Geçmişin gözlerine dimdik bakmak…

Yordam Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda çıkan ‘Tarihten Kaçış’ kitabı, dünya tarihindeki en önemli iki sosyalizm deneyini, doğrularıyla ve yanlışlarıyla eleştirel bir incelemeye girişiyor. Sosyalizm deneylerini incelerken unutulan “dışsal etken” faktörünü öne çıkartırken içsel sıkıntıları da görmezden gelmiyor yazar.



30-12-2018 14:20

Oktay Şahin

Yazar: “Komünistler tarihlerinden utanmak zorunda mıdır?” sorusuyla başlar kitaba. Kitabın serüveni bu soruya verilen, “Hayır!” cevabında saklıdır. Sovyetlerin çözülüşü ve Çin’in geldiği durumun ardından tüm dünyada ABD’nin başını çektiği bir ideolojik bombardıman sonucu ‘komünistler dahi sosyalizmin tarihinden utanma noktasına gelmiş durumda’ tespiti kitabın omurgasını oluşturur ve başlıca yazılış amacı haline gelir.

Yazara göre yenilgi veya baskı sonrası, bu “kendinden nefret etme” durumu, etnik ya da dinsel gruplarda da aynı şekilde tezahür ediyor. Yoğun baskı dönemlerinde kendinden nefret edenin, karşısındaki erkin düşünce ve duygularını benimsemeye başladığı tezi ile yola çıkıyor. Komünistlerin kaderini ise bu yazgıdan çıkarmak gerektiğinin bilinciyle dünya tarihindeki en önemli iki sosyalizm deneyini, doğrularıyla ve yanlışlarıyla eleştirel bir incelemeye girişiyor. Sosyalizm deneylerini incelerken unutulan “dışsal etken” faktörünü öne çıkartırken içsel sıkıntıları da görmezden gelmiyor yazar.

Reel sosyalizm deneylerini inceleyen kitapların genel skalasına baktığımızda, yöntem olarak sürekli sosyalizmin neden başarısız olduğuna odaklanan, bu odaklanma sürecinde emperyalizm yokmuş gibi hareket eden, bu ülkelerin salt kendi yönetimsel hatalarından dolayı oluşan bir süreç hatta daha ileriye götürerek Ortodoks Marksist anlayışın aslında gerçekten kopuk bir ütopya olduğu sonucuna ulaştığını görüyoruz.

Bu anlayışın karşısında oluşan diğer uç ise içsel hataları görmezden gelerek reel sosyalizm deneylerinin başarısızlığını salt emperyalizme havale eden bir refleks, ruh halidir. İki taraf için de bunun belli nedenleri vardır.

Birinci bahsettiğimiz uç için -soldan beslenen temel damarı- Troçki’nin temsil etmesi, sol içerisinde bir “meşruiyet” alanı oluşturmaktadır. Bu ucun içerisindeki diğer bir damar ise Ortodoks Marksizm’e karşı savaş açan, kendini toplumsal hareketler ile temsil edecek sol-liberal bir anlayıştır. İkinci uç ise kendini daha çok sol-liberal tarih okumasına karşı geleneksel sosyalizmde konumlandırmaktadır. Düşüncesini bazen iradeciliğe fazlaca çubuk bükerek, tarihsel gerçeklerle kavga edip, bazı çarpık anlayışların oluşmasına neden olmaktadır.

Bu kitabın konumunu değerlendirecek olursak; ikinci uca daha yakın olduğu su götürmez. Önemsenmesi gereken ise sadece yakın olmasıdır. İkinci uç konusunda yukarıda değindiğimiz handikapların hepsini üstünde taşımamaktadır. Bununla beraber içsel ve dışsal faktörleri beraber değerlendirebilen, Stalin konusunda eleştirel yaklaşırken, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Naziler faktörünü denklemin içerisine sokabilen sağlıklı bir anlayışın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın temel misyonu ise yazarın kendisine göre Sovyetler Birliği’nin veya Çin’in sonsuz bir savunusuna girmek değil, tersine bu reel sosyalizm deneylerinin sosyalistler tarafından üvey evlat gözüyle bakılarak, geçmişten utanılarak değil, doğrusu ve yanlışıyla bir değerlendirmeye sokulup en başta emperyalizmin yapmak istediği “tarihin sonu geldi” anlayışının hegemonyasını kırmaktır.

Son olarak söylenecek şey ise, kişisel olarak kitabın her cümlesine katılmaksızın, özellikle Sovyetlerin çözülmesinden sonra sosyalizme yabancılaşan, kendi geçmişinden utanan genel anlayışa karşı savaş açan bu kitap, sahip olduğu farklı bakış açısıyla daha derinlikli tartışmaları kuşkusuz hak ediyor.

KÜNYE: Tarihten Kaçış, Domenico Losurdoi, Çeviri: Coşkun Erdemir, Yordam Kitap, 2018, 208 sayfa.