Fatih Akın: İyi filmin etkisi Bruce Lee’nin yumruğu gibi olmalıdır

Fatih Akın’ın yeni filmi olan “Solgun” (Aus dem Nichts) neo-naziler tarafından düzenlenen bir terör saldırısı ve bu saldırıda Kürt eşini ve oğlunu kaybeden Alman bir kadının kurgusal hikâyesini anlatıyor. Akın, NSU terörü mağduru olan ailelerin yaşadıkları acının filmde merkezi bir yer tuttuğunu söylüyor. Alman Die Zeit gazetesinden Martin Schwickert'in filme ilişkin olarak Fatih Akın ile yaptığı röportajı okuyucularımıza sunuyoruz.



25-11-2017 09:41

Çeviri: Özer Erdin

2000 ve 2011 yılları arasında etkili olan neo-nazi terör örgütü NSU’nun yabancılara yönelik gerçekleştirdiği cinayetlerinden ilk kez haberdar olduğunuzda ilk tepkiniz ne olmuştu?

Cinayetler hakkında daha önceden de bazı haberler okumuştum. O zamanlar elbette cinayetlerin NSU tarafından işlendiği bilinmiyor, bunun yerine “Dönerci cinayetleri” adı altında adlandırılıyordu; ancak daima belirsiz bir tahmin yürütme de mevcuttu. Örneğin o yıllarda bütün cinayetlerin uyuşturucu ticareti ile bir ilişiği olabileceği düşünülürken, bunu işaret edebilecek somut delillere de hiçbir şekilde ulaşılamamıştı. Yine o zaman Der Spiegel’in ileri sürdüğü gibi cinayetlerin arkasında mafyanın olabileceği gerçeği bana çok tuhaf gelmişti. En nihayet yıllar sonra polisin iddia ettiği gibi katillerin Türk değil Nazi oldukları ortaya çıktığında tarifsiz bir öfkeye kapıldım.

NSU cinayetleri hakkında kurgusal bir film yapma kararını nasıl verdiniz?

Filmin olay dizisi anlatan bir belgesel olmasını istemedim. Öte yandan NSU davası hâlihazırda devam ediyor. Yani gerçek hikâye henüz sonuçlanmadı ve bundan sonra da nasıl ilerleyeceğine dair hiçbir fikrimiz yok. Örneğin benim filmimde Anayasa Koruma Dairesi’nin olay örgüsünde nasıl bir yeri olduğuna hiçbir biçimde değinilmiyor. Şayet gerçek hikâyeyi anlatmış olsaydım, film çekiciliğini yitirebilirdi. Ben bu filmde özellikle cinayetlere kurban giden kişilerin ailelerine odaklanmak istedim. Bu nedenle “Solgun” bütünüyle politik bir film olarak nitelenemez. Benim için bu filmde önemli olan olgu, cinayet kurbanı yakınlarının çektikleri acının faklı basamaklarını işlemekti. Bu acı ilk anda sizi donduran bir baygınlıkla ortaya çıkıyor; sonra öfkeye ve nihayetinde şiddet çıkarma hissine dönüşüyor. Las Vegas’da yaşanan terör saldırısında 52 kişi hayatını kaybetti. Terör saldırısından hemen sonra herkes bu korkunç saldırının failini veya faillerini merak etti ve ölenlerin yakınları hakkında pek bir haber yapılmadı. Bu nedenle filmimi terör saldırılarında ölenlerin yakınlarına ithaf etmek istedim.

Sinema sanatının sözünü ettiğiniz eksiğe istinaden toplumsal bir algı yaratmakta sorumluluk alması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Uzun metrajlı sanat kaygısı taşıyan film haber yayınlarından veya belgesellerden farklı bir şeydir. Gerçi bir yönetmen olarak filmlerimde daima daha önceden işlenmemiş olan konuları veya anları perdeye yansıtmak isterim; fakat kurgusal hikâyeler de yaşamın içinden gelen gerçeklerdir ve sonuç itibarıyla kim gerçekten daha yaratıcı olabilir?

