Doç. Dr. Sibel Özbudun: Kadınların uğradığı şiddet ülkenin İhvan’laşmasına karşı olan herkesin derdidir

AKP’nin hızla artan dinselleşme ve gericileştirme politikaları kadınların yolda, otobüste minibüste çeşitli bahanelerle saldırılara uğramalarına yol açıyor. Kadına yönelik cinsel ve fiziksel şiddet vakalarında hukuki süreç ise “sosyal medya tepkisi” üzerinden şekillenmeye başladı. 



22-06-2017 08:50
Tuğba Özer

Son dönemde kadınlara dönük şiddetin giderek kamusal alana taşınmasını akademisyen Doç. Dr. Sibel Özbudun ve avukat Yelda Koçak’a sorduk.

Ayşegül Terzi otobüste, Ebru Tireli parkta ve son olarak Melisa Sağlam isimli bir kadın bindiği minibüste şiddete maruz kaldı. Başka bir kadın ise Ankara’da bir otobüste tecavüze uğradı. 

Kadınlara şiddet uygulayan erkeklerin genel olarak bahaneleri ise ortak: şort giyme, akşam saatlerinde sokakta olma…

“AKP ORTALAMANIN EN OLUMSUZ VASIFLARINI SU YÜZÜNE ÇIKARDI”

AKP iktidarının Türk ortalamasının en olumsuz vasıflarını su yüzüne çıkardığını ifade eden Doç. Dr. Sibel Özbudun korkunç olan boyutun; saldırılara iktidar tarafından destek verilmesi olduğunu ve meşruiyetin din üzerinden sağlandığını söylüyor:

“Olan ve ne yazık ki 'bitmeyen'i, salt ve bağlamından kopartılmış bir 'eril şiddet' klişesiyle açıklama ve/veya bir erkek(ler)- siyasal iktidar ortak komplosu olarak görme kolaycılığından sıyrılırsak; AKP iktidarının Türk ortalamasının en olumsuz vasıflarını su yüzüne çıkardığını söyleyebiliriz: aydın nefreti, kendinden güçsüz karşısında dayılanma, güçlüye yaltaklanma, farklı olana güvensizlik, aşağılık kompleksine belenmiş bir kostaklanma hâli… İşin korkuncu, iktidar en yetkili ağzıyla, fethetmeye kararlı olduğunu ilan ettiği kültürel alanda tüm bu gösterilere destek sağlıyor, bu tutumların meşruiyetini dinden aldığı izlenimini yayıyor.”

“TOPLUMUN ORTALAMA KESİTİ KADINLAR KONUSUNDA İKİLİ BİR KIRILMA YAŞIYOR”

Kadınlar söz konusu olduğunda, toplumun ortalama kesitinin ikili bir kırılma yaşadığını belirten Özbudun, birinci kırılmayı şöyle açıklıyor:

 “İktidar partisi eliyle 'modern, uygar, kentli, rafine' vb. görünme zorunluluğunun ilga edilmesi, tersine, Recep İvedik’liğin, Polat Alemdar’lığın, ana akıma dönüşmesi… Toplumun kadın-erkek ilişkileri konusundaki yeni yönergeleri Nihat Hatipoğlu’ndan öğrenir olması, tüm bunların “kadın-erkek eşitliği fıtrata ters” diyen bir Reis’in onayından geçmesi ve daha da kötüsü, hepsinin kadın dövmeye cevaz veren bir kitapla tescil edilmesi…”

İkinci kırılmayı ise, “işsizleştirilmiş, geçimini sağlamada her gün daha zorlanır hâle gelen, yani ekonomik konumunu, dolayısıyla da “evin ekmek sağlayıcısı” (geleneksel) işlevini yerine getiremez hâle gelmiş erkeğin, gücünü kanıtlayabileceği neredeyse tek alanın kadına yönelik şiddet olması” olarak ifade eden Özbudun şöyle devam ediyor:

“İSLAMCI MAGANDALAR ‘NEFSİM KABARDI’ DİYEREK İKİ İŞİ BİRDEN YAPIYOR”

