Dört dörtlük direniş 400. gününde: Acun Karadağ ve Veli Saçılık anlatıyor

“Yüksel’in iradesi milyonların dayanışmasıyla birleşince büyüdü ve yayıldı. AKP bu dört dörtlük direnişle toplumu terörize etme gücünü yitirmiş oldu.”



13-12-2017 01:34

Meryem Yıldırım / meryemyildirim@ilerihaber.org

20 Temmuz 2016'da darbe girişimi bahanesiyle ilan edilen Olağanüstü Hal’in (OHAL) ardından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edildikleri görevlerine dönmek için başkentin göbeğinde büyük bir mücadele veren Yüksel Direnişçilerinden öğretmen Acun Karadağ ve sosyolog Veli Saçılık ile yalnız çıktıları yolda kendilerine katılanlarla nasıl kalabalıklaştıklarını, direnişin yayılmasını, gözaltılar, tutuklamalar, saldırılar ve baskılarla geçen 400 günü konuştuk.

Yüksel Direnişçilerinden öğretmen Acun Karadağ, geçtiğimiz yıl KHK ile görevinden ihraç edilmiş, 14 Kasım 2016’da çalıştığı okulun önünde eyleme başlamış, ardından Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Veli Saçılık ile birlikte eylemini Yüksel Caddesindeki İnsan Hakları Anıtı önüne taşımıştı.

Kamuoyunda 'Hayata Dönüş Operasyonu' olarak bilinen cezaevlerine yönelik saldırı sırasında Burdur Cezaevi'nde olan, 5 Temmuz 2000'de cezaevi duvarını yıkmaya çalışan dozerin kepçe darbesiyle kolu koparılan sosyolog Veli Saçılık da KHK ile görevinden ihraç edilmiş, "Bugün öbür kolumu da kopardılar" ifadelerini kullanmıştı. 1 yıl içerisinde tutuklanan ve daha sonra tahliye edilen açlık grevindeki akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın açlık grevi bugün 280. gününe girdi.

İşte Saçılık ve Karadağ’a yönelttiğimiz 5 soru ile 400. gününe giren Yüksel Direnişi’nin öyküsü…

DİRENİŞ NURİYE İLE BAŞLADI…

1. Yüksel Direnişi nasıl başladı? Talepleri neler?

Acun Karadağ: Yüksel Direnişi Nuriye ile başladı, ondan dört gün sonra da ben okulun önünde başladım. Kalp ameliyatı oldum, kalbime pil takıldı. Bir süre istirahat ettikten sonra ben de Yüksel’e geldim. Ana taleplerimiz KHK’ların iptal edilmesi, OHAL’in kaldırılması ve haksız hukuksuz uygulamaların sonlandırılması. İktidarın demokrasiye geçmesi, geçmiyorsa iktidarı bırakması. Devam eden taleplerimiz bunlar.

Veli Saçılık: Yüksel Direnişi, Nuriye Gülmen’in şekil olarak pasif ama inatçı bir biçimde başlattığı bir direniş. Nuriye’den sonra Semih, Acun, Veli sonra Esra, Mehmet ve Nazife’nin  eklenerek 400 güne varan bir direniş biçiminde gelişti. Talep “İşimizi geri istiyoruz” ama OHAL KHK’larının çöpe atılması şeklinde bir talepler yola çıktı.

‘YÜKSEL’DEKİ İNAT DİRENİŞİ BÜYÜTTÜ, RENKLİ KİŞİLİKLER GÖRÜNÜR KILDI ’

2. Büyük bir tasfiye operasyonunun ardından başlattığınız mücadele tepki gösterme anlamında kritik direnç odaklarından biri haline geldi. Sizce bunda ne etkili oldu?

