Bizlere nefes olan “Gezi hekimleri”nden Ali Özyurt anlatıyor

Geçtiğimiz günlerde yeniden davaları görülen, halkın doktorları olduklarını en zor koşullarda dahi halkının yanında olarak göstermiş “Gezi hekimleri”ne saygımız sonsuz. İşte bu onurlu hekimlerden biriyle, Ali Özyurt’la, kitabını, yaşamını ve “Gezi”yi konuştuk.

17-12-2016 23:52

Söyleşi: Evrim Sayın

Ali Özyurt, bir hekim. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde üniversite öğrenimini tamamlar. Doktorasının sonunda “Halk Sağlığı Bilim Doktoru” unvanını alır. “68 Kuşağı’nın” rüzgarları eserken o ilköğretim sıralarındadır. 12 Mart 1971’de sıkıyönetim ilan edildiğinde hala neler olduğunu kavrayamayacak yaşlardadır. 1 Mayıs 1977 Katliamı’nda alanda değildir ancak çok sonra anlamlandıracaktır tüm olup biteni. Bu siyasal dalganın ortasında üniversite öğrenimine başlar ve dönüşümü de aslında bu safhada gerçekleşir. Üniversite yıllarına çok şey borçlu olduğunu sıkça dile getirir Ali Özyurt kitabında.

2000’li yılların başında kanser olduğunu öğrenir ve sonrasında sağlığıyla ilgili birçok olumsuzluk art arda gelir. Aynı zamanda AKP iktidarı da Türkiye’yi art arda sıraladığı vasatlıklar cenderesinin tam ortasına konuşlandırmaya başlamıştır. Ali Özyurt’un hastalığı ve AKP iktidarı benzer bir şekilde ilerlemektedir. İkisi de yakıp yıkarak, yorarak… Bu sırada umutsuzluğa kapılıp Kanada’ya göçmenlik başvurusunda bulunur ancak fazla sürmeden vazgeçer çünkü Neşe ile çarpar yüreği artık: Kızı Neşe 2009 yılında Özyurt’un yorgun kollarına doğmuştur. Neşe ile birlikte tekrar umuda koşan Özyurt, 2013’ü hiç unutamayacaktır. 2013 Haziran’ından “yaşamımın en güzel yirmi günü” diye bahseden Ali Özyurt, Gezi’de birçoğumuza nefes olan doktorlardan. Gezi süreci boyunca TTB- İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi olarak sürekli incelemelerde bulunup toplantılar yaparak parkın ihtiyaçlarını sağlamaya, halk sağlığı sorunlarını çözmeye ve parktakilerin var olan durumlarını iyileştirmeye çalışırlar.

Ali Özyurt, “Söz Uçar Yazı Kalır”ı kaleme alırken adeta bir iç dökümü gerçekleştirir. Kitabını dört bölümde ele alır ve Gezi Parkı da yaşanmışlıklarının önemli bölümünü kapsar. Yaşamı kaybedişlerle sürerken “en güzel günler”e evrilir. Kişisel yaşamı hepimizin kişisel yaşamıyla kesişir çünkü anlatılan aynı zamanda hepimizin hikayesidir. “Hepimizin orada olduğu” zamanları konuşup Özyurt’a olan vefa borcumuzu da belirterek, söyleştik kendisiyle.

Öncelikle devam eden bir hastalık süreciniz mevcut. Geçmiş olsun dileklerimizle başlamak istiyorum sohbetimize. Türkiye’nin en çarpıcı siyasal dönemlerine şahit olmuşsunuz. Ancak yaşça küçük olduğunuz için olan bitenin sonrasında farkına vardığınızı anlatıyorsunuz kitabınızda. Üniversite döneminizin de bu fark etme sürecinde çok önemli bir payı var anladığım kadarıyla. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki dönüşüm süreciniz tam olarak nasıl başladı?

