türkiye’nin ilk kadın sendikacısı. İlk çocuğunu Sovyetler Birliği’nde bırakmak zorunda kalan ve hayatı boyunca çocuğunu bir daha göremeyen bir anne. O komünist bir işçi kadın. Bir işçi önderi.

Zehra Kosova mücadele etmekle kalmıyor Türkiye sosyalist hareketinde bir özne olarak kadınların, kendiyle aynı dönemde mücadele eden kadınların, bir çerçevesini sunuyor okuyucuya. Salt kadın kimliğinin değil, işçi kadınların az bilinen hayatının, emek mücadelesinin kadınların kurtuluşunda nasıl yakıcı bir yeri olduğunun da altını çiziyor.

Kitabın son sayfalarında ise şöyle yazıyor:

‘’Ben işçiyim, elimin emeğiyle bu ana kadar çalıştım, mücadele ettim ve yaşayabildim. Emeğe saygılı olmayı, emekten yana olmayı daha küçük bir çocukken annemden, babamdan gördüm ve öğrendim.  Beni bu yetişme tarzım, hayata bakışım sosyalizmle tanıştırdı. Sosyalizm için kavga verdiğim, aç kaldığım, susuz kaldığım, işkence gördüğüm yıllar benim için en değerli yıllardı…

Bugün de işkence görenler var, bugün de inançları uğruna her şeyi göze alanlar var, bu sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede öyle. Daha henüz bir şey bitmedi, söylenecek son söz de söylenmedi.

Belki ben ve benim gibi hayatının son basamaklarına dayanmış kişiler için noktayı koymak gerekir ama insanlığın tarihinde, işçi sınıfının mücadelesinde her zaman yeni sayfalar açılacak ve buralara bizim gibi binlerce insanın hikayesi yazılacaktır.’’

Türkiye’de hem işçi hareketinin, hem sendikal mücadelenin, hem sosyalist hareketin, hem de kadın hareketinin tarihi yazılırken eksik olanlar salt bu kitapla kapanabilir mi? Tabii ki hayır.

Ama Ben İşçiyim kitabının bu eksikliğe bir başkaldırı olarak ele alınması gerekir.

Her zaman ve her yerde kadınlar vardır!


KÜNYE: Ben İşçiyim, Zehra Kosova, Hazırlayan: Zihni T. ANADOL, İletişim Yayıncılık, 1996, 184 sayfa.