İbrahim Varlı anlatıyor: Ortadoğu’yu anlamakla yetinmeyip değiştirmek isteyenlerin kılavuzu

Etnik, dinsel, mezhepsel çatışmaların tarihin hiçbir döneminde bu kadar yoğun olmadığı Ortadoğu coğrafyasında dönen kirli savaşları ve politikaları anlamaya dair İbrahim Varlı ve Can Uğur’un birlikte hazırladığı BirGün Kitap’tan yeni çıkan “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu” üzerine İbrahim Varlı ile konuştuk.



18-12-2016 01:01
Söleşi: İlknur Delice

“Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu”, Ortadoğu meselesinde ekranlarda gördüğümüz yanıltıcı havaya karşı gerçekleri gösteren ve anlaşılmasını sağlayan, alanında uzman pek çok ismin makale ve söyleşilerinden derlenmiş. Ortadoğu’daki gruplara ve oluşumlara dair kafa karışıklığını gidermesi adına kitabın başında iyi bir sözlük de yer alıyor. Barış İnce’nin editörlüğünü yaparak ön sözü kaleme aldığı kitap, bir iddia ile yola çıkıyor: “anlamayla yetinmeyip değiştirmek isteyenlerin kılavuzu…”
Çok aktörlü ve çok faktörlü olaylar silsilesinin olduğu Ortadoğu’da yaşananları anlamlı bir bütünde görmek bu konuda uzmanlığı olmayanlar için zor bir süreç. “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu” bu zorluğu ortadan kaldırmak için hazırlanmış gibi duruyor. Bu bağlamdan yola çıkarsak kitaptaki makaleler Ortadoğu’ya yönelik kafa karışıklığını gidermek adına çok yönlendirici olma niteliği taşıyor. Siz kitaptaki makaleleri derlerken nelere öncelik verdiniz?
Tarihinin en kaotik dönemini yaşayan, savaş içinde savaşların yaşandığı, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel çatışmaların iç içe geçtiği Ortadoğu coğrafyasını bir çırpıda anlamak kolay değil elbette. Çok aktörlü, çok denklemli “kirli” savaşların yürütüldüğü, emperyalistlerin, bölgesel güçlerin, yerel aktörlerin amansız bir bilek güreşine tutuştuğu kaygan bir politik iklimin hüküm sürdüğü coğrafyadan bahsediyoruz. Anlık ittifakların kurulduğu, dönemsel işbirliklerinin inşa edildiği kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı olaylar silsilesini sahadaki bu değişken etkenler üzerinden okumak kolay değil.  Sahadaki gelişmelere bakarak Ortadoğu’yu tam manasıyla anlamak pek mümkün değil. Resmin tamamını görmek için neden ve nasıl bu duruma gelindiğini bilmek lazım. Yani resmin tamamına bakılmalı. Kitaptaki makalelerin büyük çoğunluğu da bize bu resmi verecek nitelikte. Makaleleri seçerken de buna dikkat ettik.


‘SURİYE’DEKİ DİRENİŞ İHVAN PROJESİNİN SONU OLDU’


Kitabın içinde yer alan makalenizde Ortadoğu’da kırılgan fay hatlarını harekete geçiren meselenin Buazizi’nin 2010’da Tunus’un orta kesiminde bedenini ateşe vermesiyle başladığını ve ardından da bunun bütün Arap coğrafyasını kaplayacak kitlesel bir harekete dönüştüğünü söylüyorsunuz. Peki, birçok aktörün olduğu Ortadoğu’nun şimdiki durumunu oluşturan olaylar karmaşasından biraz bahsedebilir miyiz?
Ortadoğu tarihi boyunca hep bir krizler, çatışmalar coğrafyası olmuştur. Ancak “Arap Baharı” adı verilen olaylar manzumesi kriz içindeki coğrafyayı daha da krize sürükledi. “Dondurulmuş sorunlar”ı gün yüzüne çıkardı, kırılgan fay hatlarını harekete geçirdi. Bunun işaret fişeği Tunus’ta 2010 yılının son ayında atıldı. Sonrasında ise bugün yaşanan manzara ortaya çıktı.

