Behçet Çelik ile ‘Yolun Gölgesi’ üzerine…

Behçet Çelik ile yolun gölgesinin, ayrık görünen hikâyelerden birbirine ve bugünün siyasal toplumsal meseleleri üzerinden ortak hikâyelerimize düştüğü, son kitabı Yolun Gölgesi ve öykücülüğü üzerine konuştuk. İmzasını taşıyan çok sayıda eserden Gün Ortasında Arzu isimli öykü kitabı 2008’de ‘Sait Faik Hikâye Armağanı’na, Diken Ucu adlı öykü kitabı 2011’de ‘Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer bulunan Behçet Çelik, Kaldığımız Yer adlı eseriyle de 2015’te ‘Türkan Saylan 5.Sanat Ödülü’nü Erendüz Atasü ile paylaşmıştı.



06-08-2017 02:35
Dilek Yılmaz

Öykülerde karakterlerin eyleme geçmeme tercihi yolun sarsıntısını bir biçimde dizginliyor. “Yolda olmak sarsıntılıdır, yanımızdaki yöremizdeki -hatta içimizdeki- her şey bir daha asla yerine oturmayacak hissi vererek sallanır, sarsılır” diyorsunuz kitabın ilk öyküsünde de. Karakterlerin edilgenliğinin sebebi bu korku mu; eyleme geçmenin sonuçlarına yükledikleriyle, uğraşmaya değmeyeceği düşüncesi mi?

Uğraşmaya değmeme değil, ama geçmiş tecrübelerinden edindikleri öngörüleri var bir parça ve o öngörüleri nedeniyle belli bir noktadan sonra edilgen olmayı yeğliyorlar. Çünkü etkin olduklarında başka ahlakî problemler çıkmasından kaygılanıyorlar mesela. Genel olarak kimi öykülerdeki karakterler tartışmak, didişmek yerine daha çok ne olup bittiğini görmeye, anlamaya ayarlılar, denebilir. Harekete geçmekten çok görüp anlama çabalarındayken onları tanıyoruz, daha çok bu çabanın öyküsünü, böyle bir çaba içerisinde iç dünyalarında neler olup bittiğini yazmayı yeğliyorum. Sonuçta yazılanlar hayattan belli bir kesit, belki öncesinde ya da sonrasında aksiyonları varmış ya da olacak, ama ben daha çok geri çekilerek kendilerini ve içinde bulundukları durumu, muhataplarını, aralarındaki çelişkiyi, yakınlığı ve uzaklığı tartma anlarını hikâyeleştirmeye çalışıyorum.

Karakterlerin tutumuna karşın neredeyse her metnin sonunda okur olarak zihnimde uyanan ‘bir şey yapmalı’ duygusunu kişisel hassasiyetime mi bağlamalıyım, boşluklu metin yanılsaması mı? Yazarken karakteri bıraktığınız yerden okuru eyleme geçmeye kışkırtmak gibi bir amaç taşıyor musunuz?

Durup bakmak sonsuza kadar sürecek bir şey değil ve aslında o hareketsizliğin içerisinde bir hareketi verebilmişsem sizin söylediğiniz gibi, hakikaten yapmak istediğim şeyi yaptığımı düşünüp sevinirim. Çok hareketsiz gördüğümüz birisinin içerisinde de bir hareket, bir dinamizm var; bunlar katı, mekanik şekilde ayırabileceğimiz şeyler değil, hele ki söz konusu olan insansa, insan hayatıysa. O nedenle, harekete geçememenin sıkıntısını yazdığınız zaman zaten aslında hareket ihtiyacını da yazmış oluyorsunuz.

Öykülerin özellikle giriş cümleleri merakını kabartarak içeriye çekiyor okuru, öykünün bütününe olduğu kadar emek harcandığı hissiyle okudum her birini. İlk cümle ne kadar önemli? Hikâyeyi kurmak üzere yazma hevesinizi başlatan ‘uyaran’ı özellikle arıyor musunuz, kafasına göre kendisi mi gelir?