Veli Saçılık: Hiç kimsenin sokağa çıkılamaz dediği bir yerde inatçı bir şekilde sokağa çıkmak etkili oldu. Nuriye ve Semih’in açlık grevi gibi zor bir direniş biçimini benimsemesi, onlar tutuklandıktan sonra da Yüksel’de inatçı bir biçimde devam eden direniş önemliydi. Bu sürekliliği sağladı. Yüksel Caddesi sadece aynı zamanda bir eylem değil, AKP’nin ‘terör’, ‘Fetullahçılıkla mücadele’ söylemine karşı emekçilerin kendi iş güvencesinin hakkını aradığı ve OHAL’e kafa tuttuğu bir söylem geliştirdi. İçerisinde renkli kişiliklerin olması; ilk olarak bir kadın akademisyenin çıkmış olması, öğretmenlerin yoğun biçimde içinde olması (Semih, Acun, Esra gibi), benim eski mapusluğum buna eklendiğinde, bize destek veren insanlarla birlikte daha görünür ve sempatik bir görüntü sergiledi.

‘KAFAMIZ, BURNUMUZ KIRILDIKÇA TAKİPÇİMİZ ARTTI’

Acun Karadağ: Herkesin sustuğu, kurumların bile sokağa çıkmadığı bir dönemde birilerinin sokakta olması etkili oldu. İşçileri saymıyorum bile, yüzbinlerce kamu emekçisi ihraç edildi. Derneklerin, kurumların kapatılmasına karşı cepheden bir karşı duruş yoktu. Dolayısıyla herkes adına ses çıkaran, bir şeyler söyleyen Yüksel Direnişi dikkat çekti. KHK’ların hukuksuzluğu dillendiren birileri vardı. Aslında direnişi güçlendiren bizim gözaltılarımız ve uğradığımız şiddetti. Buna maruz kaldıkça, hep ifade etmişimdir, burnumuz kırıldı 1000 takipçimiz oldu, kafamız kırıldı 1000 takipçimiz oldu. Bu iktidarın beceriksizliği oldu, eline yüzüne bulaştırdı. Sonra açlık grevi konusunda “Yiyorlar” şeklindeki yalanı ama Semih’in mahkemede gözle görülen şekilde zayıflaması, tutuklamalar, açlık grevine karşı söylemler ve  bizim samimiyetimiz. Biz ne kadar dürüstsek, samimiysek, ne kadar canımızı ortaya koyduysak; onlar hep yalan, baskı, şiddet, bedenlerimizde plastik mermilerin bıraktığı izler, çevrenin bunu görmesi, büyük bir dayanışmanın olması ve insanların söyleyecek sözlerini bizim yüksek sesle dillendirmemiz, iktidarı teşhir ediyor olmamız…Bunların hepsi direnişi büyüten şeyler. Hiçbir şeyin bir tek nedeni yoktur, birçok sebebi vardır ama kabahatin çoğu iktidarda. İktidar sesimizi duymamakta inat ettikçe, halk bizi duydu.

‘NURİYE VE SEMİH’İ AÇLIK GREVİNE MEDYA VE TOPLUM MECBUR BIRAKTI’

3. ‘İşimizi geri istiyoruz’ talebiyle Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattığı açlık grevi 280. gününde, sağlık durumları kritik eşikte. Siz de ‘tutuklu’ İnsan Hakları Anıtı ile birlikte 400 gündür Yüksel Caddesi’nde direniyorsunuz. İnsan Hakları Haftası’nda bu tabloya baktığınızda gördüğünüz şey nedir?

Acun Karadağ: Nazım Hikmet diyor ya ‘Kabahatin çoğu sende kardeşim” diye. Biz orada bir mücadele veriyorduk hep birlikte, açlık grevi yoktu ortada, sesimizi duyurmaya çalışıyorduk. Ne bir gazeteci ne de medyadan herhangi biri açlık grevi olana eylemimizi görmedi. Gelen gazeteciler diğer direnişçilere selam bile vermeden açlık grevinde olan direnişçilerin yanına gidip, onlarla konuşuyor. Bu insanlar açlık grevi yapmakta haklılar mı değiller mi? Başka türlü görmüyorsunuz insanların dile getirdiklerini. Dolayısıyla diyorlar ki; “Bizim dikkat çekmemiz için bedenimizi ölüme yatırmamız gerekiyor”. Nuriye ile Semih bu yüzden açlık grevi yaptılar. Yoksa ikisi de hayatı seven, yaşam dolu insanlar. Onlar vücutları zarar görsün ya da ölsün isterler mi hayat dolu insanlar. Ama biz medya olarak da toplum olarak iktidar olarak da buna mecbur ediyoruz insanları.

