Hayır diyenlerin tarihi: ‘Ateş Anıları’

Kitapta ilerledikçe kafamızdaki Amerika imgesi değişiyor, genişliyor. Yerli halkların kültürel hücrelerine kadar giriyor yazar ve o hücrelerdeki bilgiyi bize taşıyor. “Ateş Anıları”, zamanı üç boyutlu kılıyor. Onun anlattığı tarihte insanlar ayaklanıp yürüyor, yapılar yükseliyor, ağaçlar boy veriyor. Onun tarihinde kan hâlâ sıcak, nehirler hâlâ coşkulu, köleler ve ezilenler hâlâ isyancı, aşklar ise hâlâ tutkulu. Bir avcı hikâyesinde olduğu gibi yaşanıp geçmiş bile olsa, tarih hayattan besleniyor.



05-03-2017 09:31
Bora Murat Pektaş

Eduardo Galeano’da her şey bellek ve hatırlama meselesidir. Yaşanan anın anlam bulabilmesi, tarihin anlaşılmasına bağlıdır. Hatırlama, tarihin kronolojik olarak belleğe yazılması değil, bu günü anlayıp biçimlendirmenin yöntemidir. Uykuya yatmış, yalnızlaştırılmış ya da yeniden yazılmış tarih, hafızanın üstünü örter.

Tarih, Galeano’da kişisel olarak deneyimlenebilen, tanıklık edilebilen bir insanlık yürüyüşüdür.

Bize geçmiş zamanı, boşaltılmış bilinçler olarak şimdiki zamana boyun eğmemiz için öğretiyorlardı: amaç zaten yapılmış olan tarihi yapmak değil, onu kabullenmekti. Zavallı tarih nefes almayı bırakmıştı: Akademik metinlerde ihanet ettikten, dersliklerde yalan yanlış öğrettikten, yıldönümlerindeki konuşmalarda dinleyicileri uyutmaya vesile ettikten sonra onu müzelere hapsetmiş ve çiçekli armağanlarla birlikte heykellerin bronzuyla anıtların mermerinin altına gömmüşlerdi.”

Onda tarih, özgürlüğüne, kendi sesine ve sözcüklerine sahip olabilmelidir. Eduardo Galeano “tutsak alınmış belleğin” kurtarıcısı olmaya talip bir yazardır kendisine göre.

İşte bu yüzden Galeano’nun diğer kitapları gibi “Ateş Anıları” da tarihin tutsaklığının sona ermesi için yazıldı.

“Ateş Anıları”, Galeano’nun Latin Amerika halklarının tarihine odaklandığı üçlemesidir. İlk kitap olan “Yaratılış”, Güney ve Orta Amerika mitolojisinin anlatıldığı bölümle başlayıp Kolomb’un yeni kıtaya ayak bastığı günden 1700 yılına kadar devam eder. İkinci kitap “Yüzler ve Maskeler” 1700 yılından 1900 yılına kadar olan zaman dilimini anlatır. Son kitap olan “Rüzgarın Yüzyılı” ise 1900’den günümüze kadar getirir Amerika tarihini.

Daha önce Can Yayınları’ndan basılan üçlemenin ilk iki kitabı halihazırda Sel Yayıncılık tarafından yeniden yayımlandı.

“Ateş Anıları” basit kronolojik bir tarih anlatımı değil. Tarihi kronoloji bir omurga olarak işlev görüyor “Ateş Anıları”nda. Bu tarihsel izlek üzerinde her bölüm kendi içinde, hikâyelere, tarihi olgulara ve duygulara doğru genişliyor. Belli bir zaman diliminde yaşananlar güçlü  edebi dil ve iyi gözlemcilikle muazzam bir bütünlüğe ulaşıyor. Bu bütünlük Galeano’nun kaleminde ezilenlerin tarihine ama onların gözünden yazılmış bir ezilenler tarihine dönüşüyor.

Kitapta ilerledikçe kafamızdaki Amerika imgesi değişiyor, genişliyor. Yerli halkların kültürel hücrelerine kadar giriyor yazar ve o hücrelerdeki bilgiyi bize taşıyor.

“Ateş Anıları”, zamanı üç boyutlu kılıyor. Onun anlattığı tarihte insanlar ayaklanıp yürüyor, yapılar yükseliyor, ağaçlar boy veriyor. Onun tarihinde kan hâlâ sıcak, nehirler hâlâ coşkulu, köleler ve ezilenler hâlâ isyancı, aşklar ise hâlâ tutkulu. Bir avcı hikâyesinde olduğu gibi yaşanıp geçmiş bile olsa, tarih hayattan besleniyor.

