Çiğdem Oğuz yazdı: Cinsel istismar önergesinin 100 yıl öncesiyle ne alakası var?

AKP'li milletvekillerinin TBMM'ye sunduğu, cinsel istismara uğrayan çocukların tecavüzcüleriyle evlendirilmesini kolaylaştıran önergenin Meclis'ten geçmesinin ardından kamuoyunda büyük bir tepki oluştu. Fakat, ne yazık ki, Türkiye tarihinde bu ilk defa tartışılmıyor. Çiğdem Oğuz, 100 yıl önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında gericiler tarafından yapılan ideolojik ahlak tartışmalarını kaleme aldı.



19-11-2016 23:19

AKP'nin Meclis'e getirdiği, "cinsel istismar"suçlarında mağdur ile failin evlenmesi durumunda cezanın ertelenmesini öngören önerge kamuoyunda çok büyük bir tepkiyle karşılaştı. Bekir Bozdağ’ın savunmasında kullandığı “Tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” ifadesi ise tepkiyi daha da arttırdı.

Çoğumuz "bu yasa önerisi de nereden çıktı" diye soruyoruz. Ortalık adeta yangın yeri, siyaset alt üst olmuş durumda, piyasalar krize işaret ediyor. Altı tane AKP’li vekil darbe girişimi sonrası meclise verilen yetkilerden faydalanıp gece yarısı cinsel istismarcıları hapisten çıkaracak bu önergeye imza atıyorlar. Haklı olarak insanlar soruyorlar, bütün derdiniz bu mu? 

Ben bundan tam 100 yıl öncesinde, yani Birinci Dünya Savaşı döneminde yapılan ideolojik ahlak tartışmalarını çalışıyorum. Şunu söyleyebilirim, cephelerden gelen kötü haberler, kıtlıklar, hastalıklar, ölümler ortamında ahlak meselesi tartışılıyor. Osmanlı Müslümanları’nın büyük bir ahlaki buhran döneminde oldukları ve eğer bu buhran yenilmezse büyük bir felaketin geleceğini söylüyor dönemin entelektüelleri. Kadınların durumu, gençlerin sokaktaki halleri, ailelerin mutsuzluğu, çocukların sefaleti bu buhran tartışmalarının başlıca konularından. 

ASR-I SAADET'E DÖNÜŞ

Sadece İslamcılar değil, Türkçü ve Batıcı çevreler de Osmanlı toplumunun büyük bir buhran geçirdiğini savunuyor. Fakat hepsinin bu ahlak hastalığına önerdikleri reçete farklı. Örneğin, hepimizin bildiği “Batı’nın ahlakını değil teknolojisini alalım” formülü bu tartışmalardan çıkıyor. Sebilürreşad dergisi, Mehmet Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Babanzade Ahmed Naim gibi yazarlarıyla bu ortamda İslamcı çizginin kadın, aile ve ahlak meselesine bakışını yönlendiren yegane yayınlardan biri. En önemli vurgulardan biri “asr-ı saadet”e dönüş, yani peygamber dönemine ve o altın çağa dönüşün gerçekleşmesi. 

Öte yandan Türkçü çizgide ise Ziya Gökalp var, İslam hukuku tartışmalarına sosyolojik bir yaklaşım getirip bu alanda “devlet”e yer açmaya çalışıyor. Savaş yıllarında İslam Mecmuası adlı bir dergi çıkarıyorlar, Halim Sabit, Kazım Nami, Ahmed Agayef (Ağaoğlu) gibi yazarlarla Türk toplumu, Osmanlı ailesi, kadının toplumdaki yeri meselelerini ele alıp İslamcı Sebilürreşad’la kıran kırana tartışmaya giriyorlar, ne de olsa daha reformistler. 

100 YIL ÖNCESİNİN İSLAMCI ARGÜMANLARI TEKRAR EDİLİYOR

Peki, 100 yıl öncesinin bu tartışmalarının cinsel istismar önergesiyle ilgisi ne? Çok kısaca söylemek gerekirse siz şu anda CNNTürk ekranlarında 100 yıl öncesinin tartışmasını izliyorsunuz. Vahdettin İnce’nin sarf ettiği “Başka kültürlerde oluşmuş algılar evrensel hukuk olarak dayatılıyor.” “Toplum değerlerini göz önünde bulunduracaksan yasayı buna göre kurarsın" ifadelerini ilk defa duyuyorsanız tekrar düşünün. İnce, kelimesi kelimesine 100 yıl öncesinin İslamcı argümanlarını tekrar ediyor. Nasıl olur da bu mantık hiç değişmeden günümüze aktarılır diye soruyor olabilirsiniz. 

