İzge Günal yazdı: Herkesin okumak isteyeceği kitaplar

Yazılarımı takip eden bir arkadaşım, kimsenin okumayacağı kitapları yazdığımı söylemişti. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum ama bu kez kitap okuyan herkesin okumaktan keyif alacağını düşündüğüm kitapları yazayım dedim.

08-01-2017 03:24

İzge Günal

Doğrusunu söylemek gerekirse ben roman veya öyküler üzerine yazılanları pek okumam. Dahası neden yazıldıklarını da anlamam. Eğer yazı okumadığım bir kitapla ilgiliyse, zaten yazılanlar benim için fazla bir şey ifade etmez; bahsedilen ayrıntıları doğru dürüst anlayamam bile. Diğer yandan kitabı okuduysam da sonuç çok değişmez: Zaten kendi yargım oluşmuş demektir. Bunları yazarken kastım asla “benim yargım en doğrusudur” demek değil ama şunu da iyi biliyorum ki, kitabın okunduğu koşullar kitap hakkındaki düşünceyi ciddi bir biçimde etkiler. Okuyanın ruh durumu, bir önce okuduğu kitap, ülkenin koşulları hep etkilidir. Kitap değişmez belki ama okur değişeceği için, kitapla olan ilişkisi de değişir elbette. Bir kitabın değişik okumalarında alınan keyfin farklı olmasının sırrı de buradadır aslında. Ancak,,, (Leyla Erbil noktalamasını ilk kez kullanıyorum) editörümle öyle anlaşmıştık, ne okursam onu yazacaktım; iki roman okudum, ve yazıyorum.

Hiç uzatmadan söyleyeyim, Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider kitabı son zamanlarda okuduklarımın en iyisi.  Bir arkadaşımın deyişiyle, insan edebiyat okumanın keyfini yaşıyor bu romanla. Örnek mi? Sofra bezinin silkelenmesi daha şiirsel nasıl anlatılabilir bilmiyorum: “O kollarını yukarıya doğru kaldırdıkça, İzzet dayımla Hüseyin dayımın çatılarından aşıp on beş, yirmi ev aşağıdaki camiye doğru savruluyordu sofra bezi. Hatta caminin minaresi bazen etrafında uçuşan irili ufaklı kuşlarla birlikte, alacalı bulacalı bir göğe benzeyen bu bezin altında kalıyordu”. Zaten bir kitabı sevdiren de yazılabileceğini hiç düşünmediğin ayrıntılardır.

Bence bir romanın gücünün diğer bir kaynağı da doğrudan yazdıkları değil, yazmadığı halde düşündürdükleri, hissettirdikleridir.  Herkes okumuştur, Erdal Öz’ün “Yaralısın” romanında işkence sonrası ortalığı temizleyen kadının işkence görenlere acıdığı çokça yazılmıştı. Aslına bakarsanız metinde bunu söyleyen hiçbir cümle yoktur ama okuyunca nedense bu hisse kapılır insan. İşte anlatmaya çalıştığım şey de bu benim. Toptaş’ın kitabında, örneğin, babasına akülü sandalye aldığında Gülfem Teyze’nin kıskandığını düşündüm. Nesnel bakarsanız; ne bunu yazan bir satır var romanda, ne de Gülfem’in anlatılan yapısı buna uygun. Ama ben yine de kıskandığını düşündüm. Belki siz bunu hissetmediniz veya hissetmeyeceksiniz. İşte yazının başında vurguladığım, romanlar üzerine yazmayı anlamadığımı söylerken kastettiğim tam da buydu.  Romanı roman yapan okurdur sözü böylece biraz daha yere sağlam basmış oluyor.

Kitap bir baba oğul romanı gibi dursa da ana ekseni statik olarak evin girişindeki erikle asma, dinamik olarak ise anne arasına yerleşmiş gibi. Babanın sesi hep telefonda olduğu gibi annenin gerisinden geliyor. Eksen bozulunca roman da sona geliyor.

Hasan Ali Toptaş bu romanı önceki okuduklarımdan biraz farklı, anlatımı daha bir nesnel. Ama okuyucuyla iletişimi o denli iyi ki nesnellik soğukluğa yol açmıyor. Örneğin anlatıcının mesleğini, merak ettikten iki sayfa sonra öğrendim; o ana dek ne ben merak etmiştim ne de o yazmıştı.