Amazon Ormanları’nın derinliklerinde, Desena halkından bir balıkçı yüksek bir kayanın üzerine oturup nehri seyrediyor. Sular, günün ilk ışığında altın gibi ışıldayan sular süzülerek akıyor, balıkları taşıyor, taşları parlatıyor. Balıkçı bakıyor, bakıyor ve yaşlı nehrin damarlarındaki kanın akışına dönüştüğünü hissediyor. Balıkçı, balıkların karılarının kalbini kazanana kadar balık avlamayacak…

…Avcı son bir kaç gecedir yalnız uyudu. Ne kadınlarla birlikte oldu ne de onları düşledi, zira takip edip mızrak ya da oklarla içine gireceği hayvanı kıskandırmak istemiyor.

Cenovalı Kristof Kolomb 1492’de San Salvador adasına ayak bastığında, aylar sonra ilk kez gördüğü toprağı öpüyor. Tam o an, yüzyıllar boyunca sürecek ölüm mimarisi çağı ve yağma sarmalı başlamış oluyor.

Yerliler bilinmezden gelen bu beyaz insanlara yiyeceklerini ve sularını verdiler. Bu ilk yardım onların sonu olacak, beyazlar daha sonra her şeylerini zorla alacaktı ellerinden. Kadim Amerika yüzyıllarca sürecek bir yağmalanma sürecine girecek, sömürgeciler altın için kıtanın toprağıyla birlikte kalbini de sökeceklerdi. Avrupa kölelerin ve yerlilerin kanı üzerinde zenginleşecekti.

Bu öyle bir zenginlikti ki sadece altın çalarak, koloniler kurarak değil, neşeyi ve kültürel birikimi de alıp götürerek var olabilirdi ancak. Yüksek sesle gülmenin, beyaz kadınlara bakmanın, okuma yazma öğrenmenin bile kırbaç ya da ölümle cezalandırıldığı, aynı zamanda yerli dillerinin, danslarının, ekip biçtiklerinin ve tanrılarının da yasaklandığı bir tufandı bu. Bütün olarak Amerika halklarının ruhunun yok edilişiydi.

Putperestliğe düşme ihtimallerinin Yüce Tanrımızın da yardımıyla ortadan kaldırılması ve Şeytan’ın insanları kandırmayı sürdürememesi için, Lima Başpiskoposu, geleneksel dansların ve şarkıların ne yerel lehçede ne de genel dilde icra edilmelerine izin verilmemesi gerektiği” yönünde bir karar alıyor. Başpiskopos buna uymayanlara korkunç cezalar öngörüyor ve sevgililerin mesajcısı tatlı ezgili yerli flütü quena da dahil olmak üzere, bütün yerli enstrümanların yakılmasını buyuruyor”

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yeni bir yağma biçimi de ekleniyordu eskisine. Yeniyetme kapitalizm, geleneksel tarım alanlarını yok edip, Avrupa’nın ihtiyacı olan ürünler için yer açıyor, kilometre başına on üç ölü vererek inşa edilen Küba demiryolu gibi, tüm gelişmeler kanla sağlanıyordu. Bir avuç altına, bir domuza ya da birazcık tuza bir siyah köle satın alınabiliyor, satın alınan bu köleler çamurun içine şehirler inşa ediyordu. Günümüz Amerika tarihi kan, barut ve çelik üzerine yazılıyordu.

 Amerika kıtası halkları yağma, katliam ve sömürüyle birlikte direnmeyi, boyun eğmemeyi ve isyanı da öğrenecekti bu uzun yıllar boyunca.

Tutsaklıktan kaçıp kendi özgürlüklerini kazanan kölelerin oluşturduğu maroon toplulukları ortaya çıkmaya başladı önceleri. Dağlarda özgürce yaşadılar. Sonra evcil atlara özgürlük huyunu bulaştıran yabani atlar gibi, diğer maroon toplulukları ve kölelerle birleşerek dalga dalga isyanlar yarattılar.

Maroon toplulukları dağlarda ve şehirlerde savaşırken köleler de ya sahiplerini ya da kendilerini zehirleyerek, efendilerinin en önemli mülkünü elinden alıyorlardı. Çünkü köle demek süt anne, maden işçisi, aşçı, asker ve hatta cellat demekti.

Köle kadınlar, cezası ölüm olsa bile, onlara yasaklanan tarımsal faaliyeti yürütmek için saçlarında gizlice taşıdıkları tohumları ekim yapabilecekleri alanlara taşıyorlardı. Böylece isyan Latin Amerika’nın geleneği haline geldi.

Amerika kıtası halkları; zulme, sömürüye aşağılanmaya beş yüz yıl boyunca “Hayır!” diyebildiler ve bugün de özgürlükleri için mücadele etmeye devam ediyorlar.

Ateş anıları bu yüzden en çok da başeğmeyenlerin tarihidir.


KÜNYEAteş Anıları II: Yüzler ve Maskeler Çeviri: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, 2017, 366 sayfa