Bir aydınlanma düşünürü: David Hume

25 Ağustos 1776 tarihi, yani eğer birkaç günlük gecikmeyi saymazsak günümüzden tam 241 yıl öncesi, düşünce tarihine İskoç Aydınlanması olarak geçen akımın en önemli temsilcisi sayabileceğimiz David Hume’un ölüm tarihidir. Aydınlanmayı maalesef hazmedememiş olan ülkemizde, özellikle akademi dışındaki entelektüel camia tarafından hemen hemen hiç tartışılmadan geçilen, Aydınlanmanın böyle önemli düşünürlerini daha sık hatırlamak gerekiyor. Dolayısıyla ölüm yıldönümü vesilesiyle Hume’un düşüncesini tartışmalı başlıklara girmeden kısaca aktarmak faydalı olacaktır. Amacımız “Aydinlanma da aslında çok baskıcı/dayatmacı” gibi düşünülmeden ortaya atılmış yargılara varmadan evvel, Aydınlanma düşünürlerini sadece bir girizgâh teşkil edecek şekilde de olsa tanıtmak ve belki biraz da merak uyandırabilmek.



30-08-2017 18:37
İbrahim Mergen

Kant’tan Darwin’e pek çok düşünce ve bilim insanını etkilemiş, yeni sorular ve cevaplar üretmelerine neden olmuş bir düşünür olan D.Hume, ‘deneyimcilik’ (empricism) adını alan düşünce akımının kurucusudur. Hume’un tüm felsefesinin üzerine inşa olduğu temel fikir, insanın bilgisinin ve bilebileceklerinin kaynağında deneyimlerin olduğu tespitidir. Bu epistemolojik saptamadan yola çıkan Hume, yalnızca Descartes tarzında saf bir rasyonalizme değil aynı zamanda başta Hıristiyanlık olmak üzere tüm teist yaklaşımlara karşı da kapsamlı bir düşünce geliştirmiştir. Ancak her ne kadar felsefi olarak Descartesçı rasyonalizme karşı konumlandırsak da yine de bilginin başlangıç noktası olarak insanın kendisini/deneyimini işaret etmesi nedeniyle Hume, semavi, mistik, ya da kendi deyimiyle batıl açıklamaları bir kenara ittiği için kartezyen geleneğe teizme nazaran daha yakındır diyebiliriz.  Pek çok alanda fikir yürüten Hume’un ahlak üzerine olan düşünceleri, siyasal düşünceleri ya da mesela özel mülkiyet, özgür irade gibi kavramlar üzerine olan düşünceleri de önemli olmakla beraber, O’nu asıl öne çıkartan nokta, dönemin teist yaklaşımları ile deneyimcilik felsefi zemini üzerinden girdiği tartışmalardır. Nitekim Hume’a göre içinde yaşadığı çağın asıl tartışması, Tanrı’nın varlığı/yokluğu hakkında “spekülatif ateistler” ile  “dindar felsefeciler” arasında sürmekte olan tartışmadır.( Enquiry)

***

Hume’a göre insan idraki bir ikiliğin tam ortasında yer almaktadır. Bu ikilemin bir tarafında bilmemize katkı sunmayan çünkü olgusal olmayan a priori kavramsal/düşünsel araçlar vardır.  Bu alana ait olan önermeler dış dünyadan bağımsızdır, matematik ya da mantık önermelerini bu alanın örnekleri olarak düşünebiliriz. Bu alandaki önermelerin önemli bir özelliği çelişki yaratabilecek şekilde kurulmuş olmalarıdır. Diğer taraftan deneyim alanımıza ait önermelerse olgusaldır ve çelişki oluşturmazlar. Çünkü deneyim alanı kabaca tümevarıma dayanmaktadır da denebilir. Çelişki oluşturma ya da oluşturmama noktası aşağıda aktarılacağı üzere önemlidir, o nedenle örnekleyebiliriz. Bugüne kadar havaya attığımız tüm elmalar yere düşmüştür ve deneyimlerimiz bundan sonra atacağımız tüm elmaların da yere düşeceğini bize söyler. Kurulan sebep sonuç ilişkisi fizik yasalarının getirdiği açıklamalardan bağımsız olarak sadece zihnimizde oluşmuş bir alışkanlığın eseridir. Çünkü pekâlâ yere düşmeyen bir elma da tıpkı uçan bir at gibi düşünülebilirdir, bir gün böyle bir elma ile karşılaşırsak fizik bilimi bu fenomeni açıklamak için kolları sıvayacaktır. Ya da ‘İzmir İç Anadolu bölgesindedir’ dendiğinde çelişik bir önermede bulunmayız, böyle bir önerme yalnızca yanlış bir önermedir. Diğer taraftan a priori yani deneyimden bağımsız önermeler çelişki oluşturabilirler. Yine örneklersek; 1.tüm insanlar ölümlüyse ve 2. Socrates bir insansa; bu tasım uyarınca ölümsüz bir Socrates olabileceğini iddia etmek tasımı çelişik hale getirir. Çelişki meselesi Hume’un teistlerle girdiği ‘kozmolojik argüman' tartışmasında üzerinde durduğu ve faydalandığı bir başlıktır.