Cerrahpaşa’ya başladığımdaki ortamı hatırlatmak isterim. 12 Eylül darbesi olalı henüz bir yıl olmuştu ve gece on ikiden sonra sokağa çıkma yasağı vardı. Her yerde piyade tüfekli jandarmalar, kentin meydanlarında tankların palet izleri vardı. Anfilerimizin kapıları açık şekilde, namluların gölgesinde derslere giriyorduk. Cumhuriyet gazetesini kapalı kapılar ardında okuyor, sol, sosyalist dergileri ise kütüphanede ders kitaplarının arasına oyulmuş çukurların içinde saklayıp gizlice okuyorduk. Büyük gözaltılar ve tutuklamalar olmuş ve ana devrimci davaların iddianameleri henüz yazılmamıştı. Gözaltına alınmak şansa kalmıştı. Eğer gözaltı kısmeti size çıkarsa sorgusuz sualsiz 90 gün gözaltında kalabilirdiniz. Eğer gözaltında kaybolmaz iseniz bu tatlı bir anı olarak kalır yoksa faili meçhuller arasında anılırdınız. Her yerde Kenan Evren vardı. Onun sesiyle uyanıyor, onun sesiyle uyuyorduk. İşte böyle başladı benim sosyalizm sevdam. Cunta ve Evren nefreti içimdeki özgürlük ateşini alevlendirdi ve kendimi birden bire devrimci mücadelenin içinde buldum. O zamanlar sokakta üç kişiyle birlikte yürümemiz yasaktı. Sürekli bir izleme vardı. Her yer sivil polis kaynıyordu ve örgütlü faaliyet yer altına çekilmişti. Ben ise kendimi edebiyat, varoluşçuluk ve okumaya verdim. Okuyarak, dinleyerek ve gözlemleyerek kendimi büyük insanlık için hazırlıyordum. Elime geçen sosyalist dergileri izliyor,  Marksist yayınları takip ediyordum. İstanbul Üniversitesinin köklü tarihi ve eşsiz konumu beni de içine almıştı.  Beyazıt Meydanı ve o meydanın bir ucundaki o görkemli kapıdan girince kendimi bir zaman tüneline girmişim gibi hissetmiştim. O his beni 68 kuşağının devrimci gençlerinin ruhuyla buluşturmuştu. İşte 1981-87 yılları arasında Üniversite çevresinin de etkisiyle dönüştüm ve yepyeni bir Ali oldum. Hayalini kurduğum devrimin bir gecelik rüya değil uzun soluklu bir yürüyüş olduğunu öğrendim bu süreçte...

‘HAZİRAN DİRENİŞİNDE DAYANIŞMANIN ŞAHİKASI YAŞANDI’

Uzun dostluklar, yaşamınızı anlamlı kılan önemli bir detay kanımca. Kitabınızda sıklıkla dostlarınızdan detaylı bir şekilde bahsediyorsunuz. Bazen tek tek hepsini anlatmış, dost toplantılarını tekrarlamak için bir çağrı mektubu bile yazmışsınız. Dayanışma kültürü üzerinden gidecek olursak zor zamanlarınızda dostlarınızla dayanışmanızın yaşamınıza yön vermede etkisi nasıl oldu? Haziran Direnişi’nde de dayanışma refleksi ön plandaydı. Sizce bu sürekliliği emekçi siyasette bir olgu haline getirebilir miyiz?

İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik sosyalleşmesidir. Ben bir göçmen ailenin çocuğuyum. Babam gurbete geldiği için onun gibi gurbetçi birçok eş, dost ve akraba ile iç içe geçti çocukluğum. Bizim evlerimiz içi içe, kapılarımız kilitsiz, misafirlerimiz davetsizdi. O nedenle çocuklar gibi şen, romanlar gibi renkli bir çocukluk hayatı yaşadım. O zamanlar sınıflar arası uçurum bu kadar derinleşmemişti. Mahalle kavramı vardı ve zenginiyle fakiriyle o mahallenin birer “eşit” üyesiydik bizler. Benim sosyalleşmem, arkadaşlıklar edinmem ve “sosyal sermaye” biriktirmem o dönemlerde başlar. Her arkadaş yeni bir kapı açar bana. Öğrenme merakı ve yardımseverlik yabancı insanları kısa sürede yakınlaştırır ve onları kendi ailemin bir parçası olarak görürüm. Hiç bir zaman insanlardan korkmadım ve onlardan uzak durmadım. Bütün çabam iyi bir insan olmak ve babamın nasihatine uyarak yoksul, kimsesiz, yardıma muhtaç insanlara el uzatmak idi. Elimden geldiğince bunu yapmaya çalıştım.

Üniversite çevresi ise binlerce akran demekti. Değişik ülkelerden, değişik şehirlerden ve değişik kültürlerden insanlarla bir arada idim. Azı merak çoğu insan sevgisi onlarla hasbıhal etmeme yol açtı. Bu dostlukları ilmek ilmek örerken ne bir sınıfsal ayrım ne dini ve etnik kimlik sorgusu içinde oldum. Bir dostluk için yeterli ve gerekli tek şartım vardı: İnsan olmak. O nedenle her sınıftan, her ırktan, her cinsten, her bölgeden ve her yaştan arkadaşım oldu. Ancak yüreğimin attığı yer sosyalizm olduğu için en çok sosyalist dostum oldum. Dostluk demek dayanışma demek. İnsan olmanın ön koşulu “ama”sız “fakat”sız dayanışmaktır. Ben büyüklerimden öyle gördüm ve kadim Anadolu geleneğinde önemli bir yer tutan dayanışma ruhumu hep korudum.

Haziran Direnişi’ne gelecek olursak. Orada dayanışmanın şahikası yaşandı. Hiç bir karşılık beklemeden canı pahasına insanlar Gezi direnişçileriyle dayanışmak için canla başa çalıştılar, ter döktüler ve büyük çaba harcadılar. Gezi bana dayanışmanın; hayalini kurduğumuz devrimin olmazsa olmazlarından birisi olduğunu öğretti. Emekçi sınıflar zaten yaşama eşitsiz koşullarda başlıyorlar. Sınıflar arasındaki makas gitgide açılıyor ve toplumsal eşitsizlik hoşnutsuzluk ve gerginliklere yol açarak iki ayrı dünya yaratıyor. Birisi refah içinde yüzen mutlu azınlık “öteki” ise ekmek parası uğruna canını ipotek veren milyonlarca emekçi. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan emekçiler için dayanışma bir varoluştur aynı zamanda... Dayanışma duygusu kalktığında o ezilen sınıflar sıfırın altındaki yaşam enerjilerini de yitirerek yok olurlar. O nedenle bizlere düşen görev emekçi sınıflarla dayanışma köprüleri kurarak onları yaşama bağlamak ve devrimci mücadelelerinde onlara örnek olmaktır. Sosyalist partiler emekçiler arasında dayanışma ağları örerek tüm emekçileri birleştirmelidir. Bunu yaptığımız ölçüde özlemini duyduğumuz, rüyasını gördüğümüz devrime bir adım daha yaklaşırız.

BİZ ‘MÜŞTERİ ODAKLI’ DEĞİL ‘SAĞLIKODAKLI’ BİR SAĞLIK SİSTEMİN HAYALİNİ KURMAYA DEVAM EDECEĞİZ!

Kitabınızda sıkça yakındığınız bir konu: “Sağlıkta Dönüşüm Programı”. Bu programla birlikte hastanelerin işletme haline sokulduğunu, hastaların müşteri olarak görüldüğünü, sağlık çalışanları ve hekimlerin ise müşteri memnuniyeti sağlayıcıları haline getirildiğini savunmuşsunuz. Bir diğer vurgunuz ise Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla birlikte hekimlikten soğuduğunuz olmuş. Daha detaylı bir şekilde anlatacak olsanız bu program kapsamında getirilen sözde yenilikleri ve olumsuzlukları bizlerle paylaşır mısınız?