‘ÇOCUKLARIN ÖLDÜRÜLMESİ BİZE ÇOK MU YABANCIYDI’

Karadağ: İnsan hakları ihlalleri sadece bize yönelik olmadı, insanların içleri kan ağlıyor. Kürdistan bölgesinde olanlar çok mu bize yabancıydı? Görmüyor muyduk orada çocukların öldürüldüğünü? Gezi ayaklanmasındaki öldürülen çocukları görmedik mi? Bunların hepsi insan hakları ihlali. Biz güçlü bir şekilde karşılarında durup bunun ihlal olduğunu anlatamadık insanlara.

‘BANA DOKUNMAYAN YILAN YAŞASIN DİYEN DE İÇERİDE, ADALET DİYE BAĞIRIYOR’

Karadağ: ‘Bana dokunmayan yılan bir yıl yaşasın’ diyen bile tutuklu, adalet diye bağırıyor içeride. Hakimler, savcılar, zamanında adaleti bozmuş, insan hakları ihlallerini görmezden gelmiş insanlar bugün içeride tutuklu. Bu böyle yani. İlle de kendi başınıza geldiğinde değil, birilerinin acısını hissetmemiz lazım. Che’nin dediği gibi “dünyanın herhangi bir yerinde birine atılan tokadı suratında hissetmiyorsan insan değilsin” diyor.

‘ANITIN ÇEVRESİNDE KARAKOL KURMANIN BİR MESAJI VAR’

Karadağ: Bugün İnsan Hakları Anıtı aylardır işgal altında. Taştan bir heykelin yanına oturmamızı engelliyorlar. Orayı çevirmeleri, oraya bir karakol kurmaları büyük bir mesajdır: İnsan haklarını unut, heykeline bile yanaştırmam diyor iktidar. Yaşadıklarımız da bundan ibaret.

‘İNŞALLAH OLUR HAFTASI’

Veli Saçılık: Bu haftaya ‘İnsan haklarının olmaması haftası ve inşallah olur’ haftası diyelim. Türkiye’de İnsan Hakları Anıtı bir bariyer içerisinde ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İnsan Hakları Merkezi kapatıldı. İnsan haklarına dair her şey ortadan kaldırıldı. Kentler yıkıldı, Ankara Valisi de “İnsan hakları sadece bazı kişiler için var” dedi. Aslında Ankara Valisi kendi komedi tutumu bir yana ‘doğru’ bir şey söyledi. İktidardakiler sadece kendilerini insan zannediyorlar, onlara karşı çıkan söz söyleyen herkesi insan yerine koymayarak zulmetmeyi kendilerine hak görüyorlar. Spartacüs’ün bir sözüyle söyleyelim; biz onlara nefes alan herkesin eşit olduğunu göstermek için o alana çıkıyoruz. İnsan Haklar Haftası da bu eşitlik bakışıyla karşılanmalı. Bu eşitlik mücadelesinde kimse bir adım geri de durmamalıdır.

‘AKP BU DİRENİŞLE TOPLUMU TERÖRİZE ETME GÜCÜNÜ YİTİRMİŞ OLDU’

4. Hükümetin direnişi ‘terörize’ etmeye yönelik çabası neyin işareti sizce?

Veli Saçılık: Hükümet sadece direnişi terörize etme üzerine değil, toplumu terörize etme üzerine kurulu. Dolayısıyla bu eyleme ilk andan itibaren sert biçimde saldırdı ve bu eylemler terörize etme gücünü de yitirmiş oldu. Süleyman Soylu’nın bir sözü var, “Hep gülen fotoğraflarını koyuyorsunuz bu teröristlerin” diye. Evet, gerçekten insanlar biz de insanlığı gördüler, bu AKP’yi çok rahatsız etti. Hükümet aynı zamanda şöyle düşündü: Eğer KHK’larYÖda bir delik açılırsa tamamen hepsi çöpe gidebilir. İnisiyatifi yitirebiliriz diye düşündü ve bu yüzden sert saldırdı bize. En azından ben kendi adıma söyleyeyim, sokağa çıktığımda sert bir saldırıyla karşı karşıya kalacağımı biliyordum, hatta tutuklanacağımı biliyordum ama tesadüf eseri tutuklanmadım.