İnsan idraki dış dünya ile yalnızca duyular aracılığı ile ilişkili olduğundan, deneyimlerimiz idrakin ve bilginin oluşmasında yegâne kaynaktır dedik ancak elbette bu kadar değil. İnsan kaynağı dışarıda olan deneyimler aracılığı ile anlama yetisini nasıl geliştirir? Hume’un cevap aradığı soru budur ve kahramanı olan Newton’dan esinlenerek mümkün olan en az sayıdaki prensiple idrak muammasını çözümlemeye çalışır. Hume’a göre insan, olgular arasında 3 temel ilişki kurabilmektedir; bunlar benzerlik, uzayda ve zamanda süreklilik ve elbette neden-sonuç ilişkisi. Bu üç yeti şu şekilde işler: Birbirinin aynı ya da benzeri olguları tanıyabiliriz. Annemizin fotoğrafı ile annemiz arasındaki özdeşliği bu tanıma yetisiyle kurarız. Irak savaşının görüntülerini gördüğümüzde Saddam’ı anımsayabiliriz çünkü hem zamanda hem de mekânda aynı sürekliliğe ait ögeler söz konusudur. Üç yeti içerisinde en mühim olanı kuşkusuz neden-sonuç ilişkisi kurabilme kabiliyetidir, çünkü neden-sonuç ilişkisi sayesinde geleceğe dair bir fikre sahip oluruz. Yani bu yetenek insan düşüncesinin içinde bulunduğu ana hapsolmasının önüne geçer. Fakat mühim bir nokta yukarıda da değindiğimiz gibi şudur ki düşünsel olarak sebep sonuç ilişkisinin zemininde alışkanlık dışında hiçbir gerekçe bulunamaz. Bu anlamda bilimlerin geliştirdiği kanunlar da en az deneyimlerimizin dış kaynakları kadar anlama yetimize dışsaldır. Yani kanunlar güneşe çıktığımızda neden ısındığımızı bize sadece dışsal olarak ifade ederler. İdrakimiz ise alışkanlığımız dolayımı ile bilime gerek duymadan güneşe çıktığımıza göre ısınacağımızı bilir. Hume’un iddiasına göre tıpkı yerçekimi kuvveti gibi insan anlağına dair bu üç yeti de “orijinal”dir ve dolayısıyla daha fazla açıklanması söz konusu değildir.  

Çok kısaca aktardığımız bu düşünsel zeminin üstüne Hume pek çok alanda tespitlerde bulunur. Örneğin deneyimlerimizden yola çıkarak biliyor olmamız ‘sosyal sözleşme’ geleneğine ve özellikle bu geleneğin önemli temsilcisi Hobbes’a karşı argümanlar geliştirmesini sağlamıştır. Şöyle ki, Hobbes’un hilafına Hume insanın temelde sadece çıkarını düşünen bir varlık olamayacağını,  idrakimizin kökeninde duyumlarımız olduğuna göre diğer insanlara yönelik bir ‘sempati’ beslememizin doğal olacağını öne sürer. Çünkü başkalarının deneyimlerini kendi deneyimlerimizden tanır, bilir ve anlarız. Yani üzülen bir insan gördüğümüzde ne hissettiğini anlamamız ve üzülmemiz sadece kendisi için yaşayan varlıklar olamayacağımızın göstergesidir. Hume, teizm karşıtı görüşlerini de yine aynı ampirik düşünceler üzerine inşa eder.

Ex nihilo nihil fit !