İlk sorunuzla başlarsam, öykü nazlı bir edebî türdür. Eğer kolayca içine giremezsek okumaktan vazgeçeriz, kitaptaki bir sonraki öyküye atlarız. Yazarken ben de, kendimde yazma iştahı uyandıracak bir giriş cümlesine ihtiyaç duyuyorum. Birçok kez başlarım bir öyküyü yazmaya; böyle iştah uyandıran bir giriş cümlesini, giriş paragrafını kotarabilmişsem ve arkası geliyorsa oradan devam ederim. Dolayısıyla öykünün bütünü kadar emek harcamam ama o öykünün sürebilmesi içime sinen bir girişle mümkün olur, girebilmeliyim ki devam edeyim. Bunun aynı zamanda okur için de hevesle, yarım bırakmadan devam edeceği bir giriş kapısı olmasını umarım. Öbür sorunuza gelirsem, sokağa çıkayım da bugün bana öykü yazdıracak bir şey bulayım gibisinden bir çaba içinde hiç olmadım fakat böyle bir arayış olmasa da gündelik hayatın içerisinde bir şeyler bize bu uyarıyı verebiliyor. Hatta kimi zaman okuduğumuz bir metin de olabilir bunu sağlayan. Okuduklarımızı, okumalarımızı da hayatın içinde, hayata dahil kabul ediyorum ama benim öykülerimde bunlar gene de azınlıktadır. Daha çok bir ruh hali, bir duygu, bir ses, bir görüntü, içerisinde bir hikâye saklıymış ya da onun arkasına bakmaya çalıştığımda oradan bir hikâye bulabilirmişim hissi uyandırdığında yazmaya otururum. Bu his kimi zaman ilk uyaran ortaya çıktığı anda belirir, kimi zaman masanın başına geçtiğimde. Birçok kez başlarım, en sonunda bir yerden sonra içine girdiğimde de devam ederim ama hikâye aramak gibi özel bir çabam yok.

“Bir alışkanlık edinmek ne kolaydı, sonrası bunu başkalarına anlatmaktı” diyorsunuz Dil Azabı’nın bir yerinde, gene metin içinde birbirinin varlığına bir biçimde alışanların birbirini sormadığını.

Bir başka öyküdeki, başkalarını ölçerken kendi hayatını cetvel tuttuğunu söylediğiniz karakterin düşündürdüğü üzerinden öykünün temel meselesinden biraz uzaklaşarak yakın dönem ilişkilerine dair görüşünüzü sormak isterim. Örneğin, kendini tartı olarak dayatanlar olduğu gibi, başkasına bakmadan kendini tartamayanlar da var. İlişkiler, yakınımızdaki başkasından daha uzağımızdaki ya da üçüncü tarafların daha önemli hale geldiği yeni bir yapıya mı evrildi?

Alıntı yaptığınız yerlerdeki kahramanlar başkası ve kendisi sorununu genellikle yakınlarındaki insanlarla yaşıyorlar. Çok yakın hissettiği halde mesela, bir yerden sonra neredeyse karşısında öteden beri bildiğinden başka bir benlik bulunduğunu görüp bu ayrılığı ya aralarındaki mesafeyi fark etmenin bir sonucu olarak. Tabii, kendi yaptıklarını cetvel olarak başkalarına ölçüt dayatan ve başkalarını hep kendisinden yola çıkarak tartan öykü kişisinin durumu daha başka, o aslında kendisinden hoşnut.  O kendisinden hatta fazlasıyla hoşnut, bu hoşnutluk içerisinde başkaları kendisinin yaptıklarına ne kadar yaklaşırsa ona göre artı ya da eksi puan alıyor. Fakat genellikle benim öyküsünü anlatmayı yeğlediğim kahramanlar kendilerinden bu kertede hoşnut değillerdir. Zaten o kişi de bir yan kahraman o öyküde. Kendileriyle çatışma içerisinde olan karakterler aslında kendi içlerinde de benzer bir mesafeyi fark ediyorlar; zamanla, kendilerini tanıdıkça, kendi içlerinde bir başkası varmış gibi ve kendi yaptıklarına da bazen akıl sır erdiremiyorlar. Dolayısıyla kendi içindeki didişme hali başkasıyla ilişkisine, iletişimine de bulaşabiliyor ya da başkasıyla didişmesi kendisi içinde yaşadığı çelişkiye, didişmeye sirayet edebiliyor. Ama başta dediğim gibi üçüncü kişiye gelmeden, ikinci kişi, hatta bazen kendi içerisinde de bir başkası sorunuyla bunu didikliyorlar. Yakın dönem iletişimine gelirsek, öyle bir yan var. Özellikle sosyal medya çağında sözlerimizin hiç tanımadığımız insanlara ulaştığı vehmine kapılıyoruz, bunu önemsiyoruz. Bu tabii hem yakınımızdakilerle aramızdaki iletişimi hem de kendi içimizde ne olup bittiği sorununu biraz göz ardı etmemize yol açıyor. Gösteri toplumunda kendimizi sürekli gösteriye çıkmış bir insan olarak kuruyorsak ve gündelik hayatı o şekilde sürdürüyorsak bu ciddi bir yabancılaşmaya yol açıyor. En başta kendi içimizde, sonra da aslında çok yakın ve mahrem ilişkimiz olan insanlarla ilişkilerimizde.