 “İslâmcı magandalar minibüste, otobüste, sokakta giyimini-kuşamını ya da davranışlarını beğenmedikleri kadınlara saldırarak ve -es kaza yargı önüne çıkartılırlarsa- bunu ‘nefsimiz kabardı’ diye savunarak iki işi birden yapıyorlar: İslâm’ın gündelik hayata nüfuzunu kadınların bedenleri üzerinden sağlamak -bu radikal İslâm’ın her yerdeki ortak stratejisi değil mi: Taliban, IŞİD, İran…- Ve ortalama erkek topluluğuna iktisadi hayatta uğradığı güç yitimini kadınlar -ve tüm diğer “azınlıklar”: devrimci gençler, Alevîler, Kürtler, gayrı müslimler, eşcinseller…- üzerinde uygulamakta alabildiğine özgür oldukları şiddetle telafi edebileceklerini göstermek. 

Bu yaklaşım doğruysa, kadınların ve “azınlıkların” uğradığı özel ya da kamusal şiddet yalnızca mağdurların değil, ülkenin totaliterleştirilmesine, İhvan’laşmasına karşı olan herkesin derdidir.”

“ETKİLİ YARGILAMA YAPILMAMASI SALDIRILARIN ARTMASINDA EN BÜYÜK ETKEN”

Avukat Yelda Koçak ise kadınlara yönelik saldırıların kamusal alanda son dönemlerde artmasında birçok etken bulunduğunu ancak en etkili olanın daha önceki saldırıların etkili şekilde yargılanmaması olduğunu belirtiyor.

Sorunun kaynağında, iktidarın politikalarının ve suçu işleyenlerin cesaretlendirilmesi olduğunu da ekleyen Koçak “Yargılamadan  kastım sadece faile en ağır cezanın verilmesi değil. Öyle olsaydı Ankara'da belediye otobüsünde gerçekleşen tecavüz olayı ile ilgili geçtiğimiz ay verilen 35 yıllık cezanın bir caydırıcılığı olurdu. Sorunun kaynağında hükümet politikaları ile bu suçu işleyenlerin cesaretlendirilmesi var. Ayşegül Terzi'ye atılan tekmeden sonra başbakanın "mırıldanabilirsiniz" sözü Ebru Tireli'ye saldıran kişiyi cesaretlendirmediğini kim söyleyebilir? Ya da onun salıverilmesinin Pendik'te mini etek giyen kadına saldıranı cesaretlendirmediğini” diyor.

“SAVUNDUKLARI ŞEY KADININ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KISITLANMASIDIR”

“Bu suçları salt bireylere yönelik işlenmiş basit nitelikteki yaralama suçları olarak ele almak saldırganlar üzerinde caydırıcılıktan ziyade cesaretlendirme etkisi yapmaktadır” diyen Koçak, şöyle devam ediyor:

“Bu suçlar topluma yönelik işlenmiş suçlar olup o şekilde ele alınmalıdır, aksi taktirde ceza kanunundaki kişilere yönelik basit yaralamalı suçların cezası bellidir ve tutuksuz yargılamayı gerektirmektedir. 

Yaptıkları eylemleri açık açık savunmaktadırlar ve aslında savundukları şey bir çok kadının özgürlüğünün kısıtlanmasıdır.”

Koçak, salıverilen saldırganların gelen tepkiler sonrasında tutuklanmasının da beraberinde başka tehlikeleri getirdiğine vurgu yaparak, “Saldırganın cezasının alabilmesi için kamuoyu oluşturma zorunluluğu, mağdurlar açısından başka hak kayıplarına neden olabilir. Ya saldırıya uğradığınızın tüm kamuoyu tarafından öğrenilmesini göze alacaksınız, kamuoyu oluşturacaksınız ya da saldırganın sessiz sedasız bırakılmasına razı olacaksınız. Bu durum Ülkede yargıya olan güvensizliği de çıplak bir şekilde ortaya koymaktadır” ifadelerini kullanıyor.