İsrailleştirilen bir süreç: Zeytin Dalı Harekatı

TSK’nın bugüne dek yürüttüğü operasyonlarda öne çıkmayan kimi özellikler taşıyan Afrin saldırısı, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarında yürüttüğü süreçler ile dramatik benzerlikleri de ortaya çıkardı. Özellikle de İsrail’in 2014’te Gazze’yi hedef alan hava saldırıları ile özel bir benzerlik söz konusu.



24-01-2018 23:28

İleri Haber

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), Özgür Suriye Ordusu'nu da (ÖSO) kullanarak Afrin’i hedef alan “Zeytin Dalı Harekatı”nın başlamasıyla birlikte Türkiye'de bir cadı avı da başlatıldı.

Bu operasyona karşı olmak bir yana, açıktan taraf olduğunu ifade etmeyen binlerce insan dahi siyasi iktidarın ve sosyal baskının hedefi haline geldi. Onlarca kişi gözaltına alındı, tutuklandı, sosyal medyada linç edildi; gazeteler basıldı, eylemler yasaklandı... Bunların yanında, TSK’nın bugüne dek yürüttüğü operasyonlarda öne çıkmayan kimi özellikler taşıyan Afrin saldırısı, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarında yürüttüğü süreçler ile dramatik benzerlikleri de ortaya çıkardı. Özellikle de İsrail’in 2014’te Gazze’yi hedef alan hava saldırıları ile özel bir benzerlik söz konusu.

İleri Haber olarak TSK'nın Adrin saldırısında ortaya çıkan İsrail tarzını 5 maddeyle özetledik.

1. BOMBALARA YAZILAN MESAJLAR

Ana akım medyada “Fatsalı asker bomba ile selam gönderdi” başlığı ile yer verilen haberler ve görsellere göre, Afrin’e atılan bir bombanın üzerine “Ahmet Altay, bunu Fatsa için atıyoruz" yazılmış ve medyaya taşınması için de İHA Fatsa Muhabiri Ahmet Altay’a seslenilmişti. Benzer görüntüler en son 2014 yılında dünya kamuoyunun gündemine İsrail üzerinden gelmişti. O dönemki görsellerde İsrailli küçük çocuklar Gazze’ye atılacak ve kendileri gibi yüzbinlerce çocuğun canına mal olacak olan bombaların üzerlerine nefret mesajları yazıyorlar, bu fotoğraflar da İsrail ana akım medyasında “İsrailli çocukların Filistinli çocuklara hediyesi var” minvalindeki başlıklarla veriliyordu. Bu propaganda, başta insan hakları aktivist ve kurumlarınca lanetlenmiş, hele ki çocukların savaşın medya propagandasında kullanılmasına karşı çıkılmıştı. Türkiye’deki örneğinde henüz çocuklar kullanılmış olmasa da operasyonun propaganda materyali olarak kullanılan bu fotoğraf ve mesajda Fatsa’nın seçilmiş olmasını tesadüfe bağlamak saflık olur. Öyle ki, toplumsal hafızaya Terzi Fikri ve sol değerlerle kazınmış olan bir ilçenin artık komşu ülkelerimizdeki kardeş halkların çocuklarını katledecek olan bombalarla anılması bir hayli derin bir propaganda hamlesi olarak okunmalı.

2. SAHTE ÇATIŞMA GÖRÜNTÜLERİ

Sosyal medyadaki pek çok hesaptan ana akım medyanın kullandığı operasyon görüntülerinin azımsanmayacak bir kısmının sahte olduğu ortaya çıkarılıyor. Her halde bu anlamda en absürt örnek, HaberTürk’ün ana haber bülteninde “Operasyondan Sıcak Görüntüler” başlığı ile yayınladığı haber görsellerinde Medal of Honor adlı bir bilgisayar oyununun görüntülerine yer verilmesi oldu. Öyle ki, hem görüntüler operasyona ait değil hem de hakikaten gerçek değildi. Benzer şekilde F16’ların Afrin’i bombaladığı çoğu görüntünün Ortadoğu’ya dahi ait olmadığı, ÖSO’nun öldürülen insanların sergilediği fotoğraflarının Suriye savaşının ilk yıllarına ait olması gibi pek çok sahte görüntü ortaya çıkarıldı. İsrail’in 2014 Gazze operasyonunda da bu sahte görüntülere sıkça başvurulmuştu. Öyle ki, İsrail Ordusu’nun hastaneleri hedef aldığı anlardaki telsiz görüşmeleri dublajlanarak yayınlanmış, hedef alınan hastane ve sivil yerleşimlerin uydu görüntüleriyle oynanmış, yine bombalanan hedeflere sonradan Filistinli militanlar montajlanmıştı. Bu gerçek olmayan görsel materyallere ihtiyaç iki nedene bağlanabilir: İlki, her türlü manipülasyona rağmen siyasi iktidarın müdahale meşruiyetini ne uluslararası arenada ne de yurtiçinde tesis edemediği bilgisine sahip olması ve gerçek olmayan bir meşruiyet yaratma çabasına gitmesidir. İkincisi, siyasi iktidarın ciddi derecede manipüle ettiği (belki maaşa bağladığı) savaş yanlılarının ateşli ağızlarına deyim yerindeyse odun atma mecburiyetidir; öyle ki siyasi iktidar da işi bu savaş yanlılarının defalarca kanıtlanmış yaratıcılık yoksunluğuna bırakmak istememektedir.