Bu sorunun yanıtını vermeden önce benim ve benim gibi meslektaşlarımın neden hekim olduklarını bilmek gerekiyor. Ben ve benim gibiler bir hayalin peşinde koştuk. Beyaz önlüklü doktor olma hayaliydi bu... Şifa dağıtmak, dertlere derman olmak, modern lokman hekim olmak istiyorduk. İnsanları bir yandan koruyucu sağlık hizmetine kavuştururken diğer yandan sağaltmaktı idealimiz. Bu tıpkı sosyalizm gibi adanmışlıktı. Ölüm tehlikesini göze alarak yapılan bir meslek bizimkisi. En tehlikeli iş sınıfına girer hekimlik. Meslek hastalıkları ve iş kazalarına bağlı ölümlerde ilk sıralarda yer alırız. Biz hekimler bir bebeği annesinin göbek bağından koparmak, göçük altında kalan bir depremzedeyi kurtarmak, soğuktan donmuş bir çocuğu sıcak ellerimizle ısıtmak, yürek sancısı çeken bir yetişkinin sancısına merhem olmak, kansere yakalanmış bir yoksul köylünün yaşama tutunmasını sağlamak ve yaşam ile ölüm arasında arafta bekleyen insanlara umut olmak için bu mesleği seçtik. Para pul peşinde koşmadık. Zengin olma düşleri, sınıf atlama hayaline kapılmadan güzel bir dünya için, sağlıklı bir toplum yaratma peşinde koştuk, durduk.  Oysa Sağlıkta Dönüşüm Programı bize yukarıda anlattıklarımın tümünü unutmamızı, deyim yerinde ise “reset” etmemizi buyuruyordu. Başka bir deyişle insanlıktan çıkmamız kapitalist üretim tarzının dişlilerinden biri olmamız isteniyordu. Marx’ın da dile getirdiği “makinenin dişlileri” metaforu çok kullanılır. Oysa biz sınıfsız bir toplumun hayalini kurarken ücretsiz sağlık hizmeti, nufüs cüzdanının gösterilmesinin yeterli olduğu provizyonsuz bir sağlık sunumu düşlüyorduk. Bize dayatılan yıllarca hasta olarak bağrımıza bastığımız, geceleri yatağımızdan kalkıp şifa dağıttığımız hastalarımıza, kar kış demeden doğum sancısı çeken gebeler için dünyaya getirdiğimiz bebelerimize, zatürre olup havale geçiren çocuklarımıza hasta gözüyle değil “müşteri” gözüyle bakmamız istendi. Bu parasız bir sağlık sisteminden “paran kadar” bir sağlık sistemine geçiş demekti. Bu bizim dünya görüşümüzle ve hekimlik anlayışımızla bağdaşmazdı. Onun için SDP’ye karşı büyük bir mücadele verdik. Ancak şimdilik yenildik. Neoliberalizm rüzgarı ve küreselleşme bildiğini okumaya yeminliydi.

