Devrime yürüyenlere ilham kaynağı: ‘Durgun Don’

Temeli sosyalizm olan ve yayınlandığı günden beri dünyanın birçok yerinde ortak duygudaşlık ve heyecan yaratan Durgun Don -hiç kuşkusuz- bir başyapıt olarak nesilden nesile aktarılmaya devam edecektir.



01-04-2018 11:03
Şilan Geçgel

Tarihin en büyük yürüyüşünün - “sovyet” örgütlenmesi ile somutlanan Ekim Devrimi’nin- etkisinin edebiyat alanında da görülmesi bir tesadüf değildir kuşkusuz.

Kendini ‘’halkın babası’’ olarak adlandıran Çar’ın ağır sansür uyguladığı edebiyat dünyası; devrimden sonra yeni bir arayış içine girmiş ve doğrudan devrimin safında yer alan -Çar rejimini eleştiren- bir üretim döneminin kapılarını aralamıştı. Lenin’in Rus edebiyatının güçlü bir takipçisi olmasının da bunda büyük payı vardır elbette. Çarlık Rusya’sında sansürlenen onlarca yapıta rağmen Ekim Devrimi’nin Sovyetler’inde edebiyat alanındaki üretime büyük önem verilmişti. Ekim Devrimi’nin önderi Lenin’in çağrısı doğrultusunda, devrimden önce sınırlı sayıda insanın okuma olanağı bulduğu, 19. yüzyıl Rus edebiyatının gerçekçi, görkemli yazar ve eserleri yüz binlerce basıldı. Batı edebiyatının yüz akı eserler çevrilerek Sovyet halklarının dillerinde yayınlandı. Balzac, Dickens, Stendhal, Shakespeare gibi yazarların kitapları yüz binlerce basılarak dağıtıldı. Ekim Devrimi öncesinde de yazan Maksim Gorki ile Şolohov, Tolstoy gibi yazarlar Ekim Devrimi’nden sonra yazdıkları eserlerle yeni dönemin temsilcileri oldular. Rus dilinde yazılan önemli eserler Sovyet halklarının dillerine çevrildi ve en uzak yerleşim yerlerine bile ulaştırılarak okunması sağlandı.

Rejimler arası geçiş süreci; devrimden sonra toplumsal tarifin güncellenmesi, devrimin içselleştirilmesi ve özellikle işçi okurlarla Bolşevik yazarların duygudaşlığının sağlanması ihtiyaçları Rus edebiyatında yeni bir dönemin kapısını araladı: Toplumcu gerçekçilik.

Toplumcu gerçekçilik Rus topraklarını aşarak tüm dünyada önemli bir etki yarattı. Bugün hâlâ etkileri devam eden birçok başyapıtın edebiyat dünyasına kazandırılmasını sağladı. İşte tanıtacağımız Durgun Don da onlardan biri.

Kazak asıllı yazar Mihail Şolohov tarafından kaleme alınan dört ciltlik Durgun Don; yazıldığı günden bugüne onlarca dile çevrilmiş, 1965 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir başyapıt, yazarının da ilk büyük romanıdır.

Yazar Mihail Şolohov; 24 Mayıs 1905 yılında, Don Irmağı havzasındaki Rostov ilinin Krulijin köyünde doğmuştur. Rusya’nın en çalkantılı döneminde geçen çocukluk günlerinde Şolohov; okul dönüşleri gözlemlediği Kazak köyü sayesinde, köylülerin gündelik hayatını anlama ve betimleme yeteneğini geliştirmesinde kendisine önemli katkılar sağlamıştır. Şolohov henüz lisedeyken Birinci Dünya Savaşı, sonra 1917 Devrimi, sonra da iç savaş yaşadı. On beş yaşında okulu bırakıp Kızıl Ordu’ya katılan Şolohov’un ‘’kendini bulması’’ denilen olay ise yaşadığı toprakları da ikiye bölen iç savaş olur. Devrimcilerle birlikte savaşan Şolohov, iç savaş bitince köyüne dönerek memur olarak çalışmaya başlar ve aynı zamanda yerel dergi ve gazetelerde de öyküleri yayımlanır.