Hume’un teizm ile yürüttüğü tartışmanın en yoğun işlendiği çalışması ‘Doğal Din Üzerine Diyaloglar’ isimli eseridir diyebiliriz. Ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı bu eser, çevresinin de telkinleriyle ancak ölümünden sonra yayınlanabilmiştir. Bu eserde tartışma Tanrı’nın varlığını a priori yollarla tanıtlamaya çalışan Damea, yine Tanrı’nın varlığını a posteriori biçimde kanıtlamaya çalışan Cleanthes ve iki tutuma da şüpheci yaklaşan Philo arasında geçer. Kabaca a priori tutum kozmolojik argümanı öne sürerken, a posteriori tutum ise tasarım argümanı olarak bilinen yaklaşımı savunur (bu argüman bugün de akıllı tasarım vb. olarak karşımıza çıkmaktadır). Şunu da belirtelim ki genel olarak Philo’nun şüpheci yaklaşımının Hume’un gerçek düşüncesine yakın olduğu düşünülmüştür.

Kozmolojik argüman özetle şunu söyler: neden-sonuç ilişkisi uyarınca var olan her sonucun bir nedeni olduğuna göre, var olduğu apaçık olan içinde yaşadığımız evrenin de bir nedeni olması gerekir. Zamanda geriye giderek bu evrendeki her olgunun nedeni bulunabilir, ancak her bir olgunun geriye doğru giderek nedenini açıklamamız bizi genel bir açıklamaya ulaştırmaz.  Yani olaylar zincirinin her halkası bir sonraki halkayı açıklıyor olabilir ancak bu zincirin tamamının neden var olduğunu açıklamaz. Dolayısıyla, eğer zincirin kendisinin varlığı bir sonuç ise bunun bir nedeni olması gerekir. Bu neden zincire dışsal olarak da kurgulanmamalıdır çünkü dışsal olan her neden de bir sonuç olarak konumlanacaktır, yani ‘bu dışsal neden neyin sonucudur?’ sorusu açıkta kalır. Öyleyse Damea’nın savunduğu görüşe göre bu olaylar zincirinin en başındaki neden, kendi nedenini kendi içerisinde taşıyan ve var olmaması apaçık bir çelişki oluşturan bir nedendir ve böylesi bir ilk neden ancak Tanrı olabilir. Diğer bir deyişle Tanrı mantıksal ve a priori olarak var olması gereken ilk nedendir.

Elbette bu argümanın kuruluş aşamasında dahi sorun vardır, tam bu nokta üzerine Russell’in (Russell vs. Copleston) kurduğu bir analojiyi aktarmakla yetinelim. Damea aslında şöyle düşünmektedir; her insanın bir annesi vardır. Nesiller boyunca geriye gittiğimizde bugüne ulaşmamızı sağlayan bir anneler zinciri bulabiliriz. Ancak bu olgu, insan türünün varlığının nedenini açıklamaz. Öyleyse Damea, bir tür olarak insanlığın ‘annesini’ aramaktadır ki bu ‘kategorik hataya’ tekabül eden açık bir saçmalıktır.    

Damea’nın görüşüne biraz daha yakından bakarsak, ortaya atılanın Lucretius’un (ilk olaraksa Parmenides’in) “Ex nihilo, nihil fit”  yani hiçlikten ancak hiçliğin çıkacağını ortaya koyan formülasyonun çarpıtılmış bir versiyonu olduğunu görürüz. Hiçbir şey yoktan var olamayacağına göre, varlık ancak varlıktan (Tanrı’dan) gelmelidir denerek Lucretius’un açıkça ateist olan görüşü çarpıtılmıştır, zira Lucretius aslında maddenin sonsuzluğunu vurgulamak istemiştir.  Diyaloglarda Damea’nın temsil ettiği görüş Hume tarafından kurulan argümanla şu şekilde eleştirilir:

“… var olan bir gerçekliği tanıtlamak ya da a priori argümanlarla tanıtlamaya çalışmak açıkça absürttür. Yokluğu çelişki oluşturmadıkça hiçbir şeyin varlığı tanıtlanamaz. Apaçık bir şekilde kavranabilen hiçbir şey de çelişki içermez. Var olduğunu idrak ettiğimiz her şeyi yok olarak da düşünebiliriz. Öyleyse hiçbir varlık yoktur ki yokluğu bir çelişkiye işaret etsin. Ve sonuç olarak hiçbir varlık yoktur ki çelişikliği tanıtlanabilir olsun” ( Enquiry & Dialogues)

Özetle,  a priori bir Tanrı düşüncesi olgusal olana dair hiçbir şey ifade etmez, olgusal olan da herhangi bir a priori nedene ihtiyaç duymaz çünkü apaçık oradadır. Bir varlığın yok olmasının çelişki yaratması diye bir durum da söz konusu olamaz çünkü var olan olgusaldır ve yokluğu mantıksal olarak yukarıda kısaca ifade ettiğimiz gibi mümkündür. Dahası belki de bilemediğimiz nedenlerden dolayı varlığının şart olması gerektiği öne sürülen bir ilk neden kurgulayacaksak bu pekâlâ Tanrısal olmak yerine maddi de olabilir. Bu kısa açıklamalar ışığında Hume’un yargısı kozmolojik argümanın tutarlı bir argüman olmadığı yönündedir.

