Bir alt kültür çığlığı

Sizlere anlatmaya çalışacağım kitap, yani “Sarışın Maymun” tüketilen, unutulan, yok sayılan ve ülkemizde hiç de azımsanmayacak kadar çok olan o hayatların ortak hikâyeleri aslında. Mustafa Özcan, bize haberlerde duyduğumuzda artık şaşıramadığımız hayatların hikâyelerini toparlamış ve büsbütün bir kurguyla sunmuş.



19-03-2017 10:10
Caner Almaz

“Bunların çoğu daha doğmadan yenildiler hayata.”  (S. 39)

İnsan yaşantısından, sıkıntılarından, dertlerinden ve huzursuzluklarından kaçmaya çalışırken, en çok kendinde olmayanı kurcalamayı sever. Bu bir kısır döngü gibidir. İçinde bulunduğu mutsuzluğu, başka hayatların dertlerini düşünerek aşmaya çabalar. Şöyle açmaya çalışayım: Günümüz televizyon dizilerini ele alırsak, çoğunda “aşırı zenginlik” ve “aşırı zenginlerin dertleri” konularının işlendiğini gözlemlemek mümkün. Akşamları yaşam telaşından kurtulup her şeyi unutmak isteyen birey, zamanını başkalarının, tanımadığı insanların dertleriyle kendini avutarak geçirmeye çalışır. Ya da böyle olması istenir. Kendini, kendi hayatını kurcalamasındansa, yapay dünyalarda yapay insanların sıkıntılarıyla meşgul olması herkesin selameti için, özellikle de yönetici güruh için olmazsa olmazdır. Halk, kitle, kendi sorununu kurcalarsa cezayı yönetene keser. Bu yüzden bir şekilde onu meşgul etmek gereklidir. Bu da onları etkilemenin en kolay yollarından birisi olan televizyon ve onun en çok izlenen saatlerinde yayına koyulan biraz önce bahsettiğim dizilerdir.

Bu diziler yakın zamanda daha “normal” insanları konu edinirdi. Sokağı gözlemleyebilirdiniz; çünkü hayatın içerisindeki sıradan bireylerin dertleri, ilişkileri, sorunları, yaşamları konu edinilirdi. Bu furya keşfedildi, kullanıldı ve tüketildi. Birden, aniden bu tarz dizilerin ortadan kalkmasının başka sebepleri illaki vardır, fakat bunun altında sosyolojik bir durum olduğunu belirtmek istiyorum. Algı, günümüzde her şey. Bunu ne kadar iyi yönetirseniz, halka o kadar hâkim olursunuz. Yöneticiler, dertleri çözemiyorsa o dertleri unutturacak çareler aramaya başlar. Algı, işte burada devreye girer.

Sizlere anlatmaya çalışacağım kitap, yani “Sarışın Maymun” ikinci paragrafta bahsettiğim tüketilen, unutulan, yok sayılan ve ülkemizde hiç de azımsanmayacak kadar çok olan o hayatların ortak hikâyeleri aslında. Mustafa Özcan, bize haberlerde duyduğumuzda artık şaşıramadığımız hayatların hikâyelerini toparlamış ve büsbütün bir kurguyla sunmuş. “Sarışın Maymun” şehrin dizilerde göremediğimiz sokaklarında geçen, o sokaklarda dolaşan, o sokakların kahvelerinde oturan, cigara içen, gerçekleşmeyecek hayaller kuran, yolda görseniz yolunuzu değiştireceğiniz tekinsiz insanlarının hikâyelerini bizlere kendi ağızlarından sunuyor.

Söyleşi – röportaj üslubuyla kurulmuş kurgusuyla karakterlerini birer birer okuruyla tanıştırıyor yazarımız. Naci’yle tanışıyorsunuz, Erhan’la tanışıyorsunuz, Arif’le, Ufuk’la, İmam Çağdaş’la, Serpil’le, Feridun’la tanışıyorsunuz tek tek. Hepsinin kendine has dili, hepsinin kendine ait kişiliği var ve bunları okurken, karakterlerimiz hikâyelerini bizlere anlatırken onların ağzından dinliyorsunuz. Alt kültürün sokaklarında dolaşırken, sokağın dilini okuyor, söyleşi üzerine kurulmuş bölümler nedeniyle de bu dilin samimiyetini sonuna kadar hissediyorsunuz. Öyle baştan savma anlatımlar değil üstelik, altı dolu, bazı karakterlerin keskin sınırları nedeniyle altı felsefeyle doldurulmuş anlatımlar. Oldukça zor bir deneyi ilk romanında başarıyla tamamlıyor Mustafa Özcan. Kılıktan kılıfa giriyor, solcu oluyor, imam oluyor, kadın oluyor, erkek oluyor, serseri oluyor, aşkından sıtkı sıyrılmış bir deli oluyor, genç oluyor, ihtiyar oluyor. Ve bunları yaparken, karakterlerin hiçbirinde anlatım sırıtmıyor.

Peki, bize ne anlatıyor “Sarışın Maymun”?

Sarışın Maymun, ülkenin en altında kalmış insanların umutsuzluklarını anlatıyor. Karşılık göremeyen aşklarını, düzene giremeyen hayatlarını, göz açıp kapayana kadar rayından çıkan yaşamlarını, doğuştan kaybetmiş olan şanssız insanların çırpınışlarını ve hayatın tüm pisliğine rağmen tertemiz kalabilen hayallerini, içinize sızarak anlatıyor.

Kitabın kırkıncı sayfasında Ali Amca şöyle diyor, bu alıntıyla yazımın en başını bağlayıp huzurunuzdan ayrılacağım:

“…tarih bu insanların ne kadar çileye sabırlı olduğunun tanığıdır. Bir araya gelseler, tarihin akışını kendileri lehine değiştirme gücünde olduklarının farkına varamadan geçip giderler çoğu zaman. Bu da doğru. Ama çok seyrek de olsa bu ezilmiş, itilmiş kakılmış, canı burnunda insanlar, neredeyse mistik bir şekilde, bıçağın kemiğe dayandığına karar verirler günün birinde. İşte o zaman, önüne gelen her şeyi sürükleyip götüren bir sele dönüşürler.” S. 40

İşte bu çile çeken, yoksulluk çeken, yoksunluk çeken ve akşamları onlara ne sunulursa kabul eden insanlar, tarih boyunca birçok şeyi değiştirdiler, birçok düzeni yıktılar. Acıya dayanıklı, yoksulluğa dirayetli insanlar tarihin gidişatını elinde tutanlardır. Bu yüzden onlar ciddiye alınmalı, yok sayılmamalıdır. Yok sayıldıkça, o selin hiddeti de o denli sert olacaktır.

Mustafa Özcan, “Sarışın Maymun”la bizlere görmezden gelinen sokağı hatırlatıyor, o sokakta, en altta kalmış insanların hikâyelerini döküyor. İlk romanında, usta işi bir çalışmayla bizleri selamlıyor.


KÜNYE: Sarışın Maymun, Mustafa Özcan, Alakarga Yayınları, Mart 2017, 122 Sayfa