Don bölgesinde yaşayan Kazakların gündelik hayatlarını, köylerini, devrime karşı tutumlarını, iç savaşta aldıkları pozisyonları ve iki rejim arasındaki rüzgarın silkelediği köylüleri anlattığı Durgun Don’un ilk cildi 1928 yılında yayınlanır. İlk üç cildi beş yılda yazılan Durgun Don, 1940 yılında yazılan dördüncü ciltle sonlanır.

Kendisi de Don Kazağı olan Şolohov’un kalemi sık sık Rus yazar Tolstoy’un kalemiyle kıyaslanır. 19. yüzyılın ikinci yarısı Rus romanının epey güçlü olduğu yıllardır. Tolstoy’la kapanan bu altın çağ 20. yüzyılda Şolohov’la devam eder. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ile edebi metin olarak karşılaştırılan Durgun Don’da Tolstoy’un Şolohov üzerindeki etkisi açıkça gözlenebilir.  Savaş anlatımı, insan faktörü, değişimin takipçiliği her iki romanda da ustalıkla işlenmektedir.

Ancak iki yazar arasındaki karakteristik ve siyasi farklar kalemlerine de yansımaktadır. Tolstoy Savaş ve Barış’ta insanı ele alarak bir toplum analizi yaparken; Şolohov, Durgun Don’da sosyalizmin ruhuna uygun olarak, bireyin gelişiminde toplumsal etkileri vurgular.

Şolohov kendi romanındaki Tolstoycu etkileri şöyle açıklar:

’Benim romanımdaki Tolstoy etkisi bir öykünme değil, geçmişten alınmış bir mirastır.’’

Büyük yıkım ve yoksullukların ortasında insanlığa umut saçan yeni ve eşitlikçi bir sistemin kuruluşunu, sadece tarih, siyaset ve teori kitaplarından değil, Şolohov gibi usta bir yazarın canlandırdığı karakterler ve güçlü bir edebi anlatımla ifade edilmesi okuru, günlerce etkisinden kurtulamayacağı bir heyecana sürükler. Tüm bu dört ciltlik serüven içinde işlenen Gregor ve Aksinya’nın umutsuz aşkı da dönemin toplumsal dokusunu; gelenek ve göreneklerini anlamak için somut veriler sunar okura.

İngilizceye çevrilmek üzere bu kitap üzerinde çalışan İngiliz çevirmenler; hem Don’un bir nehir olduğunu belirtmek ihtiyacı duyduklarından hem de “Sakin Don’’, ‘’Sessiz Don’’ ya da ‘’Durgun Don’’ gibi kısa bir adın ilginç gelmeyeceği düşüncesiyle flows (akar) sözcüğünü ekleyerek, romanın şiirsel ve derinlikli yapısına uygun olarak romanın adını “Ve Durgun Akar Don” diyerek çevirmiştir. Bizdeki ilk çeviri de İngilizceden olduğu için romanı ilk tanıyışımız Ve Durgun Akardı Don olmuştur. Oysa romanımızın asıl adı Durgun Don’dur.

Durgun Don, Yordam Kitap tarafından Ocak 2018’de dört cilt olarak tekrar basıldı. Ve bu basımdaki dört cildin de kapak tasarımının da göz doldurduğunu söylemek gerekir.

Dört cilt yazılan Durgun Don birbirinden kesin biçimde ayrılan dört dönemi ele alır diyebiliriz: barış, savaş, devrim ve iç savaştır.

Şolohov bu romanıyla ülkesinde en büyük ödül kabul edilen Stalin Ödülü’ne layık görülürken; 1954’te Lenin Nişanı almış, 1961’de Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne üye olarak seçilmiştir. 1935’te İvan Derjinski tarafından sergilenen operada yer alan roman, 1931 yılında İvan Pravov ve Olga Preobrazhenskaya tarafından, 1957 yılında Sergei Gerasimov ve 2006 yılında Sergei Bondarchuk yönetmenliğinde olmak üzere üç kere ekrana uyarlanır. Son olarak Rus televizyonlarında 2006 yılında yedi bölümlük mini dizi olarak gösterilir ve romanın bilinirliliğine bir başka detay eklenir.