“Bu kelimelerin hepsi canımı yakıyor, ihanet gibi” dedirten, postallarla dalınan yurtların bugüne kadar çektiklerinde bir dile zorla tutsak edilmek ne kadar etkili olmuştur?

Bunu yaşamış olanlara sormak gerekiyor; ben sonuçta ana dilinde okuma, yazma, düşünme, üretme şansına sahip biriyim. Bu şansı olmayanların çok büyük sıkıntılar çektiklerini de çok yakından gözlüyorum, çok çok yakınımda insanlar var bu sıkıntıyı yaşayan. Öte yandan, edebiyatta kendiniz gibi olmayanları da bir parça anlamaya çalışırsınız, belki böyle bir hikâye kahramanı yarattığınızda aslında içeriden böyle birisini anlama isteği sizi böyle bir kurguya, böyle bir karakter yaratmaya itmiştir. “Bir dile tutsak olmak” dediğinizde şu da akla geliyor; bazen bizim kendi dilimiz ya da dil üzerinden yapılan iletişimin mesafeliliği, yapaylığı da bir tutsaklık duygusu yaratabilir, oradan da bir benzerlik kurulabilir ama bu öykü özelinde konuşursak; aslında o kişi yıllar boyunca o ikinci dil sayesinde kendisini özgür de hissetmiş, o dilde kendini ifade ettikçe kendisini var etmiş, fakat bir kırılma anından sonra aslında bütün o geçmiş kendini avutma, kendini var etme sürecinin bile tuhaf ve eksik bir zemin üzerinde yükselmiş olduğunu idrak ediyor gibi.  

Derinin Altı, derleme Linç Öyküleri için yazılmış, çok etkileyici bir hikâye. Bir kitap projesi için öykü üretmenin serbestçe kurgulamaya göre farklılıkları neler? Tırnak içinde soracağım, siparişle yazılması, sınırlılıklarıyla metnin oluşumunu nasıl etkiliyor?