Hikaye uzun ama kısaca söylemek gerekirse, 100 yıl öncesinin bu külliyatı 12 Eylül döneminde Osmanlıca’dan Latin harflerine aktarılıp sadeleştirildi. Dönemin Kültür Bakanlığı’nın finanse ettiği bu çeviriler ve derlemeler okullara, üniversitelere gönderildi, gazeteler tarafından ücretsiz dağıtıldı. Elbette çoğu bağlamından koparılmış eserlerdir, çünkü aynı potada geçmişin iki kavgalı ideolojisini, yani Türkçülüğü ve İslamcılığı eritmek amaçlanır ve her ikisine birden sahip çıkılır. 

İnce’nin biyografisine bakıyorum, 1985 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden mezun olmuş. Bu külliyatı okuyup içselleştirdiğine neredeyse eminim. Bu durumda 12 Eylül’ün hukuki ve ideolojik meyvelerini verdiğini iddia edebiliriz. Öyleyse cinsel istismar ya da aile ve kadın üzerine yapılan bu tartışmalar gündem değiştirmek amacını taşımıyor, çünkü gündem zaten bu. 

1917' DEKİ EVLİLİK TARTIŞMASI

Yine 100 yıl öncesine dönelim, 1917 yılında (yani savaş devam ederken) bir Aile Kararnamesi hazırlanıyor, aile alanında büyük bir reform amaçlanıyor. İlk defa çocuk yaştakilerin evlendirilmesine karşı çıkılıyor, erkeklerde 18 kadınlarda 17 yaş şartını koşuyor ve bu yaşa gelmemişlerin de evlenmek için hakime müracaatını zorunlu kılıyor. Buna rağmen şöyle bir madde daha ekliyor: 12 yaşından küçük erkek çocukları ile 9 yaşından küçük kız çocukları hiçbir koşulda evlendirilemez. Bu demek oluyor ki, toplumda gerçekten de küçük yaşta evlendirme oldukça yaygın durumda ve yasa en fazla bu sınırı zorlayabiliyor. 

İslam hukukunda ise bizim bildiğimiz manada ergenlik yani gençlik dönemi yoktur. Çocukluk ve yetişkinlik arasında bir ara dönem tarif edilmez. 1917 yılında ilk defa bu ara dönem yasal olarak tanınmış oluyor, zaten yasanın gerekçesinde de kız çocukların “biçare” bir halde daha vücudu bile gelişmeden anne olduğu ömrü boyunca bundan dolayı perişanlık çektiği vurgulanıyor. Ve Osmanlı toplumundaki Müslüman nüfusun geri kalmışlığının en büyük sebeplerinden biri olarak bu durum gösteriliyor. 

Her ne kadar bu yasanın hazırlanışında İslam hukukundan ve özellikle farklı mezheplerin farklı görüşlerinden yararlanılmış olsa da özellikle Müslüman din adamlarından ve Gayrimüslim ruhban sınıfından (nikahtaki ve boşanmadaki eski rolleri ellerinden alındığı için) gelen tepki üzerine savaş sonrası yürürlükten kaldırılıyor. 

1926 yılında Medeni Kanunun kabulü ise adeta bir silindir gibi bu tartışmaların üzerinden geçiyor. Kanaatimce, 1926 yılındaki bu denli radikal bir reform önceki tartışmaların ürünüdür, yani dini bir kılıftaki reforma bile bu çevrelerin reaksiyonu adeta Cumhuriyet’in reformcu kadrosunu daha radikal olmaya itmiş olabilir. Umuyoruz ki kamuoyu bu konularda yeterli tepkiyi gösterir, yoksa bir 100 yıl sonra bir tarihçi daha bu döneme bakıp toplumumuzun ahlak ve değerler sarmalında nasıl dönüp durduğunu hayretler içinde okumak zorunda kalacak.

*Çiğdem Oğuz'un Odatv'deki yazısından alınmıştır