1957 yapımı film, 1960’da Amerika’da gösterime gireceği zaman dağıtım şirketi tarafından ağır bir sansüre uğramış olmasını da yazmadan geçmeyelim…

Melekof ailesi ve onların etrafında yaşanan olaylar dizisi ele alan romanımız Şolohov’un güçlü, destansı ve derinlikli anlatımıyla okur açısından tam bir edebiyat şölenidir. Romanın ilk cildiyle birlikte çetrefilli bir aşk ve onun etrafında dönen olaylar sarmalıyla; toplum baskısı, savaş, vicdan ve namus kavramları çatışmasında sürüklenecek bir serüven başlamış olur. Romanda şehvet ve tutku Aksinya tarafından temsil edilirken; saf aşk ve sadakat Natalya, vicdan muhasebesi Gregor’la simgelenir.

Şolohov’un romanının en belirgin özelliklerinden biri dört cildin dördünde de kadın figürlerin erkekler kadar baskın olmamasıdır diyebiliriz.

Bununla birlikte ana karakterimiz Gregor Melehov, bilincinde iki temel eğilimi yan yana ve çatışma halinde barındırır. Bunlardan biri köylü yaşamına, çalışmaya, doğaya, bilhassa Don Irmağı’na duyduğu derin sevgi ile bağımsızlık tutkusu; diğeriyse, haklarını almak için başkaldıran milyonlarca köylüden biri olduğuna dair bilince çıkarmakta zorlandığı sınıfsal farkındalıktır.

Birinci ciltte; Don Bölgesi’nde yaşayan Kazak’ların Çar dönemindeki yaşam koşulları, gündelik hayatları, toplumsal tabuları ele alınır.

Bu cildin en belirgin özelliği karakterlerin iç dünyasını belirleme ve onları yakından tanıma açısından okura çeşitli ipuçları vermesidir. Daha sonra romanda işlenecek birçok kavram, karakterlerin iç dünyasına tanıdık olan okur tarafından rahatlıkla anlaşılacaktır.

İkinci ciltte; Şubat ve Ekim Devrimleri ile birlikte eski Rusya’nın yıkılışı işlenmiştir. Her halk gibi barışa özlem duyan; karşı safta olanlara yapay bir düşmanlık besleyen Kazaklar, aslında değişen bir dünyanın olduğunun da farkındadır.

Üçüncü ciltte; General Krasnov’un, Bolşeviklerin yenilgisi durumunda bağımsız bir Don’un mümkün olabileceği yalanıyla Ataman seçilişi ve Kazakları ayaklanmaya ikna etmesi işlenir.

Dördüncü ciltte ise; Ekim Devrimi sonrasında yaşanan iç savaşın ve savaştan sonra eve dönüş hikayeleri yer alır.

Temeli sosyalizm olan ve yayınlandığı günden beri dünyanın birçok yerinde ortak duygudaşlık ve heyecan yaratan Durgun Don -hiç kuşkusuz- bir başyapıt olarak nesilden nesile aktarılmaya devam edecektir.

Yazar Durgun Don kitabının son cildinde şöyle veda ediyor okura:

İşte gerçekleşmişti. Gregor’un nice uykusuz geceler hasretle kavuşmayı beklediği o ufacık isteği. Evinin kapısında duruyordu ve oğlu kollarının arasındaydı.

Yaşam ona sadece bunu bırakmıştı; onu toprağa, onu şu soğuk güneşin altında parıldayan koca dünyaya kısa bir süre için de olsa hâlâ bağlayan biricik şeyi.


KÜNYE: Durgun Don 4 cilt, Mihail Şolohov- Çeviri: Mete Ergin-Gani Yener, Rusça Aslıyla Kıyaslayan: Hasan Ali Ediz, Yordam Edebiyat, 2018, 1.cilt: 416 sayfa, 2.cilt: 384 sayfa, 3.cilt: 400 sayfa, 4.cilt: 496 sayfa.