İnsanlık yeni bir dünya savaşının eşiğinde

The Economist dergisi, yeni bir dünya savaşının belirmekte olduğunu yazdı. James Cogan'ın, World Socialist Website'da konuyla ilgili makalesinin bir bölümünü İleri okurları için çevirdik.



05-02-2018 21:12

Almanca'dan Çeviri: Özer Erdin

Karl Marx’ın bundan 150 yıl önce “Avrupa finans aristokrasisinin organı” olarak tanımlamış olduğu finans dünyasının etkili haftalık dergisi ‘The Economist’ son sayısını “Gelecekte beliren savaşa” ve “ büyük güç çatışmalarında yükselmekte olan tehlikeye” atfetti. Söz konusu sayının baş makalesi korkutucu bir uyarı ile başlıyor:

“Son 25 yıl içinde çıkan savaşlarda birçok insan hayatını kaybetti. Ancak Suriye’de, Orta Afrika’da, Afganistan’da ve Irak’da yaşanmakta olan iç savaş ve dinsel çatışmaların yanında büyük devletler arasında baş gösteren korkunç çıkar çatışmaları da tahayyül edilemez bir hale büründü.”

“Artık… jeopolitik ölçekte güçlü, uzun süreli bir köklü değişim ve yeni teknolojiler dünyayı ABD’nin ve müttefiklerinin hoşuna giden alışılmadık bir askeri egemenlik erozyonuna doğru götürmüştür.”

“ II. Dünya Savaşı’ndan beri ortaya çıkmamış genişlikte ve yoğunlukta olacak bir savaş yeniden mümkündür; ancak dünya buna hazır değildir.”

Böylece Economist’in çizdiği tabloya göre ABD, egemenliğini tehdit edebilecek olası rakiplerini korkutmak veya tahrip etmek için askeri bakımdan dünyanın her yerinde aktif olmalıdır. Yine Economist’in tahminine göre dünyanın büyük bir bölümünde gelecek 20 yıl içinde iklim değişikliği, nüfus artışı, dini veya etnik çatışmaların tetikleyeceği devletler arası çatışmalar ya da iç savaşlar patlak verecektir. Bu çatışmalar bilhassa milyonlarca insanın ikamet ettiği varoş semtleri ile çevrili olan kentlerde yaşanacaktır. Dahası bu kentlerde her blok için mevzi kazanma savaşları söz konusu olacaktır. Başka bir deyişle insanlığın büyük bir bölümünü Irak’ta Musul ve Suriye’de Halep çevresinde gerçekleşmekte olan katliamlar bekleyecektir.

Bundan daha da korkutucu olan ise ABD ve stratejik düşmanları arasında yaşanacak gerilimlerin belirgin bir biçimde artacağına ilişkin olan bir dizi senaryodur. Yani ABD, Rusya ve Çin gibi devletler arasında yaşanması muhtemel bir gerilim her an nükleer bir ‘holocaust’ ile sonlanabilecektir. Temmuz 2016’da David North’un ‘Çeyrek Yüzyıl Savaşı’ adlı eseri yayınlandı. North kitabında şu satırlara yer veriyor: “ABD, Birinci Körfez Savaşı’ndan beri (1990-91), yani tam bir çeyrek yüzyıldan beri kesintisiz bir savaş durumunun içinde yer almaktadır. “İnsan hakları savunucu” ya da “teröre karşı savaş” gibi içi boş laflardan ibaret olan Amerikan propagandasının gerçek hedefi Orta Doğu’nun, Orta Asya’nın ve Afrika’nın işgal edilmesi ve bu suretle Rusya ve Çin ile girilen çıkar çatışmasının örtbas edilmesidir. Bu maske altında ABD, dünya egemenliği için savaşmaktadır. ABD’nin bu yönde olan girişimleri ekonomik zayıflığı ve bizzat bu nedenden kaynaklanan ve ülke içinde daha tehlikeli bir hal alan durumu dışta saygısızca tırmandırmakta olduğu askeri operasyonlarla dengelenmeye çalışılırken, nükleer güçler arasında bir dünya savaşının çıkmasına da yol açabilecektir.” North’un bu tespitinin üzerinden henüz iki yıl dahi geçmeden Anglo Amerikan kapitalizminin en önemli yayın organı olan Economist söz konusu öngörüye katılmaktadır. Ne var ki North yeni bir savaş karşıtı hareketi takip ederken, zenginliğini ABD emperyalizminin egemenliğine bağlayan ekonomi ve finans oligarşisinin borazanlığına soyunmuş Economist tam tezat bir yönde sonuç çıkartmaktadır.

