Görmeyi öğreten roman

Bölümler ilerlerken okuyucu merakının diri kalması için gizlilik esas alınmış romanda. Bölümlerdeki anlatıların sonuna doğru sonuçlardan üstü kapalı bir biçimde söz ediliyor. Eserin akıcılığı tam da bu yaklaşımdan besleniyor.



20-08-2017 09:48
Evrim Sayın

On üç yıllık bir ter dökmenin sonucu Cennette Uzun Bir Kış. Barış Tuna, ilk romanının üstünden on üç yıl geçtikten sonra yayımlamış eserini. Bu süre boyunca yazarın özeninin had safhaya ulaştığını söylemek mümkün. Bir röportajında, kitabının üzerinde defalarca düzenleme yaptığını okumuştum. Romanın araladığı kapıdan içeri girildiğinde bu dikkat, sabır ve değer hissediliyor.

Roman bölümler halinde kaleme alınmış ve her bir bölüm başka bir kahramanın tanıtılması şeklinde ilerliyor. Kahramanların “tanıtılması” ifadesi bu roman için bir hayli yetersiz aslında. Düzeltelim: Biz, romanın bu kahramanlarca oluşturulduğunu görmekteyiz. Hacimli bir eser olmasına rağmen roman, olaylar silsilesinin birbiri ardına sıralanması şeklinde ilerlemiyor. Durağan fakat durağan olduğu kadar vurucu bir eser Cennette Uzun Bir Kış. Aslı, Meral ve Umut nezdinde cinsel istismar, “kutsal aile” eleştirisi, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, din ve mezhep çatışması gibi hayati önem taşıyan sorunların açık yüreklilikle işlendiğini görüyoruz. Her eser, hanesinde bir “dert” barındırmak zorunda değil elbette fakat bu romanın bir derdi var. Yukarıda bahsettiğim sorunları her fırsatta dile getirmiş olması boşuna değil. Tuna, kurduğu uzun cümlelerle bu sorunları örtbas etmeyi tercih edebilirdi ancak gerçekte sihir, uzun cümlelerde. Aslı, babası tarafından çocukluğunda istismar edildiğini bu sayede geçiştirmiyor örneğin. Bu istismarı göz ardı eden annesini bu sayede affetmiyor. Meral; babasının cimriliğini, atıllığını ve annesinin bu adamla yitip gitmiş bir hayatı yaşamaya mecbur kalışını bu sayede ortaya döküyor. Aslında içini bu sayede döküyor. Umut, sevginin ve mutluluğunun ne olduğunu bilmediğini bu sayede açık ediyor. Uzun cümleler kurmak gibi bir riski göze alan yazar, amacının okuyucuyu yormak olmadığının sinyalini daha en başında değindiği sorunların gerçekliği ve çarpıcılığıyla veriyor.

Kahramanlarımızın yaşam eşikleri, çocuklukları. Üçü de çocukluklarından bu yana taşımış oldukları yaralarla kendilerini var etmeye çalışıyor. Birgün’de karşılaşmış olduğum bir yazıda şöyle denmişti: “Çünkü yara izi, biraz da yaşam izidir ama en çok çocukluğun izi.” Tuna’nın insanları bana sıkça bu cümleyi hatırlattı. Cümlenin çarpıcılığı, eserin satırlarının tamamına yayılmıştı. Eserdeki iki kadın karakter de istismara uğruyor. Biri babası tarafından, diğeri amcasının oğlu ve dayısı tarafından. Hayatlarının devamında Aslı, asla yoluna koyamadığı bir ilişkiyi sürdürüyor ve daima “sevilmeyi” bekliyor. Birlikte olduğu adamın sevgisini bıkmadan usanmadan sorguluyor. Meral ise evli erkeklerle birlikte olmayı gündelik yaşantısının bir parçası haline getirmiş, hayata tutunabilmenin kaynağının bu olduğuna inanıyor. Eserde cinsel istismarı sadece aile içi ilişkiler ağında görmüyoruz. Aslı bir anda tanıştığı ve evlerine gittiği erkeklerle birlikte olmak istemiyor. Yol boyunca kendisiyle cebelleşiyor, içi içini yiyiyor hatta onlardan tiksiniyor. Ancak yine de kendini buna mecbur hissediyor. Bu noktada kadın karaktere yüklenmiş bir aciziyet sezmek mümkün. Her şey eve vardıktan sonra değişmiyor çünkü. Aslı’nın zihninde uçuşanların haklılığını, erkeklerin emrivakileriyle doğruluyoruz. Bu aciziyet ve atıllığı yazarın tercihi olarak kabul edebiliriz çünkü romanın kurgusu içerisindeki karamsar hava bunu gerektirmiş olabilir. Ayrıca  Aslı, benim için, istismar edilen kadınların sessiz çığlığıydı. İstismar edilmesi, annesi tarafından yok sayılması kadar acıtmamıştır canını Aslı’nın.