3. SAVAŞ KARŞITLARINA KARŞI ALINAN TUTUM

'Zeytin Dalı Harekatı'nın başlamasıyla birlikte sosyal medyadan savaş karşıtı mesajlar yayınlayan onlarca kişi gözaltına alındı ve bir kısmı tutuklandı, aralarında tanınan isimlerin de olduğu onlarca kişi sosyal medya üzerinden linç edildi ve hedef gösterildi, savaş karşıtı her türlü eylem ve etkinlik yasaklandı. Aynı tutumu İsrail Filistin’e yönelik tüm operasyon süreçlerinde yıllardır sergiliyor. Bu başlıkta İsrail özelindeki en dramatik ve dünya kamuoyuna mal olmuş örnek kuşkusuz 2003 yılında katledilen barış sevdalısı Rachel Corrie’dir. Corrie 2003 yılında henüz 23 yaşında iken ABD`nin Irak`ı işgali üzerine; İsrail`in Gazze`de kıyıma girişeceği ve bunun ancak bölgedeki ilgiyi canlı tutmakla engellenebileceğine inanarak, Gazze`ye uluslararası gözlemci olarak gitmişti. Rachel Corrie, 16 Mart 2003’te  Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasına engel olmaya çalışırken, İsrail’in askerî bir buldozeri tarafından ezilerek katledildi. Corrie’nin katli dünya çapında yankı uyandırırken İsrail Devleti bunu “istenmeyen bir kaza” olarak lanse ediyordu; videolar ise katliamın kazadan ne denli uzak olduğunu gözler önüne sermeye devam ediyor. Corrie örneği salt savaş karşıtlığı ile açıklanamayacak bir olgu olarak karşımıza çıkıyor; öyle ki emperyalist müdahalelere karşı çıkan kişiler/kurumlar ABD yurttaşı dahi olsalar dünyanın gözleri önünde katledilmeleri vacip görülüyor. Başka ama illa ki saçma bir senaryoda Corrie gibi bir ABD yurttaşını katleden Filistinli militanlar olsa herhalde sonuç kuvvetle muhtemel çok farklı olurdu, öyle ki Corrie’nin katledilmesine ABD bile sesini çıkarmadı; söz konusu olan emperyalizmin çıkarlarıyken ABD pasaportunun bir değeri olamazdı. Bugün Türkiye’de sürdürülen süreç de savaş karşıtlığını teröristliğe dek götüren bir marjinalleştirme, tutuklamaya varan bedeller ödetme, hayati tehlike içeren hedef göstermelere müsamaha gösterme gibi öğeleriyle sürecin ne denli “İsrailleştirildiğini” ortaya koyuyor. 