Son yıllarda, Bir Dersim Hikâyesi’’nde, Merhaba Asker’de, Vur Ulan Vur / Linç Öyküleri’nde böyle öyküler yazdım. Böyle bir öneri geldiğinde ben halen ‘tamam, mutlaka yazarım’ diye söz veremiyorum, yazabilirsem derleyene, editöre ulaştıracağımı söylüyorum. Az önce konuştuğumuz gibi, dışardan bir uyaran bende bir hikâye yazma duygusu yaratmadıkça da öyle bir şeye girmiyorum. Bir süre böyle bir hikâyeyi yazma düşüncesi kafamın içerisinde oluyor. Bu muhtemelen dış dünyaya baktığımda bir şeyleri biraz daha ayrıcalıklı değerlendirmemi ve oradan bir uyaran almamı koşulluyor da olabilir. Ama yine masa başında değil, aslında günlük hayat içerisinde bende bir öykü yazma hevesi doğduktan sonra, doğabilirse benden istenmiş olan tema, konu çerçevesindeki öyküyü yazıyorum. Burada sadece bir tema söz konusu, çok geniş bir şekilde bu temayı öyküye çevirmek mümkün. Şuna biraz daha yakınım; özellikle bir dönemi anlatan, toplumsal bir soruna, siyasi bir meseleye değen öykülerde mağdurun değil de, failin ne yaptığını, nasıl bir ruh halinde olduğunu görme isteği bende biraz daha baskın. Yani gerek Bir Dersim Hikâyesi’nde, gerek Vur Ulan Vur’daki öykülerde anlatıcıyı faillerden seçtim, mağdurlardan değil. Belki mağdurun dilini aktarabilme güçlüğünü aşmak için de bunu tercih etmiş olabilirim ama sözünü ettiğimiz o uyaran daha çok failin baktığı yerden bakmayı denediğimde kendisini gösterdi. Merhaba Asker bir istisna olabilir; kışlada asker ölümleri üzerineydi o derleme; yine mağduru yazmadım ama dışarıdan birinin, mağdura hem yakın olmuş hem mesafeli durmuş birinin bakış açısıyla yazdım onu da.

‘ANLATILAN ŞEYİN ANLATILDIĞI DİLLE ARASINDA UYUMSUZLUK OLMAMALI’

Dirlik Kaybı’nda farklı niyetinin yanı sıra, edebiyatın şaşırtıcı hayatların süslü püslü aktarılması olmadığını öğrencilerine göstermek isteyen o  öğretmen gibi; keşke evinde bir akşamı anlatsaydı, o zaman belki olurdu, dediğiniz metinlerle karşılaşıyor musunuz? İyi bir okur olarak siz okuduğunuz metinde neleri arıyorsunuz, bıraktığınız kitaplar oluyor mu? Yazarken aynı ölçüyle okuru hesaba katıyor musunuz?

Öncelikle çuvaldızı kendime batırayım, benim de yazmaya ilk başladığım yıllarda özentiyle aslında yazmamam ya da sizin sorduğunuz anlamda, keşke bunu biraz daha mütevazı bir noktadan, biraz daha o zamanki kendi gündelik hayatımdan yazsaydım dediğim öyküler oldu. Bu tutumun benzerlerini her zaman görüyoruz kuşkusuz, ama belki de zaten yazma işinin doğasında var. Bir hevestir ilk başladığımızda ve bizi heveslendiren hep başkalarının yazdıklarıdır. Bir şeyleri okuruz, severiz ve bunun üstüne biz de yazarız. “Dirlik Kaybı”ndaki öyküde öğretmen, tabii, başka bir niyetini perdelemek için bunu öneriyor ama bu onun aynı zamanda edebiyata bakış açısı da. Kendi okumalarımda görev bilinciyle bitirmek zorunda hissettiğim kitaplar oluyor, ama arada bazılarını çok daha erken terk ettiğim de oluyor. Sevdiğim, okur okumaz bir arkadaşıma, bir yakınıma önerdiğim kitaplar da çoktur. Bugünlerde yayımlanan kitapları elimden geldiğince geniş sayılabilecek bir skala içerisinde okumaya çalışıyorum. Ne aradığıma gelince: En temelde, anlatılan şeyin anlatıldığı dille arasında bir uyumsuzluk olmaması gibi çok genel bir şey söyleyebilirim. Benim de bir mesele olarak üzerinde durduğum konularla ilgili kitaplar daha çok ilgimi çekiyor haliyle. Bazen de bazı kitaplar daha çok yazarın yazma becerisiyle, diyelim bir kurgu sorununu ustalıkla aşması nedeniyle bende hayranlık uyandırıyor.