Bir kadının boşa geçmiş hayatının Zehra nezdinde aktarılması, Meral’in tanıtıldığı bölümde belki de Meral’den daha değerliydi. Meral, öncelikle Alevi olmaktan nefret ediyor. Ailesinden nefret ediyor ve aslında tüm nefreti, Alevi olmasına ailesinin sebep olduğuna kanaat getirmesiyle başlıyor. Meral, dinlerden de nefret ediyor. En az ailesi kadar suçlu ilan ediyor tanrıyı. Hayatı ucuza getirmeye harcanmış bir ömür annesiyle babasınınki ve Meral, bu çabanın gerektirdiği her şeyden utanıyor. Eserin her satırını detaylı bir şekilde anlatmam mümkün olmadığı, zaten bunu tercih de etmediğim için Tuna’nın gelişkin toplum tasvirlerini tek tek buraya alıntılayamıyorum. Ancak toplumun her tabakasından insanı “gören” bir gözle izlemiş yazar. Zehra’yı da bu gözlerle tanıtıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bu bölümde sıkça değinmiş Tuna. Ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların, kendilerini var edebilmek adına giriştikleri çabanın sonucunun salt bir “kadın günü” olduğunu Meral’in ağzından dile getirmiş. Tabi bu “gün”lerde kadınların birbiriyle rekabet halinde olduğu da eklenmiş. Meral, tüm bunlardan yakınırken, annesini küçümserken içi boş sayılabilecek bir “kadınlararası husumet” teziyle yaklaşıyor olabilir konuya. Bu noktada emin olamıyoruz çünkü yazar ve Meral’in tamamıyla ayrılması gerekir birbirinden.

Bölümler ilerlerken okuyucu merakının diri kalması için gizlilik esas alınmış romanda. Bölümlerdeki anlatıların sonuna doğru sonuçlardan üstü kapalı bir biçimde söz ediliyor. Eserin akıcılığı tam da bu yaklaşımdan besleniyor.

Umut’u tanımaya başladığımızda mahalle ve mahalleli nedir, raconuyla birlikte öğreniyoruz. Meral’den bahsederken zihinlerindeki karmaşayı, geçmişlerindeki şiddeti, gizli kalmış aciziyetlerini ve aşağılanmışlıklarını kusan mahalleli erkekler, “Kim daha çok erkek?” sorusunun yanıtını veriyor en küfürlüsünden. Küfretmek, erkek olmanın ilk adımı çünkü fakat Umut, onların aksine küfredemiyor. Mahalledeki diğer erkekler kadar vandal biri de değil ama onlardan farklı olduğunu da açık edemiyor. Anlatmıyor, konuşmuyor, geçiştiriyor, yalan söylüyor ama en çok da içine atıyor. Sevginin kırıntısının dahi kol gezmediği evlerinde babasından korkmak ve annesinin hayatına mal olmak arasında kalan Umut ve Nazlı, annelerini her şeye rağmen bir gün rahat ettirmenin hayaliyle yaşayıp gidiyor. Yaz işçisi ve aynı aynı zamanda kendi evinde işçi olan Melek, yorgunluğun ve yitip gitmiş bir hayatın sinirini çocuklarından çıkarıyor. Kendini gerçekleştiremeyen annenin yükü çocuklarının omzunda ve Umut, çocukluğundan çoktan vazgeçmiş durumda. Öyle ki, Umut, annesine yeni bir düğün elbisesi alamadığı için çocukluğunun ipotek altına alındığını düşünebiliyor.

Bunca verdiğim detay içerisinde “aşk”tan söz etmek imkansız gibi. Bu eserin sevgiden, umuttan, aşktan yana olması hayal gibi. Ancak Tuna’nın, romanın hareketliliğini sağladığı merak duygusu sekteye uğrasın istemiyorum. Alevi olduğu için edepsiz ilan edilenleri de, Aleviliğini yıllar boyu saklayanlarımızı da, kulaktan kulağa fısıldaşan komşuların varlığının tüketip yıldırdığını da, sırf kendi egosunu tatmin edebilmek için ana baba olanlarımızı da, ana baba olduktan sonra bir çocuğunun olduğunu unutanlarımızı da, sevgiye değil; sevgisizliğe-iyiye değil; kötüye, çözüme değil; soruna yüzüne dönenlerimizi de çok iyi tanıyoruz, iyi biliyoruz. Farklı evlerin sofralarına konuk olmamız kafi bunun için. İşte o sofralar bütünü Cennette Uzun Bir Kış.

Yaşamı anlamlı kılma çabasında olan her insana...


KÜNYE: Cennette Uzun Bir Kış, Barış Tuna, Okuyan Us Yayınları, 2016, 524 Sayfa