4. TUTSAKLARA YÖNELİK YAPTIRIMLAR

Türkiye’de OHAL ile birlikte cezaevlerindeki şartlar halihazırda insanlık dışı bir tabloya dönüşmüş, cezaevleri özelinde yıllardır süren insan hakları mücadelelerinin tüm kazanımları yitmiş durumda. Cezaevlerindeki bu karanlık koşullar mevcut askeri operasyonla birebir ilişkili olmamakla birlikte zamansal denklik ve İsrailleşme analizi açısından kayda değer bir madde. İsrail de yıllardır cezaevlerinde başta Filistinli olmak üzere tüm muhalif tutsaklarına uyguladığı insanlık dışı yaptırımlarla dünya kamuoyunun gündeminde. En son Filistinli tutsak açlık grevcilerinin İsrailli hekimler tarafından zorla beslenmesi kararını Knesset’ten geçirmiş olan İsrail Devleti, bu kararı reddeden İsrail Tabipler Birliği’ne ciddi maddi kısıt ve yaptırımlar getirmesiyle gündeme geldi. Bununla da kalmayarak, açlık grevcilerini zorla beslemeyi reddeden İsrailli tabipler yerine yurtdışından tabip ihraç etme yoluna gittiler. Özetle, savaşa ve İsrail emperyalizminin çıkarlarına karşı olan her kimse, ister dışarıda ister cezaevinde olsun, temel insan haklarını dahi “hak etmiyordu”. Bugün çok benzer koşullar Türkiye için de geçerli. Henüz savaş karşıtı tutsakların cezaevlerindeki pratiklerini bilmiyoruz, ancak ferah bir senaryo beklemek de saflık olur. Öyle ki Türkiye’de de İsrail’le benzer olarak, uzun zamandır siyasi iktidarın çıkarlarına karşı olan her kimse, ister dışarıda ister cezaevinde olsun, temel insan haklarını dahi “hak etmiyor”.

5. SAĞLIK HİZMETLERİNİN HEDEF ALINMASI

Afrin yerelinden haber paylaşan sosyal medya hesaplarının fotoğraflarıyla birlikte verdiği habere göre, Afrin’in Cinderes bölgesinde Kürt Kızılhaç’ı olan Heyva Sor A Kurdistane’ye ait bir ambulans TSK uçakları tarafından hedef alındı. Ambulanstaki yaralıların durumuna ilişkin henüz bilgi yokken, haberlerde aracın kullanılamaz hale geldiği bildiriliyor. İsrail’in 2014’te Gazze’yi hedef aldığı hava operasyonu sağlık hizmetlerinin açıktan hedef alınması ile dünya kamuoyunun sıcak takibinde idi. Gazze Sağlık Bakanlığı İsrail’in bu saldırılarında sağlık hizmetlerini hedef alan 35 ayrı saldırı olduğunu bildiriyordu. Af Örgütü’nün Gazze raporunda özellikle ambulansların ve paramediklerin İsrail hava saldırılarının kasti hedefi olduğu kanıtlarla sunuluyordu. İsrail Devletinin Gazze’deki hastaneleri hedef almayı meşrulaştırmak için sahte uydu görüntüleri kullandığı ortaya çıkmış, Birleşmiş Milletler Gazze’de sağlık sisteminin yerle bir olduğunu ilan ederken, salgın hastalıklar ve kitlesel ölümlerin kapıda olduğunu vurgulamıştı. İsrail’in Aralık 2008-Ocak 2009 Gazze Operasyonunda ise 22 ambulans açıktan hedef alınmıştı. Buradaki can alıcı nokta, sağlık hizmetlerinin savaş ve çatışma koşullarında hedef olamayacağı aksine tarafların korumakla yükümlü olması onlarca uluslararası sözleşme ile garanti altına alınmış bir kazanımdı. Bugün dünyanın dört bir yanında sürdürülen haksız ve hukuksuz saldırılar, çatışmalar ve işgal koşullarında sağlık hizmetleri açıktan hedef halinde. Suriye’de bir cihatçının “Düşmanımın doktoru, düşmanımdır” sözleri Sınır Tanımayan Doktorların o dönemki raporlarına girmişti; çatışma ortamlarında sağlık hizmetlerini hedef alan silahlı saldırılara meşruiyet kazandırmanın en net açıklamalarından biriydi bu cümle. Özetle, çatışma koşullarında karşı tarafın sadece askerleri değil, çocuğu, kadını, yaşlısıyla tüm sivil halkının en temel haklarından olan sağlık hakkı da artık yok sayılıyor. Türkiye de ne yazık ki bu hakkı yok sayan ülkeler kervanına girmiş durumda.

***

Türkiye’de sürecin bu açıklıkta İsrailleştirilmesi ise pek çok açıdan incelemeye, inceltmeye ihtiyaç olan bir üst başlık olabilir. Özellikle emperyalizmin ve Sarayın çıkarları okumasında Türkiye’nin bu “yeni” karakteri muhalefetin yakın gelecekteki mücadele programı için de aydınlatıcı olabilir. Gün geçtikçe ve sürecin temel karakterleri iyice netlik kazandıkça bu başlıkları çoğaltmak kuşkusuz olanaklı olacaktır.