Yazarla ilgili en doğru yargı şu olacaktır sanırım: Ne Murathan Mungan gibi savurgan, yeteneğini savurmuyor, ne de Orhan Pamuk gibi nesnelliğin verdiği soğukluğu var. İçi ısıtacak öyküler anlatmıyor ama yine de sıcak. Demem o ki sıcaklığı anlattığında değil, anlatımında.

Her ne kadar romanın içinde “Hiçbir roman, yazar kendisi böyle olduğunu belirtmedikçe otobiyografik sayılamaz” dese de ben yine de kendisinden çokça bahsettiğini düşünüyorum. Kurmaca ile yaşam öyküsü arasındaki bu yere büyülü gerçekçilik denilebilir (Büyülü sözcüğünü Zeynep Bilgin’den aldım).1 Bence Hasan Ali Toptaş ve romanın temel özelliği böyle özetlenebilir.

Sonuçta insanın bitmesin diye yavaş yavaş okuduğu kitaplardan bu. Okurken küçük bahaneler yaratıp okumayı kesip, süreyi uzattım. Böylece kitap geç bitti.

***

Bilge Umar’ın Börklüce’sine roman değil destan demek gerekir aslında. On beşinci yüzyılda bir Batı Anadolu ve bir isyan destanı. Umar çok iyi bildiği bir coğrafyayı ve tarihi anlatıyor kitabında. İyi de yapıyor çünkü Şeyh Bedrettin hakkında epey bilgiye sahip olmamıza karşın, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in neredeyse sadece isimleri ve yaşadıkları yerler biliniyor.

Bir romanda pek alışılmadık bir şekilde sonunda kaynakların yer alması ciddi bir araştırmaya dayandığının çok açık bir kanıtı. Elbette bilgi aralıkları kurmacayla doldurulmuş ama bilgi verme işinin kimi yerlerde romanın kurgusunu da zorladığını söylemeliyim.

Romanın bana göre temel sıkıntısı kişilerin ve özellikle Börklüce’nin ete kemiğe bürünmemiş olması. Burada söylemek istediğim bir roman için olmaz olmaz olan duyguların yeterince verilmemiş olması. İnsan olarak Börklüce kimdir sorusu bana göre yanıtlanmadan kalıyor. Diyebilirim ki, yazar Osmanlı paşalarını bile daha yakından anlatıyor. Burada “kutsala dokunmama” kaygısı var mı, bilemiyorum. Belki de ben yeterince anlayamadım; dedim ya,  roman okumak bireysel bir serüvendir.

Börklüce ve yoğun bilgi aktarımı olan bölümlerin dışında incelikli bir anlatımın olduğunu da söylemek gerekir: “Tepeciğin üzerine çimende bağdaş kurup konuşanların üçü de, İzmir Körfezi’nin doyulmaz güzelliğinden gözleriyle nasiplenecek yolda oturmuş, hiçbiri denize arkasını dönmemişti”. Özellikle sosyal medya ağırlıklı kısa mesajlardan, dilin deforme edilmesinden uzakta, böyle iyi kitaplara gereksinim var.

     Bu romanın kapsamı içerisinde değil ama: “Börklüce ve arkadaşları ilerici miydi?” sorusu da tartışılması gereken konulardan birisi. Otoriteye başkaldıran kişileri severiz bizi heyecanlandırırlar ama savundukları sosyalizm benzeri bir ortaklaşmacılık olamayacağına göre, feodalizme karşı ilkel komünal üretimi savunmak, tarihin tekerleğini geriye doğru zorlamak olmaz mı? Bunu başka bir yazıda tartışırız ama kitabı okurken bu konuyu düşünmekte de yarar var.

  

1 Zeynep Bilgin. ‘Şurda bir garip ölmüş…’ Hasan Ali Toptaş’tan ‘Kuşlar Yasına Gider’. Aydınlık Kitap 25/11/2016 s:3.

 


Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş, Everest 2016, Liste Fiyatı 18 TL

 


Börklüce, Bilge Umar, Evrensel 2016, Liste Fiyatı 20 TL