Artık yaklaşık 3.5 milyon yoksul insan SGK primini ödeyemediği için sağlık hizmeti almaktan yoksun. İnsanlar hastane kapılarında şifa aramaya devam ediyor. Hastaneler eski SSK hastanelerini aratmıyor. Milyonlarca insan beş dakika içinde sağlıklarına kavuşmak, dertlerine derman olunması için sıra alıyorlar. Bizler büyücü değil şifacıyız. O nedenle anamnez almadan, fizik muayene yapmadan bir hastalığın tanısını koyamaz,  tedavisini yapamayız. SDP ile “mış” gibi yapılarak günde 3 milyon “hasta” görülüyor. Her birimiz yılda 8.3 kez hekime başvuruyoruz. Bu bir sağlık değil sağlıksızlık göstergesidir. İnsanlar AVM’lere gider gibi hastanelere gidiyor. Bir hekimden diğerine koşturup duruyorlar. Kimisi gelip geçici basit sağlık sorunları, kimisi çaresiz hastalıklar için hastane kapılarını aşındırıyor. Tetkikler, incelemeler, MR’lar derken bir çarkın dişlileri gibi oradan oraya savrulan insanlar çoğu kez hastalıklarına çare bulamadan ayrılıyorlar hastane kapılarından. Cepten ödedikleri milyarlar da cabası... Oysa basamaklı sağlık sisteminde öncelik koruyucu hekimliğindir. Önce sağlık gelir. Sonra koruyamadığımız ve hasta olan bireylerin sağaltımındadır sıra. Bu sırayı takip etmezseniz milyarlarca liranız çarçur olur ve toplum hastalıklardan kurtulamaz. Şimdi olan budur. Öncelik tedavi edici hizmetlere ayrılmış, koruyucu sağlık hizmetleri tu kaka edilmiştir. Özetle sağlıkta dönüşüm çıkmaz bir yoldur. Amerika bile trilyon dolarlar harcamasına rağmen başarılı olamamıştır. Oysa Amerika’nın güneyindeki yoksul ve ambargolu Küba sağlıkta bir devrim gerçekleştirerek dünyaya örnek olmuştur. Biz ne yazık ki Küba gibi iyi bir örnek varken Amerika gibi kötü bir örneği aldık ve onu uygulamada ısrar ediyoruz. İşte bize sözde yenilik olarak sunulan bu sağlık reformu bugün can çekişiyor. Sanki birinci fazı tamamlanmış ve başarılı olmuş gibi şimdi de ikinci fazdan bahsedilerek göz boyama yapılıyor. Popülizm sağlığa feda edilmeye devam ediliyor. Biz ise “müşteri odaklı” değil sağlık odaklı bir sağlık sisteminin hayalini kurmaya devam edeceğiz.

Kitabınızda küçük burjuva özentisi yaklaşımlardan rahatsız olduğunuz görülüyor. Sermaye sahibi olmadığınızı özellikle belirtiyor ve “Eğer kusur aranacaksa araba aldım.” diyorsunuz. Buna mücadele ve sistem arasındaki kaçınılmaz bocalama dememiz doğru olur mu? Bu bocalamayı bu ana dek hangi yoğunlukta hissettiniz?

O zamanlar kendimi işçi sınıfının bir parçası olarak görmüyordum. Her ne kadar varoşta yaşayan ve köylü sınıfından gelmiş göçmen bir ailenin ferdi olsam bile “lümpen” diyebileceğimiz insanlar kümesinin içinde yetiştim. Varoştan kurtulma düşleri kurmuyor değildim. İşte o zamanlar imdadıma ÖSYM sınavında kazandığım tıp fakültesi yetişti. 6 yıllık zorlu bir eğitimden sonra doktor oldum. Hekimlik insana statü atlatır. Ben de o hisse kapıldım ve küçük burjuva özentisi içinde bir dönem geçirdim. Ancak gerek meslek örgütü aktivistliğim gerek sendikal mücadelem sırasında bir şey öğrendim: Hekimler de emeğiyle kazanan bir sınıftır ve bu nedenle işçi sınıfının bir parçasıydılar. O nedenle kısa süre sonra kendimi bir emekçi olarak konumlandırdım ve emek mücadelesinde yerimi aldım.

