İşsizlik artıyor, fay hattı derinleşiyor

Yeni üniversite mezunuyla, toprağını bırakıp geleniyle, atanamayanıyla, sürüleniyle, savaştan kaçanıyla, ümitsiziyle, kadın olduğu için çalıştırılmayanıyla, mevsimlik tarım işçisiyle milyonlara her yıl yeni yüz binler ekleniyor.

05-12-2016 00:35

Kaan Yetkin

Bilindiği gibi ekonomide son 3-4 yıldır gözlenen yavaşlama 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisiyle üçüncü çeyrekte daralmaya dönüştü. Dış politikada Rusya ile yaşanan gerilimlerin yanı sıra terör saldırısı endişeleri turizm sektörünü ve bağlı sektörleri sert şekilde etkiledi. Üretim ve yatırımlarda zaten bir süredir devam eden ivme kaybı istihdama da yansımaya başladı. 2015’te ekonomik büyümenin beklenenden hızlı gerçekleşmesinde etkili olan tarım sektörü ise zayıflayan ihracatın da etkisiyle sessiz sedasız çöküş yaşıyor.

Üstelik veriler 3 ay gecikmeli yayınlandığı için son gelişmelerin yansımalarını henüz yeni yeni izleyebiliyoruz. (1)

Bir dizi çarpıcı göstergeyle durumu özetlemeye çalışalım.

Mevsimsellikten arındırılmış verilerle Nisan’da yüzde 10’un hemen altında olan resmi işsizlik oranı Haziran’da yüzde 11’i geçti, Ağustos döneminde ise yüzde 11,4’e yükselerek Nisan 2010’dan beri görülmemiş bir seviyeye ulaştı. (2)

Ağustos 2016 döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 435 bin kişi işsizler ordusuna dahil olmuş. (3) Bu aynı zamanda son 19 aylık dönemin en yüksek artışı.

Artışın matematiksel açıklaması şu: 1 yıllık dönemde işgücü (yani çalışma yeterliliği ve arzusunda olan nüfus) 759 bin kişi artmış. Ancak istihdamdaki artış yalnızca 323 binle sınırlı kalmış. Yani işgücünden çıkışları görmezden gelip 759 bin kişiyi ilk kez işgücüne katılıyormuş gibi düşünürsek, iş aramaya başlayan 100 kişiden 57’si iş bulamamış. Özetle, Türkiye’nin işgücü yavaşlayarak da olsa büyümeye devam ediyor. Ancak yarıdan fazlası istihdam edilemiyor.

KADINLAR, GENÇLER, YENİ MEZUNLAR

Yeni işsizlerin bileşimine mercek tuttuğumuzda ise dikkat çekici bulgulara ulaşıyoruz. 

Birincisi, genç işsizliği: 1 yıl öncesine göre işsiz ordusuna katılan 6 kişiden biri 15-24 yaş arasında. Bu yaş grubunun işsizlik oranı yüzde 18,3’ten yüzde 19,9’a yükselmiş. Yani işgücünün en genç kesimi diyebileceğimiz 5 milyon 400 bin kişinin 1 milyon 65 bini işsiz.

İkinci çarpıcı nokta, yeni işsizlerin eğitim durumuna göre dağılımı. 435 bin yeni işsizin 205 bini, yani neredeyse yarısı yükseköğretim mezunu. Durumun vehametini daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, yine Ağustos dönemini esas aldığımızda 2014’te işsizlerin yüzde 25,2’si yükseköğretim mezunu iken 2016’da bu oran yüzde 28’e ulaşmış. Türkiye’nin işsizlerinin yarısından biraz fazlasını lise ve üstü eğitimliler oluşturuyor. Başka bir deyişle, Türkiye bir diplomalı işsizler ülkesi olmaya doğru adım adım ilerliyor. İktisat yazınında “NEET oranı” olarak bilinen, “ne eğitimde ne de istihdamda” olan gençlerin toplam genç nüfusa oranı yüzde 38,3. Bu oran 2014’te yüzde 27,8 iken 2015’te yüzde 30,3’e yükselmiş. Türkiye, en önemli değeri olan gençliğini üretim sürecine katamıyor.

Üçüncü kritik nokta, işsizliğin giderek kadınlara içkin bir sorun haline geliyor olması. Bundan 10 yıl önce kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde 23,3 iken günümüzde yüzde 35’in üzerine çıkmış durumda. Bu durum kentleşmenin yanı sıra kimi yorumlara göre kadın istihdamını özendirmek için devletin patronlara sağladığı prim desteği gibi teşviklerin etkisiyle açıklanıyor. Gelgelelim, bu gelişme kadınların daha kolay iş bulduğunu göstermiyor, çünkü son 1 yılda işsiz ordusuna katılan 435 bin kişinin 257 bini kadın. Yani toplam işgücünün üçte birini, işsizlerin ise yüzde 43’ünü oluşturan kadın emekçiler, son 1 yılda işsiz ordusuna katılanların yüzde 60’ını oluşturuyor.