Buna ilaveten Economist, ABD’nin potansiyel rakiplerine karşı kendisini kararlı bir biçimde savunabilmesi için ‘hard power’ geliştirmesi gerektiği konusunda ısrarcı olmaktadır. Bu bağlamda oluşan sosyopat argümantasyona göre dünya barışının en iyi biçimde korunması Amerika’nın düşmanlarını tümden yok etmesi ile doğrudan ilişkilidir. Söz konusu güncel sayının ağırlık noktasında yer alan merkezi tez ise şöyledir: “Şayet ABD, egemenliğine yönelik yıkım girişimini engellemek istiyorsa, bir an önce harekete geçmelidir. Rusya’nın ve Çin’in egemenleri gayretlerinden sonuç alıp, kendi bölgelerinde belirleyici güç haline dönüşürlerse, sonrasında oluşacak akla yakın bir ilerleyişe göre büyük güçler nükleer silah kullanımı altında bir dünya savaşına evrilecek çatışmanın içine girebileceklerdir.”

Öte yandan 27 Ocak tarihli sayının baş makalesinde Çin’in ve Rusya’nın ‘status quo’yu’ değiştiren revizyonist devletler oldukları ve kendi bölgelerini, domine edilmesi gereken nüfus alanları olarak değerlendirdiklerine de yer veriliyor. Söz konusu nüfus alanları Çin için Doğu Asya, Rusya için ise Doğu Avrupa ve Orta Asya olmaktadır. Economist, tüm bu tespitlerden sonra Rusya’nın ve Çin’in çok işine yaramış olan ve arka arkaya gelen birçok Amerika hükümetinin döneminde hâkim olmuş stratejik kararsızlığa artık ABD’nin bir son vermesi gerektiği sonucuna varıyor. Ayrıca dergi ABD’ye bir dizi makale ile şu önerileri de sunuyor: Konvensiyonel silah sistemleri ve nükleer silahlar için büyük bütçelerin ayrılması; robotların ve yapay zekâ teknolojisinin askeri üstünlüğün korunması için kullanılması ve bu sayede küresel rakiplere korku salınması. Dergi buna ek olarak şu uyarıyı da yapıyor: “Bu sene Kore Yarımadası’nda çıkabilecek ve on binlerce insanın hayatına mal olabilecek bir savaş en büyük tehlikedir. Hatta nükleer silahların kullanılması halinde bu sayı katlanarak artabilir.” Anlaşıldığı üzere ABD ordusu böyle bir savaşa hazırdır. Diğer yandan ABD nükleer silah güdümlü B 2 ve B52 bombardıman uçaklarını Guam’da konuşlandırdı. Dahası yüzlerce savaş uçağı ve tam teşekküllü bir Amerikan donanması da Pasifik Okyanusu’nun muhtelif üslerinde hazır beklemektedir. Buna ilaveten ABD, KDHC’den nükleer silah programına son vermesini isteyerek bu ülke ile doğabilecek bir çatışmayı provoke etti. Bu isteğin ise gelecekte Çin ile girişilebilecek bir nükleer çatışmanın genel provası olduğunu kabul etmek için yeteri kadar neden vardır.

Öte yandan Economist şöyle bir saptamaya da yer veriyor: “İran’ı nükleer silahlara sahip olmaktan alıkoymayı hedefleyen bir savaş hakkında varsayımda bulunmak şimdilik çok spekülatif sayılabilir; ancak birkaç yıl sonra bu tez daha olası bir durumu işaret edebilecektir.” Makalede ayrıca, ABD’nin Çin, Rusya, İran ve diğer devletlerden oluşan ‘gri alanın’ tehdidi altında olduğu ve bu devletlerin Amerika’nın zayıflığını açık bir çatışmayı provoke etmeksizin kullandıkları da vurgulanıyor. Bu tespiti desteklemek için de Çin’in Güney Çin Denizi’ne ilişkin talepleri, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve İran’ın Irak’ta, Suriye’de ve Lübnan’daki mevcut siyasal ağırlığı dile getiriliyor.

Buna karşın ABD emperyalizminin söz konusu bölgelere olan müdahalesini Economist tamamen meşru buluyor. ABD, Suriye’de yedi yıldan beri İran ve Rusya’nın desteklemekte oldukları hükümeti entrikalarla düşürmek istiyor. Başkent Washington’dan geçen ay yapılan bir açıklamaya göre ABD, ülkenin üçte birini ele geçirip, bu bölgelere Kürtler ve İslamcı milislerden kurulu 30.000 kişilik bir alternatif ordu konuşlandıracak. Bu açıklama yalnızca İran ve Rusya ile anlaşmazlıklara neden olmadı, aynı zamanda ABD’nin sözde NATO müttefiki Türkiye ile de gerilim yaşanmasına yol açtı.

