İktisatta sınıf var mı veya iktisat yazıları nasıl okunur?



08-06-2017 11:07
Doruk Cengiz

İşçilerin oyunu alamayan parti iktidar olamıyor. İç politikaya, yoksulun hayatına ilişkin, yalan da olsa, önerisi olmayan, işçi oylarını kazanamıyor. Ancak burada bir sorun ortaya çıkıyor. Mevcut dönemde, toplumun önemli bir kesimini ve özellikle yoksulları ilgilendiren bazı konular sadece iktisatçılara bırakılmış.

Yazarının iktisatçı olduğu yazıları okumak kolay iş değil. Anlatılanın arasına sayılar sıkıştırılıyor. Teknik terimler ve varsayılan ilişkiler metnin okunması zor hale getiriyor. Hızla hikâye kayboluyor. Bu yüzden, önemli olduğu kabul edilse de iktisat yazıları, çoğunlukla, genel okuyucuya değil, belli bir kesime hitap ediyor. Böyle olunca toplum bu gündemleri zamanında takip edemiyor. Hikâye, olay olduktan, zarar verildikten sonra anlaşılabiliyor.

Ancak her ekonomi yazısı, politikası taraf ilan ediyor. O tarafın fikrini savunuyor. Mesele, boğulmadan o fikri görebilmek. 

Güncel olaylarla örneklendirelim. 

FONLAR

Sıklıkla duyuyoruz artık: Kredi Garanti Fonu, Varlık Fonu, İşsizlik Fonu, Kıdem Tazminatı Fonu… AKP’den her hafta yeni bir fon ismi ve onun yapılandırılması gündemini öğreniyoruz. Her biri yeni bir gündemmişçesine sunulsa da aslında önerilenler, genel olarak, benzer. Hepsi, özünde, kamu kaynaklarının sermayedarlara dolaylı devrini öngörüyor. Doğrusu, sadece isme bakarak özel olarak yaptıkları işi tahmin etmek de mümkün. 

Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden detaya inmeden açıklayalım [1]. KGF, devletin şirketler adına bankalara verdiği bir sözdür. Herhangi bir kişi bankadan borç almak istediğinde, banka ona nasıl ödeyeceğini ve ödeyemeyeceği durumda borcu kimin üstleneceğini sorar. KGF ile devlet, şirket sahipleri adına, bankalara “o ödemezse ben öderim” sözü veriyor.

İlk bakışta çok da mantıksız gözükmeyebilir. Şirket gereksiz yere kefil aramakla uğraşmıyor, böylece rahatlıkla borç alıyor ve yatırım yapabiliyor. Şirket büyüyor, insanlara iş veriyor, toplumun refahı artıyor.

Peki, ya şirket borcu ödemede zora girerse? O zaman, devlet bankalara ödeme yapmaya başlıyor. İşte bu noktada bankalar rahat ediyor, şirket sahipleri rahat ediyor; ama yurttaş zora giriyor. Çünkü ödemeler vergi gelirleriyle yapılıyor. Ya vergi gelirleri arttırılıyor ya da sosyal harcamalar kısılıyor. İki durumda da yurttaş olumsuz etkileniyor.

Bu noktada kimden alınıp kime verildiğini görmek gerekiyor. Sonuçta iktisatın sorusu budur. Sayılara ve terimlere bulandırılmış her fikrin altında bu soruya verilmiş bir cevap vardır. Kredi Garanti Fonu da,  şirketlere kredi garantisi yoluyla, yurttaştan alıyor, sermayeye veriyor.

Buradan hareketle diğerlerini de anlayabiliriz. Varlık Fonu gündeminin özeti, kamu varlıklarının dolaylı yoldan sermayeye tabi kılınması. İşsizlik Fonu veya Kıdem Tazminatı Fonu gündemlerinin özeti işsizlik sigortasının veya kıdem tazminatının sermaye hizmetine girmesi. Yurttaş, özellikle ücretli çalışan pahasına sermaye destekleniyor.

YÜKSEK İŞSİZLİK, DÜŞÜK ÜCRETLER ve İKTİSATÇILAR

Ancak iddia edilen, bu politikaların, ekonomiyi canlandırmak, ücretleri yükseltmek ve işsizliği düşürmek için olduğu. Sonuçta veriler ortada: Büyüme istenilen düzeylerde değil, işsizlik çok yüksek. İşçi ücretleri ise asgari ücretten çokça etkileniyor ve geçtiğimiz yıl, AKP hükümeti, asgari ücreti düşük bir seviyede arttırdı. 

Bir şey yapılması gerekiyor. Doğru, ama ne yapılacağına kim, nasıl karar verecek? Ücretler ve işsizlik, toplumun çoğunu ilgilendirirken, bu konunun teknik bir meseleymişçesine ele alınması ve tamamen iktisatçılara devredilmesi son derece ters bir durum. Düşük ücret ve yüksek işsizlik, büyük ölçüde, politik tercihlerin sonucu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla çözümler de bu sorunlar kadar politik belirlenimlere sahip. Bir diğer deyişle, işsizliği düşürmek için öne sürülen çözümler, çözümü öne sürenin politik tercihleriyle doğrudan alakalı. İşte, tam olarak bu yüzden, ülke ekonomisinin gidişatı sadece iktisatçılara bırakılmayacak kadar önemli.

BAŞKA YOLU YOK MU?

Burada bir parantez açalım. İktisatta her sorunun birden fazla çözümü vardır. İktidar olan, sadece kendi çözümü mümkünmüş gibi göstermeye çalışır. Böylece muhalif olana, “neden böyle yaptın” sorusunu dayatir. Bu soru tartışmayı teknik bir hale getirir. Olması gereken, muhalif olanın da bir program sunması ve “neden böyle yapmadın” sorusu sormasıdır. 

Düşük büyüme ve işsizlik karşısında AKP’nin çözümlerini yukarıda özetledik. Yurttaştan al, sermayeye ver. En net biçimde “OHAL yoluyla grev yasakları” olarak kendini gösteren bu politikanın bir alternatifi de var. O da işçi yanlısı ekonomi politikaları. Bunların başlıcaları kayıt dışı istihdamın ortadan kaldırılması, asgari ücret başta olmak üzere ücretlere yukarı yönlü baskı uygulanması ve ulusallaştırma. Şu an bunların üçü de, belli ölçülerde, bir gecede uygulamaya koyulabilir. İlk ikisi işçilerin hayat koşullarını garanti altına alırken, üçüncüsü, özel olarak işsizliği, ve genel olarak piyasayı kamunun kontrolüne aktarır. Bu, ekonomik büyümeyi de her üç ayda bir TÜİK’in açıkladığı soyut bir sayı olmaktan çıkarır.

TOPARLARSAK

İktisat yazıları okunurken sorulacak bir numaralı soru, bunlar kimin yararına olur, sorusudur. Örneğin, işsizlik fonu kullanılarak istihdam arttırılacak denince, aktarılacak paranın işçiye gelene kadar kaç kişinin elinden geçtiği ve bu kişiler kim sorularına verilen cevaplar esastır. İktisat politikaları da böyle okunabilir. Önerilen çözümler sınıfsaldır. Her durumda belli bir sınıfın perspektifini içerir.

[1] Sait Çakır’ın bu haftaki yazısında konu detaylıca ele alınmış.