Okuru hesaba katıyorum; şöyle bir şey oluyor, mesela bir öykü yazıyorum, aradan zaman geçtikten sonra tekrar okuyorum, bana bile bir şey demeyen bir cümle ya da paragraf gördüğümde bunun dışarıdan birisine hiçbir şey demeyeceği düşüncesiyle onu çıkarıyorum. Zaten ben bu öyküyü okunsun diye yazıyorum sonuçta. Şu da var ama, bu amaçla yazıyorum da her yazdığım öykü tam da benim murat ettiğim şekilde anlaşılıyor diyemem. Böyle bir pay bırakmak gerekiyor, bu pay, bu yorum farkı beni heyecanlandırır, hiç aklımdan geçmeyen yorumlara da sıkça rastlıyorum, ama hakikaten bazen kendi cümlelerimi okuduğumda, “Acaba ben ne düşündüm de bunu yazdım, bir önceki cümleyle bir sonraki cümle arasında hiçbir bağ yok,” diye düşündüğüm oluyor ve dediğim gibi bunları koruma değil, metinden çıkarma yanlısıyım.  

Aynı metinde “edebiyatın sözü zamansız ve yersizdir, bu nedenle zaman ötesi ve bu dünyaya aittir,” diye geçirdi içinden inanmayarak; kocaman bir yalandı bu da, çaresizlikti, diyor karakter. Behçet Çelik için de böyle mi? Bu tanımlamaya uyan bir yazar desem, aklınıza ilk kim gelir?

Aslında edebiyatın zamansız olduğuna inanıyorum çünkü yüzlerce yıl önce yazılmış olduğu halde bugün bizi çok içeriden yakalayan pek çok kitap var. Ama sonuçta bu gibi inançlarımızın kırıldığı kimi kavşaklardan da geçiyoruz, toplumsal kargaşa zamanlarında sözün karşıdakine gitmediği; şiddetin, yüksek perdeden konuşmanın o incelikli dili çok örttüğü zamanlarda edebiyata olan inancımız da sarsılıyor, ama yine okuduğumuz güzel metinler bizi tekrar bu inanca bulaştırıyor. Hatta zaman zaman ülkede yaşanan çok can sıkıcı gelişmeler karşısında canım çok sıkkınken, bütün bunlarla hiç ilgisi olmayan, ama bende hoş duygular yaratan kimi kitapları okuduğumda –bunların illa kurgu kitap olması da gerekmiyor, güzel bir edebiyat eleştirisi metni okuduğumda da– içimin ferahladığı olmuştur. Yine sığındığım şey edebiyat oluyor. Zamansız metne dair örneği hiç düşünmedim, buna genellikle en eski kitaplardan, Homeros’tan falan örnek verilir, yüzlerce yıl öncesinden. Şimdi düşündüğümde, öykülerinde bizden yüz-yüz elli yıl öncesi anlatıldığı halde içinde o kadar bizi yakalayan şeyler olduğu için aklıma ilk Çehov geliyor.  

ÜLKENİN İÇİNDE BULUNDUĞU KOŞULLAR YAZMA HEVESİMİ KIRDIĞI GİBİ, BU KİTABIN OLUŞUMUNA DA SEBEP OLUYOR’

Umut etmenin giderek zorlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Öykülerinize işleyen güncel sorunlardan da yola çıkarak üretme motivasyonunuz içinde bulunduğumuz kültürel iklimden nasıl etkileniyor? Yanlış ifade etmekten çekinerek soruyorum, yazmanın kendisi boşunalık hissiyle mücadele olduğu kadar herhangi bir evrede boşunalık duygusu yarattığı da oluyor mu? Edebiyat nereye kadar?

Ülkenin içinde bulunduğu koşullar yazma hevesimi kırdığı gibi, bu kitabın oluşumuna da sebep oldu, diyebilirim. 2015’te yayımlanan Kaldığımız Yer’den sonra yeni bir öykü kitabı yazmayı düşünmüyordum. Ama özellikle 2015 yazından sonra ülkenin içine girdiği şiddet sarmalı içerisinde bir şekilde elim ve zihnim öykü yazmaya gitti ve bu kitaptaki öyküler bu iki yıl içerisinde yazıldı. Başka bir toplumsal iklimde olsaydık başka öyküler yazılırdı ya da belki o zaman başka bir şey yazardım.