68 Prag Baharı’ndan aparılarak “Arap Baharı” adı verilen olaylar dizinini ikiye ayırmak lazım. Tunus ve Mısır içsel dinamiklerin daha belirgin ve belirleyici olduğu bir süreç yaşadı. Libya ve Suriye ise dışsal etkenlerin devreye girdiği rejimlerin emperyalist müdahalelerle devrilmeye çalışıldığı ülkeler oldular. Libya’da bu başarıldı, Suriye’de duvara tosladılar. Her iki ülke de, buna Yemen’i de ekleyelim, hâlâ bu sürecin sancılarını yaşıyor. Faturası çok ağır oldu. Her üç ülke de kanlı, kirli bir iç savaş yaşıyor. Mesele şuydu ki Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Yemen ve Suriye’ye uzanan hatta Ortadoğu yeniden dizayn edilecekti. Bu yeni restorasyonun hedefinde de temel olarak bu ülkeler vardı. Bu ülkelerin bir özelliği vardı, tesadüfü seçilmiş yerler değildi. Hepsi de monarşiyle yönetilmeyen, şeklen de olsa cumhuriyet olan, kendi özgüllüğü içerisinde tüm eksikliklerine, handikaplarına ve oligarşik yönetimlerine rağmen “demokrasi”yle yönetilen ülkelerdi. Buralardaki laik/seküler yönetimler alaşağı edilerek yerlerine siyasal İslamcılar geçirilecekti. Yani “ılımlı İslamcı” iktidarlar kuşağı yaratılacaktı. Bu kuşak da Müslüman Kardeşler (İhvan) üzerinden sağlanacaktı. İhvan tüm bu ülkelerde işbaşına getirilecekti. İlk yıllarda Tunus ve Mısır’da İhvan iktidara geldi ancak gerçek yüzlerini gösterince, gizli ajandalarını devreye sokunca kısa bir süre sonra yeni bir isyan dalgasıyla alaşağı edildiler. Suriye’deki direniş, “İhvan Projesi”nin sonu oldu. Suriye’deki başarısızlık domino etkisi yarattı ve gerisin geri diğer ülkelerdeki İslamcıları da vurdu. Libya’da da İslamcılar başarılı olamadı ancak ülkeyi kan gölüne çevirdiler. Yemen ve Suriye ise kanlı bir savaşa sürüklendi.
Özgürlük götürme maskesi altında kirli savaşların döndüğü Ortadoğu coğrafyasında şiddetin boyutu her bölgede farklılık gösteriyor. Bu farklılıklar üzerine ne düşünüyorsunuz?
Biz bütün bir Arap dünyasını bir görüyoruz. Oysa Arap coğrafyası 30’a yakın ülke ve yaklaşık 400 milyonluk bir nüfustan oluşuyor. Akdeniz'in güneyinde Afrika'da Büyük Sahra’dan Sudan'a, doğuda Irak'a ve Arap Yarımadası'na uzanan bir coğrafyadan bahsediyoruz. Her ülkenin dinamikleri birbirinden farklı, kültürel, toplumsal kodları farklılıklar arz ediyor. Dolayısıyla çatışma ve şiddetin yansıması da farklı oluyor. Örneğin Suriye gibi devlet geleneği güçlü, siyasal ve toplumsal yapısı kozmopolit ülkelerde çatışmalar daha şiddetli yaşanıyor. Krizin bugüne kadar uzamasında bu özgüllüğün payı büyük. Suriye bir Libya olmadığı için rejim değiştirilemedi. Keza Mısır ve Tunus çok daha bambaşka bir iklime sahip. Tunus “Arap Baharı” sürecinin en az kanlı geçtiği ülke. Çünkü sosyolojik yapısı şiddetli bir çatışma ortamının oluşmasına müsaade etmedi. Okur-yazar, eğitimli-üniversiteli oranının yüksek olduğu ülkede, işçi sınıfının, “orta sınıf”ın gücü yadsınamaz. Libya ve Yemen aşiretlerin güçlü olduğu, merkezi yönetimlerin bu aşiretler denklemi üzerinde inşa edildiği ülkeler. 
Ortadoğu’daki gelişmelerin düğüm noktası Suriye sanki. Suriye’deki gelişmelerde dış güçler ne derece rol almaktadır?
Suriye sadece Ortadoğu’nun değil bütün bir Arap-İslam coğrafyasının kaderini elinde tutuyor. Şayet Suriye düşmüş olsaydı bugün bambaşka bir Ortadoğu’dan bahsediyor olacaktık. Radikal İslamcı Selefiliğin, İhvan’ın hüküm sürdüğü bütün bir bölgeyi domine ettiği, laikliğin, seküler yaşamın yok edildiği bir iklim söz konusu olacaktı. Suriye’deki krizin başından bu yana emperyalist güçler, onların bölgesel ve yerel taşeronları büyük rol oynadı. İlk günden itibaren “muhalefet”i silahlandırdılar. Bununla da yetinmediler dünyanın dört bir tarafındaki radikal İslamcı çeteleri Suriye’ye ihraç ettiler. Bu çetelere her türlü lojistik destek sağladılar, maddi yardımlarda bulundular ve daha da önemlisi bu canileri eğittiler. Radikal İslamcı militanlar “ılımlı muhalifler” adı altında “eğit-donat projesi” kapsamında büyük oranda Türkiye topraklarında eğitildiler. Benzer şekilde Ürdün’de de eğitimler kamplar oldu. Bu taşeron yapıların başarısız olmasının ardından vekaleti veren büyük aktörler, emperyalist güçler ve onların taşeronları bizzat devreye girdiler. Suriye’deki “vekalet savaşı” da böylece açık bir paylaşım ve hegemonya savaşına dönmüş oldu. Suriye’de artık bir vekalet savaşı yok, emperyal kuvvetlerin dâhil olduğu bir paylaşım ve hegemonya savaşı var.
 