‘YÖNETMEYİ BECEREMEDİKÇE SALDIRIYOR, KORKUYOR’

Acun Karadağ: Çok çıplak bir gerçek var. Bunun duyulması, halkta karşılık bulması, bir süre sonra susan insanların bile sokağa çıkmasına neden olabilir. Nuriye ile Semih’i tutuklarken de, bize dava açarken de, “Bunlar TEKEL benzeri direnişler düzenlemeyi planlıyorlar, bunlar Gezi ayaklanması yapmayı planlıyorlar gibi söylemlerin arkasına sığındılar. Bu korkunun işaretidir. Bu yönetememe krizinin bir sonucudur. Yönetemediği için saldırıyor, yönetemediği için beceremiyor.

400 GÜNÜN ÖZETİ: ‘DÖRT DÖRTLÜK DİRENİŞ’

5. 400 günün tek cümlede özeti desem ne söylerdiniz?

Veli Saçılık: Dört dörtlük bir direniş Yüksel Direnişi. Nuriye teşekkür ederken demişti ki, “Sadece bizlerin direnişi değil, çok kişi bedel ödedi. Nuriye Semih dediği haklarında dava açılanlar oldu, gözaltına alındılar, risk aldılar, işinden atılanlar oldu. Herkesin kendinde bir şey bulduğu kolektif bir direniş oldu. Birçok çevrede bir araya gelmeyecek insanı bir araya getirdi. Kürt’ünden Türk’üne, komünistinden liberaline, İslamcısına, her taraftan birilerini bir araya getirdi. Bu anlamda aslında AKP terörüne karşı da bir ortak odak olmayı başardı. AKP diyor ya “Bunların derdi aslında iş değil”. Evet, bizim derdimiz sadece iş değil, bizim derdimiz bunun yanında özgürlük istiyoruz. Yüksel Direnişi, iş ve özgürlüğün, zalime zalim diyebilmenin cesaretinin göstergesidir.

‘BİZİM İRADEMİZ MİLYONLARIN DAYANIŞMASIYLA BİRLEŞİNCE KARŞI KOYULAMAZ OLDU’

Acun Karadağ: Bizim cephemizde irade, iktidar cephesinde beceriksizlik. İlk başlarda başladığımızda taleplerimizi inceleyebilirdi, ya red ya evet cevabı verip yargı yolunu açabilirdi. Böylece kimse duymadan bu işi halledebilirdi ama tek kelimeyle beceriksizlik. Bizim de irademiz, dayanışmamız güçlüydü. Bu 400 gün dayanışmayla oldu. Milyonlarca insanın dayanışması bizim irademizle birleşince karşı koyulamaz bir şey oldu.

YÜKSEL’DE PROVAKASYON: POLİS SALDIRGANLARLA UZLAŞMALARINI İSTEDİ!

Acun Karadağ: Bugünden (dün akşam) bahsedeyim size biraz; bir provakasyon oldu. İki tane genç gelip sinkaflı küfürler ve bozkurt işaretiyle provoke etmeye çalıştılar. Oradaki herkes sahiplendi bizi ve o gençler kaçıp polise sığınmak zorunda kaldılar, sonra gözaltına alındılar. “Şikayetçi olacak mısınız” diye sordular bana olacağımı belirttim. Polis “Karakolda uzlaşın, gençler şikayetçi olmayacakmış siz de olmazsanız” dedi bize. “Bizden ne diye şikayetçi olacaklarmış” diye sorup konuştuk onlarla “Siz orada ne yaptığımızı biliyor musunuz?” diye. KHK’larla ihraç edilmiş eğitimcileriz, işimizi geri istiyoruz 400 gündür eylem yapıyoruz. Bir problem yok. Neden gelip bozkurtlarla olayı provoke ettiniz, bizim derdimiz sizinle ya da yaptığınız bozkurt işaretiyle mi diye sorduk. Bizim mücadelemiz devletle diye sorduk.

ÖZÜR DİLEDİLER

 İşte “Siz bizi yanlış anladınız, niyetimiz o değildi” dediler, özür dilediler. İçişleri Bakanının, valinin yasaklarını arkalarına alıp bize bir mesaj vermek istediler ama irademiz karşısında özür dilediler.