Hakikaten edebiyatın, söz söylemenin, yeni ifade biçimleri aramanın, yeni anlamların peşinden gitmenin çok lüks kaçacağı zamanlardan geçtiğimiz ortada ve böyle zamanlarda edebiyat da neymiş canım noktasına sürükleniyoruz ama yine de içine girdiğimiz o karanlık iklimden, bizi ya da beni diyeyim, yine yazmak ve okumak çıkartıyor. Bir yandan da, baştan beri boşunalık hissi zaman zaman benim öykülerimde kimi kahramanların kapıldıkları bir histir. Onların bu boşunalık hissi içerisindeki hallerini yazmaya çalışmışımdır. Kuşkusuz bu boşunalık hissi belli dönemlerde biraz daha farklı sebeplerle ve farklı şiddette olabiliyor, ama sanırım modern dünyada kaçınamayacağımız bir şey.

Bu soruyu özellikle yolun başındakiler için soruyorum, öykü sıralamasını neye göre yapıyorsunuz? Sırrı yoksa eğer…

Eskiden şöyle bir yol izliyordum, diyelim ki on küsur hikâyeden oluşan bir kitap ama bazılarının biraz daha iyi olduğunu düşündüğümde kitabın başına ve sonuna o iyi öyküleri koyardım, çünkü kendi okuma alışkanlığıma göre ilk öykü beni sarmadığında dönüp bir de sondan bir öykü okuyorum, o yüzden. Ama Kaldığımız Yer ve Yolun Gölgesi’nde, daha doğrusu Gün Ortasında Arzu’dan itibaren bazı öykülerde tematik bir yakınlık olduğundan onları art arda koyup bölümlere ayırdım. Gün Ortasında Arzu’da şairlerden bir iki dizeyle ayırdım o tematik bütünlükleri. Diken Ucu’nda da yine kitaptaki öykülerden seçtiğim cümlelerle bir bölümleme yapmıştım. Kaldığımız Yer’de de iki ana çerçeve vardı, başta daha siyasal-toplumsal bir soruna bir şekilde değen öyküleri bir araya getirdikten sonra biraz daha gündelik hayata dönük öykülerin yer aldığı ikinci bölüme geçerken yine bir şiirle, bir epigrafla bölümleme yapmıştım. Yolun Gölgesi’nde de yine sıralamayı tematik bir çerçeve içerisinde oluşturdum ama bu kez bir bölümleme yapma ihtiyacı duymadım; belki biraz daha yumuşak geçtiğini, geçeceğini düşündüm ya da bu kitabın –başkaları hiç bilmese ya da böyle olduğunu düşünmese de– bence bir bütünlük içinde olduğunu düşündüğüm için bu sefer bir bölümleme yapmadım.

Bazılarının iddia ettiği gibi ülkemizde çok öykü yazıldığını, bunun niteliği düşürdüğünü düşünüyor musunuz? Okurun yazarla ilişkisini nasıl görüyorsunuz? Okurlar yazarları neredeyse yazdıklarından çok merak eder oldular, sizde de kim bunlar duygusu oluyor mu?

Gönlümce takip edemesem de yeni yayımlanan öykü kitaplarını okumaya çalışıyorum. Dergilerden de takip ediyorum yeni yazarları. Yine de bütünlüklü olarak bir değerlendirme yapmam çok zor. Okumaya ayırdığımız zaman sınırlı, o çerçevede yayınlananların çokluğu nedeniyle de yeterince takip edemediğim hissine kapılıyorum. Ama ne kadar çok yayınlanabiliyorsa yayınlansın. Çok fazla öykü kitabı yayımlandığını düşünmüyorum, ülke nüfusunu ve yayın dünyasının büyüklüğünü düşündüğümüzde. Öyküdeki artış, romanın hegemonyasının yanında bizi ürkütecek bir artış değil fakat hakikaten yetişmesi giderek zorlaşan bir nicelik söz konusu, ama bundan ürkmemiz gerekmiyor. Bunların iyi olanları bir şekilde kalacak, kötüleri elenecektir ama tabii bu arada hak etmediği kadar parlatılan, övülen kitaplar da oluyor. 25-30 yıldır iyi kötü takip ediyorum yayın dünyasını, bu parlatmaların da zamana karşı çok koruyucu bir kalkan olamadığını düşünüyorum. Bununla birlikte, genel bir öykü anlayışının çok cazip ve tercih edilir hale gelmesi karşısında daha nitelikli kimi kitapların, öykülerin göz ardı edilmesi ve unutulmaya terk edilmesi de maalesef mümkün. Bizim edebiyat tarihimiz her zaman unutulmuş yazarla doludur, Nahit Sırrı’lar, Osman Cemal’ler vefatlarından onlarca yıl sonra ancak tekrar yayımlanma şansını elde etmiştir.