Öte yandan ABD’de ve dünyanın diğer yerlerinde internete uygulanan sansür ve devlet kontrolünü görmezden gelen Economist, konuya ilişkin suçlamalarını Rusya’ya odaklayarak şu ifadelere yer veriyor: “Moskova batılı kurumlara olan güveni zayıflatmak istiyor ve bunun için popülist fikirleri körüklüyor. Yani Rusya bu amaç doğrultusunda parlamento seçimlerini etkiliyor ve trolleri ile sosyal medya ağlarında öfkeyi ve önyargıları kışkırtıyor.”

Economist ayrıca büyük teknoloji firmalarının Amerikan ordusu ile daha sıkı bir ilişki içinde çalışması gerektiğini de vurguluyor. Dergiye göre büyük internet firmaları devlet aygıtı ile birlikte çalışıp, sahte iddia altında ortaya çıkabilecek algı operasyonlarına ve kamuoyunu yönlendirecek masif manipülasyonlara karşı mücadele etmeleri vasıtasıyla, muhalif fikirler başlangıç aşamasında bastırılmalıdır. Yine makalede Amerikan hükümeti için bir diğer sorunun para bulmak olduğuna değiniliyor ve ABD’nin yıllık bütçe açığının şimdiden 700 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor.

Bu parayı reel hayatta Amerikan işçi sınıfı ödeyecektir. Amerikan işçi sınıfı demokratik haklarının yok edilmesi gibi hayat standardının düşürülmesini ve koşullarının kötüleşmesini cebinden ödeyecektir. Her direniş bastırılacak; her toplumsal bakış açısı savaş hazırlığı gerekçesine tabi kılınacaktır. Georg Orwell’in ‘1984’ romanında geçen ‘yeni dile’ de istem dışı bir hatırlatma yapan Economist, dişlerine kadar silahlanmış ve rakiplerini yok etmekle tehdit eden güçlü Amerika’nın dünya barışı için en iyi garantör olduğu sonucuna varıyor. Bundan hareketle makalenin en dehşet verici yanının ABD emperyalizminin rakiplerini korkutarak caydırabileceğine ilişkin olan öngörüye karşılık kendi içinde barındırdığı karamsarlık olduğu söylenebilmektedir; çünkü Çin’e ve Rusya’ya karşı daha saldırganca bir askeri tutum geliştirmek bir savaş olasılığını azaltmaktan çok arttırmaktır.

Söz konusu bölümün devamında ise şöyle deniyor: “Düşmanın niyeti hakkında yapılacak yanlış bir tahmin en büyük tehlikedir ve bu durum kontrolden çıkarak planlanmamış gelişmelere neden olabilir.” Böylece Economist bu cümleyle nükleer holocaust’a evrilecek bir gelişmeyi işaret etmiş oluyor ve tam bu noktada fikir fabrikası ‘RUSİ’ analistlerinden Tom Plant’ın bir sözü alıntılanıyor: “Rusya ve ABD için nükleer silahlar halen belirleyici bir önem taşımaktadır. Bunu anlamak için iki ülkenin nükleer silahlara yaptığı harcamalara bakmak yeterli olacaktır.”

ABD gelecek yıllarda nükleer silah donanımı için 1, 2 trilyon dolar yatırım yapmak istiyor. Rusya nükleer silah kapasiteli roketlerini, bombardıman uçaklarını ve denizaltılarını güçlendirmeye devam ediyor. Çin, çok daha küçük olan nükleer silahlı birliklerinin kapasitesini ve büyüklüğünü İngiltere ve Fransa gibi arttırıyor. Almanya’nın, Japonya’nın ve hatta Avustralya’nın şimdiki nükleer güçlerin saflarına katılmak üzere nükleer silah edinimi hakkında tartışmalar yaptıkları biliniyor. Böylece 21. Yüzyılda nükleer silahlanma çılgınlığının kaçınılmaz bir suretle kapitalist sistemin çelişkilerinden kaynakladığı söylenebilmektedir. Küresel jeostratejik ve ekonomik egemenlik için birbirlerine rakip olan ulus devletlerin çatışmaları, kapitalizmin kontrol edilemeyen krizinin ve pazarların ve kaynakların denetimi içeren şiddetli çatışmanın kaçınılmaz sonucudur. Marksist devrimci Wladimir Lenin, dünya savaşı çağının dünya devrimi çağı olduğunu yazmıştı. Bu nedenle savaş tehlikesini doğuran kapitalist sistemin devrilmesi, insan uygarlığının hayatta kalabilmesi için acilen gereklidir.

Orjinal makale için tıklayın