Bir yol hikâyesi

Namusunu koruyamadığını düşündüğü annesi, Kader’i bekaret kontrolüne götürür artık kendisini gölge gibi izleyecek bir travmaya sahiptir Kader. Hayatı boyunca taşıyacağı bir utanç ve eksik hissetme hali olacaktır. Bedenini tanımayan, onu sevmeyen bir kadın olarak büyüyecektir. Değil midir ki tüm korkuların, ezikliğin, utancın, acı çekmenin kaynağı kadın olmaktır!



17-09-2017 09:17
Melike Çınar

Kadınların bu dünyada çekilecek çilesi varmış gibi düşünüyor insan izlediği, okuduğu, yaşadığı, tanık olduğu şiddet hikâyeleriyle karşılaşınca. Şort giydiği için şiddete uğrayan kadınlar, şiddete uğradığı için boşanmak isteyip de öldürülen kadınlar, istemediği bir adamla evlendirilmek istediği için intihara sürüklenen kadınlar, birilerinin "namusu" olarak görüldüğü için yaşam hakkı elinden alınan kadınlar... Bu listeyi uzatmak hiç de zor değil.

Kader'in de hikâyesi özünde bunu barındırıyor aslında. Neyi mi? Kadın olmayı!

Sahi kadın nasıl olunur? Anne olunca mı? Soyadını değiştirince mi? Bekareti "bozulunca" mı? Bir erkeğin himayesine girince mi? Aşık olunca mı? Sevişince mi? Yemek yapmayı, temizlik yapmayı öğrenince mi? Ne zaman?

Namusunu koruyamadığını düşündüğü annesi, Kader’i bekaret kontrolüne götürür artık kendisini gölge gibi izleyecek bir travmaya sahiptir Kader. Hayatı boyunca taşıyacağı bir utanç ve eksik hissetme hali olacaktır. Bedenini tanımayan, onu sevmeyen bir kadın olarak büyüyecektir. Değil midir ki tüm korkuların, ezikliğin, utancın, acı çekmenin kaynağı kadın olmaktır!

Antakya’da başlayan hikâye Tarlabaşı’nda, Üsküdar’da da kendine yer bulur. Kader, bedeninin kilidini açmaya çalışıp her defasında reddedilen “nikahlım” dediği  kocasından ayrılır. Arkadaşı Nilüfer’in de dayanışmasıyla nefret ettiği işten de ayrılır. Kendine ait bir odası, kendi kararlarını alabildiği kendine ait bir hayatı olur artık. Adının anlamına kaptırmaz kendini ve kendisine kader olarak sunulanları reddederek koyulur hayatı yaşamaya.

“Uyandığımda kocamın evinde değil, şehrin eski bir semtindeydim. Üsküdar’da Nilüfer’in evinde. Şaşkınlığımı yenmeye çalışırken boş kâğıda şöyle yazdım: Gözümü açtığımda dünya henüz soğumayı bitirmemişti. Beni sarıp sarmalayan her şeyi ilk defa görüyor gibiydim. İlklerden oluşan bir zamanın içinde hareket ediyordum. İlk defa kaderin atlarına karşı sürecektim atımı. İlk defa bu kızgın yeryüzünde çıplak ayaklarla yürüyecektim.  Ve ilk defa kendi ateşime, bedenimin içindeki ateşe bu kadar yakındım. Onu sonraya erteledim, bedenimi yani.” (Sf.53)

Hesaplaşamadığı kadınlığını geçmişinde aramaya koyulur Kader. Ne annesinin ne eski kocasının ne de sevgilisinin fark ettiği bir hesaplaşma halidir bu.  Yıllar sonra memleketi Antakya’ya sevgilisi Hazar’la gittiği gezisi, geçmişiyle ve kendisiyle de hesaplaşmanın fırsatı olur. Geçmişinden gelen uğultular onu kendi ailesine de dokunacak bir araştırmaya iter.

Soğukoluk kadınlarından Dolunay! Dolunay’ın da hikâyesi diğerlerine benzer. Aşık olmuş, ailesine rest çekmiş ve kendini ormanın dehlizlerinde bulmuş genç bir kadın. Buraya giriş var ama çıkış yoktu.

“Gün görmemiş kızlar bu evlere gelmiyor, düşürülüyordu. Dolunay, Trabzon’dan düşürülmüştü. Zamanında toprakları olan, varlıklı, ne var ki şansı yaver gitmemiş, mallarını kaybetmiş bir ailenin nişanlanıp ayrılmış en küçük kızıydı.” (Sf:85)

Bu anlamıyla Uğultular erkek egemen toplumda kadınların nasıl alınıp satıldığı, özgürlüklerinin, hayatlarının nasıl ellerinden alındığına da ışık tutmaya çalışmış bir roman. Sadece sevgi arayan ve onu bulduğunu sanan kadınlar o mezarlara gömülen. Soğukoluk’a hapsolmuş kadınlarla kendi hayatı arasında bağ kuruyor. Çocukluğuyla, geçmişiyle yüzleştikçe daha fazla ilerler ormanın içinde Kader. Ormanın derinliklerinde attığı her adım onu biraz daha kendine ve ailesine çevirir.

“Neyi arıyorum sahi? Hayatımın en güzel yıllarını bana zehir eden beden tutulmasının sebebini mi? Erkeklerin, memleketin geri kalanını ayağa kaldırmadan, dağın başındaki bu düzeni nasıl yarattıklarının, ormana, evlere, kadınlara nasıl el koyduklarının açıklamasını mı? Neden bir gençliğimin olmadığını mı?”

Yazar okuyucuyu sıkmadan, akıcı bir üslup kullanıyor. Geçmişle şimdi arasında kurduğu bağ sayesinde okuyucunun zihnini diri tutuyor.

Soğukoluk yazarın hayal dünyasına ait olmayan bir gerçeklik. 70’lerin sonlarında gencecik kadınların kaçırılarak seks kölesi haline getirildikleri Soğukoluk gerçeğini de hatırlatıyor okuyuculara. Yemyeşil ormanların içinde, mis gibi havasıyla bir sayfiye yöresi olan Soğukoluk, aslında kadınların alınıp satıldığı, pazarlandığı bir yer olarak kullanılmış yıllarca. Herkesin bildiği ama sesini çıkaran olmadığı için pek çok genç kadının hayatının nasıl çalındığına yer veren bir hikâye. 80 darbesine kadar Soğukoluk’a getirilen kadınların bir daha buradan çıkma şansının olmadığı bilinen bir gerçeklik. Ormanın içinde gizli evlerde satılan kadınların gerçekliği Soğukoluk.


KÜNYE: Uğultular, Gönül Kıvılcım, İletişim Yayınları, 2017, 219 sayfa.