Öte yandan, öyküdeki nicel artışın içerisinde bir nitelik yükselmesinin de bulunduğunu düşünüyorum. Küçük bir iki gözlemim, rastgele yazılmış öykülerden, öyküleri bir araya getiren kitapların yanı sıra aslında çok düşünülmüş, belli bir bağlam içerisindeki öyküleri bir araya getiren ilk kitaplar da görüyorum. Genelde ilk kitaplar böyle değildir, bu bir olumluluk. Öykücülerin sırf bir iç dökme ihtiyacıyla yazmadıkları ve yazdıklarının bir metin olduğu bilgisini de akıllarının bir köşesinde tutarak üretimde bulunduklarını da gözlüyorum. Ama tabii bunlar benim okuma şansını elde ettiğim kitaplardan çıkardığım şeyler. Böyle olmayan da sayısız örnek var ama gördüğüm nitelikli örnekler beni öykünün geleceği konusunda umutsuzluğa değil daha umutlu olmaya yöneltiyor.

Yazdıklarımı kimlerin okuduğuna gelirsek, benim de merak ettiğim bir soru bu. Yani sonuçta bir kısmı benim kuşağımdan, bir araya otursak iyi kötü dertleşebileceğimiz, arkadaşlık edebileceğimiz insanlardır diye düşünüyorum. Ama zaman zaman benden hayli genç kimi arkadaşlar da –yüzüme karşı yalan söylemiyorlarsa– severek okuduklarını söylüyorlar. Ama tabii kesinlikle kimler okuyor sorusunun yanıtını bilme şansım yok.

‘KENDİNİ KORUMA GÜDÜSÜYLE İSYAN ETME ARZUSUNUN ÇATIŞTIĞI BİR KAVŞAKTA BULABİLİYORUZ KENDİMİZİ’

İşsiz kalmaktan korkma duygusunu adice bulan ama bir yandan da korkan, sendikada barış konusunun işlenmesi kararını öğrenince canı sıkılan Kadir... İnsanlığın tarihi boyunca ürettiği en üstün değerlerden biri olan ‘barış’tan bahsetmek; devlet eliyle bugün akademisyenleri, öğretmenleri işsiz bırakan, itibarsızlaştırma aracı olarak kullanılmaya çalışılan bir ceza unsuruna dönüşmüş durumda. İçinde bulunduğumuz, bitmeyen OHAL sürecinde KHK’larla işinden edilen, tutuklanan edebiyatçılar da var. Bu uygulamalar karşısında, edebiyatçılar arasında güçlü ve örgütlü bir dayanışma ağının varlığından bahsedilebilir mi?

Var ama başka bütün diğer meslek gruplarında yaşanan sıkıntıların benzerleri edebiyatçılar için de geçerli. Edebiyatçıların ayrıcalıklı bir konumu yok. Ama hani yakın geçmişe baktığımızda, Necmiye Alpay’la Aslı Erdoğan’ın tutukluluk döneminde, Pelin Buzluk’un görevden alınmasında bir yazar dayanışmasına tanık olduk. Kaldı ki, bunun dışında da akademisyenlerin, kimi siyasilerin, gazetecilerin çok hukuksuz bir şekilde mağdur bırakıldığı bir dönemde edebiyatçılar sessiz kalmadılar. Ama şu an insanlar ekmek bulamaz hale gelmekle tehdit edilmekteler. Bütün bunlar kimi zaman hareket kabiliyetimizi ister istemez sınırlandırıyor, azaltıyor ve kendini koruma güdüsüyle isyan etme arzusunun çatıştığı bir kavşakta bulabiliyoruz kendimizi. O öyküde, özellikle öyle bir momentteki karakteri, çok olumlu bir tip olarak çizmek yerine; bu kaygıyı, telaşı yaşayan birini çizmek istedim. Sanki o da bugünün belli bir okumuş yazmış entelektüel ya da duyarlı insan grubunda bir karşılığı olan bir tipmiş gibi görünüyor bana.  