Filmin konusu ile kurduğunuz bağıntı duygusal mı yoksa analitik mi?

Bu film böyle bir trajedinin neden gerçekleşmiş olduğunu incelemiyor. İncelenen şey, kişinin acıyla nasıl yaşadığı ve şiddetin karşı şiddete nasıl dönüştüğüdür. Ayrıca bazı NSU davalarını yerinde görmek için yaptığım mahkeme ziyaretlerinde duygunun maksimum olduğu bir ortamda hukuk devletinin nasıl duygusal minimuma inebildiğini de gözlemledim. Hukuk devleti için belki doğru olabilecek olan bu tutum, kurbanın yakınlarında çok farklı bir biçimde tezahür edebiliyor. Bu nedenle film, hukuksal bir davanın dışında bırakılan duygulara odaklanıyor.

Seyirciye verilebilecek olan duygusal dozaj nasıl ayarlanır?

Benim hedefimde genel olarak belli duyguları seyircide uyandırmak yoktur; fakat bu filmde yakınını kaybeden bir kişinin çektiği acıyı olabildiğince öne çıkartmak istedik. İki çocuk babası olduğum için bu duyguyu yansıtmak benim için çok güç olmadı. Bir anne-baba için çocuğunu kaybetmek akla gelebilecek en korkunç ve acı olaydır. O halde bu, perdeye olduğu gibi yansıtılmak zorundadır.

Ana karakter neden Alman bir kadın, bu gerçeğe aykırı değil mi?

Sarışın mavi gözlü Alman bir kadın resmi ile seyircide var olan metaforu tersine çevirmek istedim. Ayrıca filmin ana karakteri olan Katja da (Diana Kruger) tıpkı neo-naziler gibi Schleswig-Holstein Eyaleti’nden geliyor ve onlarla aynı kuşağın mensubu olması hoşuma giden bir fikir oldu. Yani filmde aynı şartlar altından yetişmiş, ancak farklı yollara sapmış insanların yaşam öyküleri işlendi.

Filmde NSU cinayetleri hakkındaki medya haberciliğine ve konuya dair yapılmış olan tartışmalara neden değinilmedi?

Biz bu filmde basite indirgeme yolunu seçtik. Başka bir deyişle film gücünü basitliğinden almalıydı. Gerçi senaryoda medyanın oynadığı rolü yansıtan bölümler vardı, ama biz bunları ana karakterin ağırlığını azalttığı için çekimlerden çıkarttık, çünkü filmin Bruce Lee’nin yumruğu gibi hedefine en kısa yoldan ulaşmasını istiyorduk.

Filmde neo-nazilerin beraat ettirilmesi dramaturjik bir karar mıydı, yoksa gerçekte NSU davasının seyriyle ilgili böyle bir kaygınız var mı?

Evet, öncelikle bu dramaturjik bir karar oldu. Ancak davanın senoryada öngörülmüş olan seyrini hukuk danışmanlarına okuttuğumuzda, bize davanın bu şartlar altında beraat ile sonuçlanacağını söylediler.

NSU seri cinayetlerine ek olarak AFD gibi aşırı sağ bir partinin Almanya’da yükselişe geçmesi Türkiye kökenli bir Alman olarak sizi nasıl etkiliyor?

Bu durumdan elbette daha fazla kaygı duyuyorum. Öte yandan Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesinden 28 yıl sonra batı ve doğu arasında yabancı düşmanlığına ilişkin olarak böylesine bir farkın olabileceğini hiç düşünmemiştim. Yine de kendi çevremden hareketle Almanlar ve Türkler arsındaki ilişkilerin o kadar da kolay sarpa sarmayacağını sanıyorum. Ayrıca popülist sağcı siyasetçilerin Almanya’da yaşayan Türkleri şamar oğlanı yapabileceklerini pek olası görmüyorum.