Japonları sevin!

Evet, Japonları sevin. Ama geyşalar, samuraylar, teknoloji, vb. için değil. Tetsuro bize "Yaşamak, karşımıza çıkan bütün suları, zaman zaman dibe batsak da yine yüzeye çıkarak aşmaktan ibarettir," (s. 396) dediği yahut kızının hayaliyle konuşup istiridyelerin peşine düşen baba "Büyükler çocuklara eziyet etmesinler," (s.256) diye dilekte bulunduğu için sevin.



25-06-2017 08:53
Öznur Özkaya

Japon edebiyatı Türkiye'de sınırlı sayıda kişinin bilgi sahibi olduğu bir alandır. Üniversitelerimizde Japon dili ve Edebiyatı mevcut ama tarihi çok da eski değil. Lakin sokakta ilk çevirdiğimiz insan bile Japonları sevdiğini söyler ülkemizde. Kimi geyşa ve samuraylara ilgi duyar, kimi Barış Manço'nun Japonya'da verdiği konseri hatırlar; bazısı Japonların nezaketinden ve / veya teknolojisinden dem vurur, bazısı da Nazım'ın Hiroşimalı kız çocuğundan.

Ben de ne yazık ki Japon Edebiyatı'nı yeni yeni kucaklıyorum. Şei Şonagon'un "Yastıkname"sini, Kenzaburo Oe'nin "Kişisel Bir Sorun"unu, Yasunari Kavabata'nın "Karlar Ülkesi"ni, Ryu Murakami'nin "Emanet Dolabı Bebekleri"ni, Yukio Mişima'nın "Denizi Yitiren Denizci"sini okuduktan epey bir zaman sonra yeniden yelken açtım okyanusa. Julie Otsuka'nın "Tavan Arasındaki Buda"sını Murakami'nin "Tuhaf Kütüphane", "Sputnik Sevgilim" ve "Kadınsız Erkekler" adlı kitapları izledi. Ve en son Türkçeye Japonca aslından Devrim Çetin Güven tarafından kazandırılan Natsuki Ikezawa'nın "Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız"ını ve Yūichi Seirai'nin "Nagazaki"sini okudum.

Ebeveynlerinin boşanması sonucunda beş yaşındayken annesiyle 1950'de Hokkaido Adası'ndan Tokyo'ya taşınan Ikezawa;  göçmen hayatını daha sonra da sürdürmüş, Yunanistan, Fransa, Okinawa Adası gibi pek çok yerde ikamet edip yerleşik bir hayattan uzak durmuş. Günümüz Japon edebiyatının en aykırı yazarlarından sayılan Ikezawa'nın eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca gibi dillere de çevrilmiş.

"Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız"; 1980'lerin başında Paris'te çevirmen olarak çalışan Kaoru adlı bir kızın Endonezya'daki Bali Adası'nda asılsız suçlamalarla uyuşturucu kaçakçılığından tutuklanan ve idamla yargılanması söz konusu olan ressam ağabeyi Tetsuro'yu kurtarma çabasını anlatıyor. Ağabey - kız kardeş ilişkisinden beslenen hikâye çok daha güçlü alt metinler de barındırıyor. İçsel ve dışsal muhakemelerin giriftleştiği romanda Tetsuro'nun yargılandığı mahkeme süreciyle birlikte Doğulu bir karakter olarak çizilmiş Tetsuro ve Batılı bir karakter olarak resmedilen Kaoru geçmişleri ve dünya görüşleriyle bir tür hesaplaşmaya girişip benliklerini sorguluyorlar. Yazar; bu iki farklı ama aralarında kan bağı olan karakterler yardımıyla 'emperyalizm', 'medeniyet', 'modernite' ve 'ulusalcılık' gibi olguları masaya yatırıyor.

"Çocukken yirmi dört renkten oluşan pastel boya takımı içinde 'ten rengi'nden nefret ederdin. Diğerlerinin tümü mantıklı ve renk sistemine tekabül eden şeylerken ten rengi zorlama bazı taleplerin dayatması sonucu oluşturulmuştu. Bu boya türü 'insan' teni çok zor yakalanan, üstelik çok da gereksinilen bir ton olduğu için hazırlanıp piyasaya sürülmüştü. Sen de kullanışlı olduğu için bu rengi kullanmak zorunda kalıyordun. Ne var ki sınıf arkadaşların arasında benzi bu renkte olan kimse yoktu. Bir şekilde düzeltmeye çalışsan da ucuz, bayağı ve inatçı olan bu renk düzeltilmeyi de kabul etmiyordu. Farklı etnik kökenlerden insanların birbirinden farklı benizlerini tek bir renkte birleştirmek faşizmin ideolojik düzeneklerinden biri değil miydi?" (s. 243) diyen Tetsuro'ya kulak vermemek mümkün mü?

1958'de Nagazaki'de doğan ve 2010 yılından bu yana Nagazaki Atom Bombası Müzesi müdürlüğünü sürdüren Seirai'nin 'Nagazaki kentinin tarihsel belleğiyle bir hesaplaşma' olarak tanımlanabilecek, altı öyküden oluşan "Nagazaki" adlı kitabı ise ülkesinde pek çok ödüle layık görülmüş. Kitaptaki öyküler atom bombasının patladığı nokta olan Nagazaki'nin Urakami semtinde günümüzde yaşayan insanları ve bombanın belleklerinde yarattığı büyük travmayı konu ediniyor. Ayrıca bu öyküler 16. ve 17. yüzyılda Hıristiyanlığa geçen Nagazakililere kendi devletleri tarafından uygulanan şiddete de işaret ediyor. Bilincimize yerleşen masum Japon imgesini kimi zaman yerle bir edip Nagazakililerin deliliklerini, şiddete ve cinselliğe karşı eğilimlerini örnekleyerek uluslararası siyaset bağlamında gerçekleşen şiddeti de düşünmemizi salık veriyor.

"Kente atom bombasının atılmasıyla can veren yetmiş üç bin sekiz yüz seksen dört kişinin arasında bomba atıldığı sırada sıfır yaşında olan sütten kesilmemiş bebekler de vardı. Ve ben, kayıtlara 'öldü' diye geçen bu bebeklerden birinin asıl ben, asıl kendim olduğumu düşünmeden edemiyordum. Bunları düşününce o bebeğin hayaleti gibi hiçbir ağırlığı olmayan geçici bir varlık olduğum ve yaşadığım altmış yılın bir rüya, bir hayal olduğu hissine kapılıyordum," (s. 277) diyen Nagazakiliyi duymamak mümkün mü?

Evet, Japonları sevin. Ama geyşalar, samuraylar, teknoloji, vb. için değil. Tetsuro bize "Yaşamak, karşımıza çıkan bütün suları, zaman zaman dibe batsak da yine yüzeye çıkarak aşmaktan ibarettir," (s. 396) dediği yahut kızının hayaliyle konuşup istiridyelerin peşine düşen baba "Büyükler çocuklara eziyet etmesinler," (s.256) diye dilekte bulunduğu için sevin.

KÜNYE:

* Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız, Natsuki Ikezawa, Çev: Devrim Çetin Güven, Ayrıntı Yayınları, Mart 2017.

* Nagazaki, Yūichi Seirai, Çev: Devrim Çetin Güven, Dedalus Kitap, Kasım 2016.