Kurbağalara İnanıyorum’un bir yerinde “… yazar bir müneccim de değil, kendi görülerine ne kadar güvense ya da inansa dahi, bunun da bir hata, yanlış duyum olabileceğini, olasılıktan öte gitmeyebileceğini baştan kabullenir” diyorsunuz. Buradaki hatadan kasıt tam olarak nedir?

Gerek edebiyatın gerekse toplumsal hayatın nasıl olacağına ilişkin diyelim ki orta ve uzun vadede kimi görülerimiz var. Benim bu cümleyi kurarken vurgulamak istediğim şuydu: Kendi görülerimizi hayatın akışı mutlak bu şekilde cereyan edecek diye düşünmeyip bir esneklik, hata payı bırakmamız gerekiyor. Çünkü öbür türlüsünde, bu sefer kendi görümüze, kendi gelecek öngörümüze, kanaatlerimize biraz bağnazlıkla bağlanıp başka türlü cereyan eden dinamikleri gözden kaçırabiliriz. Buradaki problem geçmişte yaptıklarımızın, hataların bir günah olarak karşımıza çıkmasından çok gelecekte yapacaklarımızla ilgili olarak bizi sınırlandırma ihtimalinin varlığında. Gelecekle ilgili bundan sonra böyle olacak dediğimizde öyle olmayabileceğine de bir pay bırakmak gerekiyor. Bize karşılaşacağımız zorluklarla mücadele şansı, imkânı, gücü veren de aslında bu payın varlığıdır. En son Alice Munro’nun Açık Sırlar kitabını okudum, orada bir iki öykü kişisi ilk anda kaderci ya da yazgıcı denebilecek bir perspektifle bakıyorlar ama daha sonra fark ediyoruz ki, başlarına gelenlere kafa tutabilme imkânı sağlayan da aslında kendilerini yazgıya açık kurmuş olmaları. Bunu gündelik hayatta da, yazarken de aklımızın bir köşesinde tutmalıyız diye düşünüyorum.

Kurgu bir metnin günahından bahsedilebilir mi, edebiyatta bir sırrın açık edilmesi ya da farklı etik nedenlerle yazılmaması gereken şeyler olduğunu düşünüyor musunuz?

Sırrın kimin sırrı olduğunu ifşa etmiyorsanız bunu yazmanızda bir sakınca yok. Ama bence başka bir etik sorun var. Bir insanın başka bir insana uyguladığı şiddeti rasyonalize ettiğini, ussallaştırdığını hissettiğim metinler beni rahatsız eder. Sansürcü bir yaklaşımla böyle şeyler yazılmasın demiyorum ama yazarken bir şeyleri ussallaştırıp ussallaştırmadığımıza, normalleştirip normalleştirmediğimize de dikkat etmeliyiz.  

Hikâyem bitti duygusu yaşadığınız oluyor mu hiç?

Hikâyem bitti duygusu değil ama hemen her kitap yayınlandıktan sonra herhalde artık yeni bir şeyler yazamam hissine kapılıyorum. Fakat bir zaman sonra yeniden bir şeyler yazabildiğimi gördükçe o hisse kapıldığımda yaşadığım panik giderek azaldı, çünkü onun bir yanılsama olduğunu da görüyorum, bununla birlikte bu sefer belki yanılsama değildir korkusu da baki.


KÜNYE: Yolun Gölgesinde, Behçet Çelik, Can Yayınları, 017, 136 sayfa.