‘ILIMLI İSLAM PROJESİ AKP ÜZERİNDEN ORTADOĞUYA İHRAÇ EDİLMEK İSTENDİ’

AKP’nin politikaları dolayısıyla biz Ortadoğu’da yaşananları bir dış mesele olarak göremeyiz. Bu meseleye bugüne gelene kadar yaşanan olaylar gözüyle de bakmak gerekir. Gerek Büyük Ortadoğu Projesi, gerek Arap Baharı… Dolayısıyla emperyalistler tarafından AKP’ye çizilen rol hakkında ne söylersiniz?
Ilımlı İslam projesi AKP üzerinden Ortadoğu’ya ihraç edilmek istendi. Çünkü “Ilımlı İslam” gömleği AKP eliyle Türkiye’ye uzun bir süre önce giydirilmişti ve model tutmuştu. Bu modelin diğer bölge ülkelerine de uyarlanması düşünülüyordu. Tam da burada  AKP emperyalistler tarafından koçbaşı olarak kullanıldı. Kapitalist-emperyalist sistemle bir derdi olmayan, neoliberal politikaları benimseyen AKP, Batı için tercih edilebilir bir modeldi. Türkiye hızla İslamlaştırıldı, muhafazakârlaştırılarak bir din devletine dönüştürüldü. Tüm bunlar yapılırken de AKP’ye bir rol verilmişti, sınırları çizilmişti. Ancak AKP’nin yeni Osmanlıcı hevesleri zamanla sorun çıkarmaya başladı. Kendisine çizilen sınırların dışına taşmak isteyince ipler gerilmeye başladı. Yeni Osmanlıcılar “stratejik derinlik” adı altında Ortadoğu’da eski Osmanlı bakiyesi topraklarda hak iddia etmeye, oyun kurmaya niyetlendi.  Bu da emperyalistlerin bölgesele çıkarlarına uymuyordu, rahatsız ediyordu onları. Öyle ki bir süre nerdeyse ipler kopma aşamasına dahi geldi. Şimdi bu gelgitli sorunlu ilişkinin sancıları yaşanıyor.
Suriye’deki çok cepheli savaşın önemli aktörlerinden birisinin de Türkiye olduğu ve Suriye’deki savaşa Cerablus ile fiilen müdahil olduğu bir gerçek. Bundan sonrası için ne olacağına dair görüşünüz nedir?
AKP iktidarı ülkeyi Ortadoğu bataklığına sapladı. Burası muhakkak. Çırpındıkça daha da batacak. Bu yanlışlar serisiyle Suriye Türkiye’nin Vietnamı’na dönüşebilir. Bu tehlike sanıldığından da büyük. El Bab’tan gelen ölüm haberleri, yapılan saldırlar bu yönde emareler taşıyor. Ki Türkiye daha Suriye’de gerçek manasıyla çatışmaların içine girmiş değil. IŞİD’in elinden alınan birçok bölge ve köy neredeyse hiç çatışılmadan elde edildi. Cerablus bunun canlı örneği. Bir tek kurşun dahi sıkılmadan Cerablus IŞİD’den anahtar teslim alındı. Asıl büyük tehlike bundan sonrasına dair. Türkiye aşağılara indikçe çatışmaların şiddeti artacaktır. Güneye daha derinlere indikçe Suriye ordusu, IŞİD ve Kürt güçleriyle karşı karşıya kalacaktır. Suriye demek Rusya demek olduğundan haliyle bu ülke ile de karşı karşıya gelinecektir. TSK’nın bu haliyle Rakka’ya yönelmesi “ölüm” demektir. Fırat Kalkanı harekâtı başlı başına bir sorun zaten. Harekâtın ne askeri ne de siyasi hedefi belli. Suriye’ye neden girildiğine dair Erdoğan, Binali Yıldırım ve Hükümet Sözcüsü Kurtulmuş’un sözleri dahi harekâttaki kafa karışıklığının en önemli kanıtı.
Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor?
Suriye’de, Yemen’de, Libya’da çatışmalar dursa dahi Ortadoğu daha uzun bir süre istikrara kavuşamayacak. Harekete geçirilen fay hatlarının yol açtığı tahribatı şu haliyle isteseniz de gideremezsiniz. Toplumlar, halklar birbirilerine karşı düşmanlaştırıldı. Bu düşmanlığın kısa sürede giderilmesi mümkün görünmüyor. Suriye’nin, Libya’nın, Yemen’in toparlanması uzun bir zaman alacaktır. 4 milyonluk Lübnan’da dahi iç savaşın 15 yıl sürdüğünü düşünecek olursak, Suriye, Yemen, Libya gibi Lübnan’la kıyaslanmayacak derecede büyük ülkelerdeki savaşların ne kadar süreceğini varın siz hesaplayın.