‘BİZM GİBİ İNSANLAR, UMUTSUZ İNSANLARA GELECEĞİN AYDINLIK YOLUNU GÖSTERMEDİLİR’

Kitabın başlarında daha umutlusunuz. Kaybedeceğinize inanmadığınız bir umuda sahipsiniz hatta. “Yaşadığım sürece insanlığın gerçeği göreceğine ve zalimlerden hesap soracağına inancımı korudum.” diyerek de umudunuzu dile getirmişsiniz. Yine Gezi süresince sürekli tazelenen bir umut görüyoruz. Fakat Gezi’den hemen önce bu umudunuzun körelmeye başladığı aşikar. Yorgunluğunuzu açık eden cümleler sadece hastalığınızla mı ilgili yoksa Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal çıkmaz da bu yorgunluğun bir parçası mı? Sanırım birbirini besleyen açmazlar bunlar.

Yaşamım umut ile umutsuzluğun sarkacında salınıp durdu. Ancak umut hep öndeydi bu salınımlarda. Ne zaman umutsuzluğa kapılsam bir umut ışığı yanardı gözlerimde... İşte Gezi bunlardan birisi idi. Kanser ise sarkacın umutsuz vektörü idi. Yorgunluğumun nedeni fiziki idi. 2007 sonbaharında kanser ilaçları almaya başladım. Onkoloğuma bu ilaçları ne kadar alacağımı sorduğumda verdiği yanıt “ölene kadar” olmuştu. İşte ölene kadar almaya başladığım o ilaçlar beni yorgun ve halsizleştirdi. Fizik olarak yorgunluğum dinince mücadelemi sürdürmeye devam ettim. Hiç bir zaman mutlak umutsuzluğa kapılmadım. Zaten o zaman yaşamın anlamı kalmaz. Ancak itiraf etmem gerekirse 54 yıllık yaşamımda bu kadar umutsuz olduğum bir başka anı hatırlamıyorum. Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi açmazın çözüleceği umudunu korumaya devam ediyorum. Ben bunun geçici bir durum olduğunu düşünüyorum. Suriye savaşı sonlandığında bizim için aydınlık günlerin ışığı yeniden doğacak. O nedenle umudumuzu yitirmememiz gerektiğini sürekli tekrarlıyorum. Bizim gibi insanlar bu açmazlardan çözümler üretmeli ve umutsuz insanlara geleceğin aydınlık yolunu göstermelidir. Maharet nihilizme kapılmak değil sosyalizme sıkı sıkıya sarılmaktır.

‘BİZE DÜŞEN GENÇLERE AKIL VERMEK DEĞİL EL VERMEKTİR’

Haziran Direnişi’nden bahsederken “90 Kuşağı”nı unutmamış ve geleceği onlarda-onlarla gördüğünüzü yinelemişsiniz sıklıkla. Söyleşimizi 90 Kuşağı’na iletmek istediklerinizle bitirelim. Her gün yaşadığımız cehennemde umudumuzu taze kılmak için biz gençlere söylemek istedikleriniz neler?

 Gençlere bir şeyler söylemekten ziyade gençlerden özür dilemek istiyorum. Uzun bir süre onların arkasından konuştum ve dedikodusunu yaptım. Onları herkesin yaptığı kolaycılıkla “apolitik gençlik” diye nitelendirdim. Tamamen bilinçsizce ve onları tanımadan üstünkörü bir öngörü ile bunu yaptım.

Ayrıca sizin aracılığınızla bir itirafta bulunmak istiyorum.  90 kuşağını acayip kıskanıyorum. Onları daha özgür, daha bilinçli, daha dünyaya açık ve bilgili buluyorum. Bizim deneyimimiz 90 kuşağının ise umudu var. Bize düşen görev gençlere akıl vermek değil el vermektir. Ancak ille de bir şeyler söylemem isteniyorsa 78 kuşağı bir “genç” olarak önce insan olun derim. Çünkü her şey insan olmakla başlar.  Gerisi sosyalizmdir zaten...

Umut tazeleyici bu sohbet için çok teşekkür ederiz…


KÜNYE: Söz Uçar Yazı Kalır, Ali Özyurt, Nota Bene Yayınları, 2016, 143 sayfa