Dördüncü mesele istihdamın sektörel bileşimindeki değişim. Gözle görülür bir olgu olduğu için çok ayrıntıya girmeye gerek olmadığı düşünülebilir. Ancak yaşanan dönüşümün en temel açıklayıcılarından biri ve önemli politik uzanımları var. Türkiye ekonomisinde ağırlık tarım ve sanayiden uzaklaşarak büyük bir hızla inşaat ve hizmet sektörlerine kayıyor. 2004’te istihdam edilen dört kişiden biri tarımda çalışırken günümüzde bu oran beşte bire inmiş durumda. Yine de yüksek olduğu ve ekonomik kalkınmayla birlikte daha da düşmesinin arzu edilen bir durum olduğu düşünülebilir.

Ancak sorun şu ki, beklenenin aksine, aynı dönemde sanayinin istihdamdaki payı yüzde 22’den yüzde 20’nin altına düştü. 2004-2015 arasında 7 milyon kişi olan istihdam artışının 4,5 milyondan fazla bir bölümünü hizmet sektörü, 817 binini ise inşaat sektörü sağladı. Hizmet sektörünün istihdamdaki payı yüzde 47,3’ten yüzde 52,2’ye, inşaatın payı yüzde 5,6’dan yüzde 7,5’e çıktı.

Bir kritik rakam daha: Son 1 yılda istihdam 323 bin kişi artarken hizmet ve inşaat sektörlerinin toplamında bu rakam 600 bin oldu! Yani sanayi ve tarımda istihdam kayıpları gözlendi. İlkinde 28 bin, ikincisinde 257 bin olmak üzere.

Tarım meselesi gerçekten çarpıcı ve başka yazılarda daha yakından bakılmayı hak ediyor. Belli ki ortada bir verim artışı falan yok, tarımın adım adım çöküşüyle karşı karşıyayız.

Sanayide ise üretim yavaşlamış olsa bile henüz bir çöküş yaşanmadığını biliyoruz. Dolayısıyla istihdamdaki gerileme, kısmen verimlilik artışıyla, ama esas olarak güncel ekonomik durumun ve geleceğe ilişkin belirsizliklerin etkileriyle açıklanabilir gibi duruyor. Eylül itibarıyla 212 milyar dolarlık bir döviz açığının üzerine oturan (4) ve ihracatta ciddi anlamda zorlanan reel sektör patronları haliyle önümüzdeki dönem için karamsar. (5)

Sanayileşmeksizin hizmetleşen, inşaatlaşan, finansallaşan ve bu sektörlerde sanayiyi de gölgede bırakacak düzeyde emek-yoğun, enformel, güvencesiz, kuralsız çalışma rejimini dayatan sermaye sınıfı, üretimden elini eteğini çekip rantiyer-komisyoncu gelirleriyle büyür hale geldi. Günümüzde işçi sınıfının bölünmüşlüğü, örgütsüzlüğü, daha genel bir ifadeyle bir işçi sınıfı hareketinin yokluğu bu dönüşümle yakından ilgili.

Fakat kriz döneminde bile istihdamı “kurtaran” hizmet sektöründe de son aylarda bir yavaşlama, daha doğrusu artık bir “doygunluğa ulaşma” durumu olduğu belli. Turizm sektöründeki tablo da burada önemli bir etken olsa gerek. Rusya ile ilişkiler düzelince krizin derinliği azalır gibi olsa da, bölgedeki durum ve önümüzdeki ayların içeride yüksek politik tansiyonla geçeceği düşünüldüğünde turizm çöküşünün 2017’ye sarkmama ihtimali zayıf.

Bu dört bulgudan kabaca bir sonuç çıkarmak gerekirse, işsizlik sayısal olarak artmakla kalmıyor, sadece ihtimaliyle bile, gençleri, kadınları ve muhtemelen yeni yükseköğrenim diploması almış kesimleri giderek daha fazla etkiliyor ve bu devam edecek. Peki bu ne anlama geliyor?

Tabi ki en başta “kesişim kümesi” olmak üzere bu üç toplumsal kümede reel ücretlerin ciddi bir baskı altında olduğunu söyleyebiliyoruz. 2016’da asgari ücrete yüzde 30 zam yapılması iç talep yönünden ekonomiye tek seferlik bir itki sağlarken sermaye sınıfının önümüzdeki yıl bunun acısını çıkarmak için elinden geleni yapacağını tahmin etmek zor değil.

