İnsan neyle yaşar?

Tutkusuz, heyecansız, çatışmasız bir hayat mümkün olabilir mi? Zweig, ustaca kaleme aldığı bu romanda insana bunu sorgulatıyor aslında. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaparak kendini bulan, iyisiyle kötüsüyle; steril, kusursuz, tasasız, samimiyetsiz değil; duyularımızı harekete geçiren tüm çelişkilerimizle insanlaştığımız, var olduğumuz bir hayatın kendisine ayna tutan bir hikâye bu.



23-07-2017 09:00
Melike Çınar

“Çok az şey istediğimi ve bunları da aslında
çok istemediğimi fark ettim,
duygularıma bir nevi felç gelmişti yani
-belki de en iyi şöyle ifade edebilirim-
duygusal bir iktidarsızlık yaşıyordum,
hayata tutkuyla sarılmakta yetersizleşmiştim.” (Sf:17)

Eşiyle birlikte intihar etmeden önce yazdığı Satranç Stefan Zweig’in belki de en çok bilinen eseri. İnsan psikolojini ustaca ele alan yazarımızın bir başka yapıtı Olağanüstü Bir Gece.   Birçok yayınevinden tekrar basılan romanı, ben Panama Yayınları’ndan Merve Çam’ın çevirisiyle bu yıl tekrar yayınlanan nüshasını inceledim.

Zweig tarzı yine incecik ama hayatınızı gözden geçirmenize, kendinizi sorgulamanıza yetecek kadar çok şey ifade eden bir roman bu.  Bireyin iç dünyasındaki fırtınaları yalın, anlaşılır bir dille ve basit bir kurguyla okura sunuyor Zweig.

Hayatınızı sürdürebilmek için çalışmaya ihtiyacınız olmadığı kadar çok paranız var. Her gün güzel yemekler yediğiniz, kaliteli içkiler içtiğiniz, pahalı giysiler giyebildiğiniz, derdinizin tasanızın olmadığı bir hayatı düşünün! Her şey o kadar da güzel olabilir mi acaba? Sorunsuz, dertsiz, tasasız bir hayat! Zweig, işte bu durumu anlatan sade mi sade bir eser bırakmış bizlere.

Roman kahramanımız Viyana sokaklarında gezintiler yapan, nadide parçaları koleksiyonu için toplayan, müzayedelere giden, sergilerden çıkmayan, at yarışlarını takip eden, kadınlarla arası iyi olan, zevk sahibi, şık giyimli, genç bir yedek subay! Tahmin edebileceğiniz klasik bir burjuva hayatı yaşıyor. Ailesinden kalan miras sayesinde hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, çalışmak zorunda kalmayan bir adam.

“Böyle bir yaşantının, tıpkı İngiliz terzisinin elinden çıkmış kusursuz bir elbise gibi, beni hiçbir şekilde göze batan biri kılmadığına emin olmak özellikle çok hoşuma gidiyordu. “ (Sf: 15)

Üç yıl birlikte olduğu kadının başkasına aşık olduğunu ve evleneceğini anlatan on dört sayfalık mektubun ardından, herhangi bir üzüntü duymadığını fark etmesiyle duygularındaki tutukluğun ne denli ilerlemiş olduğunu anlar kahramanımız.  En yakın arkadaşının ölümünden dahi etkilenmemesi düşündürür onu.  Kendisindeki bu durumun farkında olmasına rağmen hayatını aynı şekilde sürdürmeye o geceye kadar devam eder. At yarışına gittiği 7 Haziran 1913 tarihi onun için milat olacaktır. Öyle ki 36 yıllık hayatını 7 Haziran 1913’ten öncesi ve sonrası diye ayırır kahramanımız.

Her insanın içinde bir uyanışı vardır. Tek düze giden hayatında her şeyin pürüzsüz ilerlemesi diye bir durum söz konusu olamaz. Roman kahramanımızın da yaşadığı bu aslında. Burjuva hayat tarzının ona sunduğu hayatı yaşamaktan başka bir yol, başka bir yaşantı bilmeyen; otomize olmuş, duyularını, duygularını harekete geçirecek itici bir gücü olmayan, duyguların körleşmiş bir şekilde sürdürüldüğü hayat! Zweig, yine yoğun psikilojik bir irdelemeye giriyor bu kısacık romanında.

Gittiği at yarışında başına gelenlerden sonra psikolojik bir değişim yaşar ve aslında ancak o zaman nefes almaya başlar. Betonlaşmış duyguları harekete geçer.  İç çelişkiler yaşadığı, kendisiyle tartıştığı, tutkunun peşinden gittiği o gün artık yeni bir “ben” varım dediği gün olur.

“Bu nasıl olabilirdi? Beklenmedik gelen bu keşfe karşı direniyordum çünkü gerçekten de kendimden korktuğumu hissediyordum artık fakat üzerimdeki etkisi fazlasıyla güçlü ve şiddetli bir dalga gibiydi. Hayır, damarlarımda coşkuyla gezinen bu ılık şey, utanç değildi, öfke ya da kendinden iğrenme de değildi -parlak, hızlı, coşkulu kıvılcımlar saçarak içimde kaynatıp duran bir sevinçti, mest edici bir sevinçti çünkü tam da o anlarda yıllardan beri kendimi ilk kez capcanlı hissetmiştim; duygularımın bunca zamandır ölmüş değil sadece uyuşmuş olduğunu, kayıtsızlığımın yavan görüntüsünün altında gizemli bir şekilde hala akmakta olan sıcacık bir tutku kaynağının bulunduğunu ve rastlantının sihirli değneğinin bir dokunuşuyla tutkunun kabararak kalbime sıçradığını hissediyordum. Bu canlı ve nefes alıp veren evrenin bir parçası olarak benim içimde de yeryüzüne ait bütün gizemli volkanik özün parladığı bir arada arzuyla kaynayıp patlayan bir volkan vardı. Ben de yaşıyordum, ben de canlıydım, ateşli ve kötücül arzuları olan bir insan evladıydım.” (Sf. 63; 64)

Tutkusuz, heyecansız, çatışmasız bir hayat mümkün olabilir mi? Zweig, ustaca kaleme aldığı bu romanda insana bunu sorgulatıyor aslında. Daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaparak kendini bulan, iyisiyle kötüsüyle; steril, kusursuz, tasasız, samimiyetsiz değil; duyularımızı harekete geçiren tüm çelişkilerimizle insanlaştığımız, var olduğumuz bir hayatın kendisine ayna tutan bir hikâye bu. Bireyin kendi iç çatışmasızlığından yola çıkarak, toplumda yaratılan kayıtsızlığa da işaret eden, kendimizi de sorgulamamıza yetecek verileri sunan, farklı bir hikâye. Olağanüstü Bir Gece, “İnsan neyle yaşar?” sorusuna da verilebilecek bir yanıtı oluşturuyor kanımca.

Karmaşık bir kurgusu olmayan bu hikâyede kendi çatışmanızı da görecek, sorgulayabilecek, irdeleyebileceksiniz. O halde iyi okumalar herkese...


KÜNYE: Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig, Çeviri: Merve Cam, Panama Yayıncılık, 2017, 119 sayfa.