Diyaloglarda öne çıkan diğer mühim başlıksa Tanrı’nın varlığına dair öne sürülen tasarım argümanıdır. Kozmolojik argümanla ilintili olmakla birlikte tasarım argümanı belirgin şekilde antropomorfiktir ve şöyle özetlenebilir: Evren saat gibi işleyen mükemmel bir mekanizmadır, bu mekanizmanın tıpkı saat ustası gibi bir yaratıcının elinden çıkmış olması gerekir. Evren denen bu mekanizmayı tasarlayan, Tanrı’dan başkası olamaz.

Tasarım argümanına dair Hume bir dizi itiraz sıralar ve tabi ki itirazlarının temelinde deneyimcilik felsefesi yatar. Bizler insan eseri bir ürünün insan elinden çıkmış olması gerektiğini deneyimlerimiz vasıtasıyla bilebiliriz. Çünkü hem ürünün kendisini hem de yaratıcı olarak insanı bizzat tecrübemizden biliriz. Ancak Evren konusunda iş değişir, birincisi Evren hakkındaki deneyimimiz çok kısıtlıdır. Dolayısıyla Evrenin gerçekten saate benzer bir mekanizma olduğuna karar verebilecek durumda değilizdir ki Big-Bang benzeri bilimsel olgular da Evrenin pek de düzgün bir mekanizma olmadığını göstermektedir. Bu noktada benzerlik ilkesi çiğnenmiştir çünkü Evrenin insan yapısı bir mekanizmaya olan benzerlikleri farklılıklarına kıyasla çok daha azdır. Dolayısıyla tasarım argümanının ilk öncülü kusurludur. Benzer şekilde sonuç kısmı yani ‘yaratıcı neden olarak tasarımcı Tanrı’ fikri de sorunludur, çünkü insan Evrenin tamamını deneyimleyemediği gibi yaratıcı Tanrı düşüncesini de bir saat ustasının varlığını bilmesi gibi bilemez yani olgusal biçimde deneyimleyemez. Öyleyse bir kısmını görüp bildiğimiz evrenin, hiç bilemediğimiz bir Tanrı tarafından yaratılmış olması gerektiği sonucuna ulaşmak açıkça sorunludur ve kurmayı deneyimlerimizden bildiğimiz neden-sonuç ilişkisi Tanrı ve Evren arasında kurulamaz. Argümanın yapısına dair bu temel itiraz farklı ikincil itirazlarla da desteklenebilir. Mesela saat gibi bir mekanizma aslında hiçbir zaman tekil bir ustanın ürünü değildir. Aksine o saati yaratan metali çıkaran madencilerden tutun da zamanı ölçme fikrini ilk ortaya atan medeniyetlere kadar pek çok aktörün birleşik emeğidir. Öyleyse analoji biraz daha düzgün kurulmuş olsaydı, birden çok Tanrı’nın evreni yaratmış olması gerektiğini iddia edebilirdik ve böylece en azından daha az hatalı bir argümanımız olurdu.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere aslında Hume Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamaya çalışmaz çünkü böyle bir çaba anlamsızdır. Onun yaptığı daha ziyade bir Aydınlanma düşünürü olarak, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışanların hatalarını göstermekten ibarettir. Bu yolla kendi yüzyılında yaşanan büyük tartışmada düşünce tarihinin en önemli aktörlerinden birisi olarak rol almıştır. Biz burada teist düşüncenin ‘hatalarını göstermek’ gibi naif bir ifade kullandık ama Hume genel kanaatini çok daha agresif bir biçimde şöyle ifade etmiştir:

“Bir kitabı, örneğin Tanrı Bilim ya da okul metafiziği kitabını ele alırsak, kendimize şunu soralım: Kitap, nicelik ya da sayıyla ilgili soyut bir akıl yürütme içeriyor mu? Hayır. Olgu ve varoluşla ilgili deneysel bir akıl yürütme içeriyor mu? Hayır. O zaman onu alevlere atın çünkü onda safsata ve yanılsamadan başka hiçbir şey yoktur.” (Enquiry)

Dialogues: Dialogues Concerning Natural Religion (D.Hume)                     

Enquiry: Enquiry Concerning Human Understanding (D.Hume)

Russel vs. Copleston:  The Cosmological Argument: Russel vs. Copleston (www.scandalon.co.uk)