Neo-liberal parasalcı iktisat teorisi, ekonomik aktivitenin potansiyel düzeyinin altında, işsizliğin de doğal seviyesinin üzerinde seyretmesi durumunda ücret hadlerinin ve talebin baskılanması nedeniyle enflasyonun düşeceğini öne sürer. Ampirik bulguların birçok örnekte yanlışladığı bu hipotezin hele Türkiye açısından hiçbir geçerliliği yok. Başka birçok etkenin yanında, 1 yıl içinde Euro+Dolar döviz sepeti karşısında yüzde 15 oranında eriyen Türk lirası buna izin vermeyecek. Ücret baskısı derinleşirken satın alma gücü de iyileşmeyecek. Artan işsizlik ve işsizlik korkusunun tüketim harcamalarını etkileyebileceğini elbette öngörmüyor olamazlar. Ekonomide daha fazla ivme kaybını önlemek için kredi kartı taksit koşullarını iyileştirmek, konut kredi faizlerini Saray emriyle aşağı çektirmek, “Dolar boz” çağrıları yaymak, dolar 3,50’leri vurmuşken bile “faizler inmeli” demek… Başkanlık referandumuna hazırlanırken balonu sönen bir ekonomi görüntüsü vermemek için çırpınıyorlar.

Henüz kıdem tazminatında amaçlarına ulaşamadılar, belli ki başkanlık sonrasına saklıyorlar. Ama örneğin kiralık işçiliği yasallaştırdılar, geçici istihdamda sınırları esnettiler, uzaktan çalışmayı yasal kılıfa soktular.  Bahanesi ise belli, “katılıkları” ortadan kaldırmak, yani işe alma ve işten çıkarma maliyetini düşürerek işsizliği azaltmak. Sonuç belli; güvencesizlik, işini kaybetme korkusu, iş tanımlarının silikleşmesi, emeğin değersizleşmesi ve elbette artan iş kazaları…

Anmadan geçilmesi mümkün olmayan bir diğer olgu da, halen sistematik verilere sahip olmadığımız için teknik bir incelemeye tabi tutamadığımız Suriyeli göçmen işçiler... Emek-yoğun endüstrilerde alın teri ve kanlarıyla patronların midesini doyurmaya devam ederken, derinleşen milliyetçi-mezhepçi fay hattında Türkiye işçi sınıfının üzerindeki kuşatmayı derinleştirmek için kullanılmaya devam edecekler belli ki.

Yeni üniversite mezunuyla, toprağını bırakıp geleniyle, atanamayanıyla, sürüleniyle, savaştan kaçanıyla, ümitsiziyle, kadın olduğu için çalıştırılmayanıyla, mevsimlik tarım işçisiyle milyonlara her yıl yeni yüzbinler ekleniyor.

Faşizm inşasının bu atomizasyonla çok daha kolay yol alabileceği her dönem yeni örneklerle doğrulanmaya devam ediyor. Ancak bu ne kadar gerçekse, kitlelerin arayış ve talepleriyle düzenin vaat ettikleri arasında giderek genişleyen boşluk da bir o kadar gerçek. Mesele bu boşluğu devam eden şeriatçı tek adam rejimi inşasına karşı nasıl değerlendireceğimizde düğümleniyor. 


 Notlar:

1- İstihdam verileri her ayın 15’inde, eğer 15’i iş gününe denk gelmiyorsa takip eden ilk iş gününde açıklanıyor. Ancak veriler sadece referans verdiği ayı değil kendisinden bir önceki ve bir sonraki ayı da kapsıyor. Daha anlaşılır bir şekilde ifade etmek gerekirse, en son açıklanan Ağustos 2016 işgücü istatistiklerinden söz ettiğimizde Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsayan bir dönemin rakamlarını ele almış oluyoruz. 

 2- Bu elbette gerçek işsizlik oranı değil, çünkü istatistikler iş bulma umudu olmadığı için veya başka sebeplerle iş aramayan, ama iş bulunsa hemen işbaşı yapabilecek olan veya mevsimlik çalışan 2,6 milyon kişiyi kapsamıyor. Bu kesimler işsizlere dahil edildiğinde işsiz sayısı 6 milyonu, işsizlik oranı yüzde 18’i geçiyor. Ancak verilerde ayrıntılara girebilmek için bu haliyle bile zaten yeterince yüksek olan resmi işsizlik oranı üzerinden tartışacağız.

 3- Tarım, inşaat ve bazı hizmet sektörlerinde mevsimsel etkiler (geçici istihdam artış ve azalışları) nedeniyle yıl içerisinde istihdamda önemli dalgalanmalar oluşur. Verileri bu dalgalanmaların etkisinden arındırmak için kıyaslamaları bir önceki yılın aynı dönemine göre yapıyoruz.

 4- http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1953887-finans-disi-net-doviz-pozisyonu-eylulde-2128-milyar-dolar

 5- Örneğin geçtiğimiz haftalarda Suriyeli çocuk emekçilerin sömürüsüyle gündeme gelen tekstil patronları adına yapılan açıklamalara, “bu gidişle işçi çıkarmaya başlayacağız” sözleri damga vurdu (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/633453/2017_icin_vahim_tablo__isci_cikarma_baslayacak.html). İstanbul’un imalat sanayi işletmelerinin üçte birinin tekstil ve giyim sektöründe faaliyet gösterdiğini söylersek herhalde meselenin ciddiyeti daha iyi anlaşılır…

@kaan_ytkn