Bir tutam öykü, bir garip sevgi: “Neredeyse Hiç Hatırlamıyor”

Sevmenin birçok çeşidi üzerine konuşulabilir elbette. Ancak sevmenin en temelde emek üzerine oturduğu gerçeği, dünden bugüne değişmemiş olsa gerek. İdam sehpasına yürürken aşık olduğu kadının eline onun için yazdığı son şiiri bırakan şairi başka nasıl açıklarız yoksa? 



18-11-2018 00:15

Şilan Geçgel

“geleceğim bazen, uykudayken sen
beklenmedik uzak bir konuk gibi
sokakta bir başıma koyma beni
kapıyı sürgüleme üstümden.
Usulca girecek bir yere ilişeceğim
bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne
görüntün doyasıya dolunca gözlerime
seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim”


Bu şiir 23 Temmuz 1942 Bulgaristan’ında, idama gönderilen devrimci şair Nikola Vaptsarov tarafından eşine yazılıyor… Komünist olduğu belgelenen Vaptsarov; bir eşine, bir de hayatını adadığı sosyalizm mücadelesine son şiirlerini yazıyor ve gidiyor.

Hem sevgiliyi, hem de hayatını adadığı bir mücadeleyi sevme hali Vaptsarov’unki hiç kuşkusuz.

Sevmenin birçok çeşidi üzerine konuşulabilir elbette. Ancak sevmenin en temelde emek üzerine oturduğu gerçeği, dünden bugüne değişmemiş olsa gerek. İdam sehpasına yürürken aşık olduğu kadının eline onun için yazdığı son şiiri bırakan şairi başka nasıl açıklarız yoksa? 

Evet, sevmenin de çeşitleri var. Üstüne belki de en az konuşulan, en az tartışılan gerçeğimizken üstelik sevmek eylemi.

Belki de tam da bu sebepten Sevme Sanatı kitabının yazarı Erich Fromm, sevmenin biçimleri üzerine yazarken, aynı zamanda birçoğumuzun sevmeyi bilmediğini de yazmadan geçmiyor. Fromm’a göre sevmek; karşı taraftan hareket ve eylem bekleyen, kendini pasifize eden bir hal değil. Aksine hareket eden, pasif kalmayan ve karşılıklı emek verilen bir sürecin ta kendisi.

Ve Fromm ekliyor:

“İlk adım sevmenin bir sanat olduğunun farkına varmaktır, tıpkı yaşamın bir sanat olduğu gerçeği gibi. Sevmeyi öğrenmek istiyorsak; müzik, resim, marangozluk ya da tıp ve mühendislik sanatı gibi diğer her sanatı öğrenmek için yaptığımız gibi hareket etmeliyiz…

…Aşk yalnızca belli bir kişiyle ilişkimiz değildir; bir tavırdır, kişinin sadece bir nesne ya da kişiyle değil bütün olarak dünyayla ne tür bir ilişkisi olduğunu belirleyen karakter rehberidir.”

***

Bugün insan doğasının anlam arayışlarından; sevmekten, kaybetmekten, bulmaktan ve bulduğunu sanmada ustalaşan naif ve kırılgan kalplerimizden bahsedeceğiz…

Yazar Lydia Davis’ın Neredeyse Hiç Hatırlamıyor isimli kitabı geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıktı. Aynı zamanda şair de olan yazar Davis, bugün hala Amerika’nın en özgün kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Birbirinden bağımsız elli bir öyküden oluşan kitabımız insan duygularının anlamları üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle umutsuzluk olgusu güçlü şekilde öykülerde kendine yer ederken, öykü başlıkları değiştikçe, okurun ruh hali de değişiyor.

Bu duygu değişiklikleriyle birlikte yazar Lydia Davis’ın birden çok duyguyu ana gövdeye alıp, her öyküde baskın olan bir duyguyu okura verme çabası ise açıklıkla hissedilebilir. Elli bir öykü de birbirine taban tabana zıt karakterlerin tasviri ise birçok açıdan okura kendini, öykünün başrolü hissettirecektir. 

Bahsi geçen öykülerde birçok duygusal çatışma unsurunun özellikle sevme denklemi üzerine oturtulması ise sevginin gerçekliği neyle ilgilidir sorusunu düşündürecek. Çünkü sözümona çok modern aşklar da, demode flörtlerde aynı nihai sona doğru yürüyor ve kalpler kırılıyor.

Sevme eyleminin, her açıdan ‘tüketilen bir olgu’ olarak ele alınması ve sevmenin çıkar ilişkisine dayandırılmasına genel bir itiraz birçok öyküde kendine yer bulmuşken; hak etmeyen kabalığa gösterdiğimiz aşırı kibarlığımız, sürekli kaybolan anahtarlarımız, hapishane bekleme salonunda pinekleyen kediler derken… Neredeyse Hiç Hatırlamıyor’un öyküleri isminin hakkını verircesine fabrika ayarlarımızla oynayıp bizi dertten derde sürükleyecek.

Yazar Lydia Davis  –muhtemelen- şair olmasının da etkisiyle kelimelerle oynayarak, sanki düz yazı tarzının içinde gizli şiirler varmış gibi öyküler kaleme almış. 

Ancak bazı öykülerin çok kısa, bazılarının çok uzun olması okurun kafasını karıştırabilir. Bu durum aynı zamanda öyküler arasındaki duygusal geçişleri de büyük ölçüde törpüleme riskini doğuruyor. Bu bağlamda bazı öyküler için derinlikli bir düşünme eylemi gerçekleştirmek mümkün değilken, bazı öykülerde derin anlam arayışlarının yarattığı ruhsal kaos, tezat açısından okuru dinç tutacak görünüyor.

Bu bağlamda özellikle “İlginç Olan” isimli öyküde kendine hayat bulan kadın karakter,  içimizde yükselen kadınca bir isyanın sesi olabilir. Aşık olduğu erkek tarafından sürekli ihmal edilen, hor görülen, yedeğe alınan kadın karakterimiz aşk acısından içip içip ağlarken, kitabın okuru kadınlar içlerinden;

-‘kalk ayağa güzelim, gönder gitsin sevmeyi bilmeyeni’ diye feryat figan bağıracaklar hiç kuşkusuz. 

Tek başına yürüyen sevgisiz evliliklerden, vazgeç gönül deyip deyip eyleme geçemeyen miskinliklerden, bitti bitecek aşların bitirilmesi cesareti gösteremeyen taraflarından… İnsana dair her şeyden biraz var anlayacağınız…

Sevmeyi bilen bilmeyene öğretse de, yazarla birlikte okuru da içine çeken öykülerdeki şu delilik haline bir ehlilik gelse.

Künye: Neredeyse Hiç Hatırlamıyor- Lydia Davis, Everest Yayınları - Çeviri: Betül Kadıoğlu, Sayfa sayısı: 190