Halep'in cihatçılardan temizlenmesi bundan sonraki süreçte Suriye ve Türkiye'yi nasıl etkileyecek?

Halep'in kurtarılması ile Suriye'deki neoosmanlıcı hayaller tamamen suya gömüldü. Suriye devletinin savaşı kazandığının ilanıdır, Halep. AKP, Katar, Suudi Arabistan, ABD cephesi kaybetti. Suriye halkları kazandı. Bunu gören AKP hükümeti hezimetten Türk usulü zafer çıkarma kurnazlığına başvurdu. Suriye'ye rejim ihraç etmek isteyenler şimdi ülke genelinde ateşkes ilan edilmesi için çırpınmaya başladı. Halep'ten çıkan cihatçılar Hatay sınırındaki İdlip'e taşındı. Suriye yönetiminin bir sonraki hamlesi muhtemelen İdlip olacaktır. Burası da kurtarılacaktır ve oradaki cihatçı çeteler sınırdan içeri girip Türkiye'ye gelecektir. Bu da büyük bir güvenlik tehlikesine işaret ediyor. Bu cihatçı katiller nerede istihdam edilecek, nasıl barınacak bu bir muamma. Halep'ten sonra rejimin yöneleceği iki nokta var. Birisi İdlip, diğeri Rakka. Ama bütün işaretler ağırlığın İdlip'e verileceğini gösteriyor. Yalnız şunu unutmamakta fayda var. Halep'in kurtarılması savaşın bittiği anlamına gelmiyor. Savaş Halep'te başlamadı, Halep'te de bitmeyecek. Suriye yönetimi büyük bir motivasyon sağlasa da savaş hâlâ diğer cephelerde de devam ediyor, ne yazık ki devam edecek. 

Kitabınızda Ortadoğu’yu anlamak kolay değil demişsiniz!
Evet, Ortadoğu’yu anlamak kolay değil dedik. Ancak şimdi bu anlaşılmayı olabildiğince kolaylaştıracak bir kılavuz var elimizde. BirGün Kitap’tan çıkan “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu” çok aktörlü Ortadoğu iklimini okumaya ve de anlamaya katkı sağlayabilecek önemli bir kaynak niteliğinde. Kitap editörümüz Barış İnce’nin de ön sözde yazdığı gibi Ortadoğu coğrafyası kendi kendine bu hale düşmedi. Bütün bu boğazlaşmalar bir gecede de oluşmadı. Tüm bu karmaşık ilişkiler ağını ve olaylar silsilesini anlamak isteyenler için  “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu”  önemli bir referans olacaktır.


KÜNYE: Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu, Derleyenler: İbrahim Varlı-Can Uğur, BirGün Kitap, Kasım 2016, 158 sayfa.