Basılmadan yasaklanan kitap: ‘İmamın Ordusu’

Ahmet Şık, “İmamın Ordusu”nda dedektif romanı tadında anlatımıyla Fetullah Gülen’in özellikle emniyet teşkilatındaki yapılanmasını, kritik birimleri ele geçirmesini, bu sayede pek çok telefonun dinlenerek önemli bilgi ve manipülasyonlara ulaşmasını, personel müdürlüğünün ele geçirilmesiyle Fetullah Gülen cemaati üyelerinin kritik noktalara atanmasını büyük bir titizlikle, bir takım tanıklıklara ve raporlara dayanarak anlatır. Devlet içindeki örgütlenmesinin boyutlarını ve tehlikelerini ortaya koyan Şık’ın "FETÖ" üyeliği ile suçlanması ise tam bir çelişkidir.



06-08-2017 09:34
Ufuk Akkuş

Kendi suretinde bir dünya yaratmak isteyen AKP iktidarı; bu yolda önemli bir araç olan ve dördüncü güç olarak tanımlanan medya üzerinde her türlü baskı ve engellemelerini sürdürmektedir. Halen ülkemizde 153 gazeteci tutukludur ve bu sayı dünyadaki toplam tutuklu gazetecilerin yarısını oluşturmaktadır.

Muhalif olmanın ve gerçekleri yazmanın bedelini ödemeye devam eden gazetecilerden Ahmet Şık’ın; cezaevi serüveni “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla 2011 yılında Metris Cezaevi’nde başlamıştır. 2012’de tahliye olan Şık, 28 Aralık 2016 tarihinde bu kez FETÖ’ye destek suçlamasıyla tutuklanmıştır. Hırant Dink cinayeti, “Hayata Dönüş” operasyonu, kontrgerilla ve Ergenekon gibi netameli konularda pek çok araştırması bulunan Şık’ın 2011 yılında yazdığı “İmamın Ordusu” kitabı yayımlanmadan yasaklanmış ve devlet tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Fakat kitap, internetten “000Kitap” adıyla yayınlanmış, 2017’de ise Kırmızıkedi Yayınları tarafından basılarak okuyucuyla bulaşabilmiştir.

Şık; “İmamın Ordusu”nda; devletle İslam dini arasındaki ilişkilerin 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra daha da geliştirildiğini ve ABD’nin yeşil kuşak teorisi doğrultusunda sosyalist akımlara karşı kullanıldığından söz eder. Bu süreçte Fetullah Gülen’in devletle ilişkileri, başta emniyet kurumu olmak üzere devletin değişik kurumlarında nasıl kadrolaşmaya gittiğini, emniyette kritik birimlere kendi üyelerinin yerleştirildiğini vb ayrıntıları ile anlatır. Şık’a göre; çeşitli cemaatler ve tarikatlar altında örgütlenen İslami yapılar ideolojik olarak Kemalizme karşı dursalar da her zaman devletin politik yapısını savunan, koruyan ve destekleyen güçlerdi. Çünkü tarikatların stratejik çıkarlarına hizmet eden her darbeyle, bu yapıların kendilerine rakip olabilecek bütün ilerici ve devrimci kuvvetler eziliyordu. İslamın, sol görüşlerin egemen olmasının engellenmesinde kullanılması ile İslamın kendi hedefi için devleti kullanması karşılıklı bir çıkar ilişkisi ortaya çıkarıyordu.  Bu husus “Komünizmle Mücadele Derneği” kuruculuğundan gelen Fetullah Gülen için de ortak düşmana karşı mücadele anlamına gelmekteydi.

Şık’ın anlatımına göre; Said-i Nursi’nin izinden giden Gülen; Nursi’nin görüşlerinin kendine özgü tarzda yorumlayarak bugünkü politik gücüne ulaştı. Nur Cemaati’nin içinde önemli birkaç liderin arasındayken hükmettiği para miktarının bilinmez boyutlara ulaşması ve devlet kadrolarındaki örgütlenmesiyle nerdeyse tek adam pozisyonuna kadar ilerledi. 1963-1966 yılları arasında Edirne ve Kırklareli’nde camilerde verdiği vaazlar ile Nurcuları ve diğer cemaatleri etkilemeye çalışan Gülen’in 1966 yılında İzmir’e tayininin çıkması ile hedefine uygun ve kendine özgü bir örgütlenme içine girdi. Gülen, Nurculuğu esas almasına karşın Nurcuların önde gelenlerinin tavsiyelerine uymuyordu. Ağabeyi Mustafa Sungur ona “ Nur Dershaneleri” kur demesine karşın, Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü sonraları “Işık Evleri” diye anılacak dershaneleri açmaya başladı. Gülen’in konuşmaları kasetlere alınıyor bu kasetlerle özellikle Ege Bölge’sinde hem taraftar hem de para sağlanıyordu.

Gülen 12 Mart 1970 askeri darbesi döneminde irticai faaliyetlerinden dolayı tutuklanmış ve 3 yıl hapis cezası almış, 1974’teki Af Yasası ile 7 ay tutukluktan sonra özgürlüğüne kavuşmuştur. Bu tutukluluğa karşın Gülen, askere olan bağlılığını yitirmemiş ve eğer 9 Mart’ta bir darbe olsaydı Türkiye’nin komünist ülke haline getirileceğini, 12 Mart’ı bir ihtilal ve darbe değil, hükümeti belli konularda uyaran bir ikaz olarak gördüğünü söylemiştir.

12 Mart’tan sonra Erbakan’ın MSP (Milli Selamet Partisi)’yi kurmasıyla beraber MSP ile Gülen arasında yakınlaşma başladı. Erbakan kurmaylarına “Fetullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun” talimatı verdi. Ancak daha sonra Gülen ile MSP arasında zaman zaman tartışmalar yaşanmış olup 28 Şubat 1997 darbesinde de Gülen, Erbakan’a sırtını dönerek darbenin yanında yer alacaktı. Gülen, 1980 darbesi sonrası Turgut Özal liderliğindeki ANAP ile de iyi ilişkiler geliştirmiş ve dönemin nimetlerinden yararlanmıştır. O dönemde özel vakıfların, özel teşebbüs olarak okul açabilmesi için yasal düzenleme sonucunda Gülen’in İzmir Bozyaka’da imamlık yaparken yakından ilgilendiği Kuran kursu öğrencileri için 1977’de açtığı yurt, Yamanlar Koleji adıyla okula çevrilmiş, tüm dünyaya yayılacak okullar zincirinin de başlangıcı olmuştur. 

Işık evleri, yurtlar, dershaneler derken dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdaki ilköğretimden üniversiteye dek uzanan eğitim kurumları sayesinde bürokraside yer alacak yönetici kadrolar devşirilmiştir. Eğitim bursları da bu zincirin önemli bir halkasını oluşturmaktadır. Burs alanında hem ideolojik hem de pratik olarak cemaatin karşısında duran en büyük yapının Çağdaş Eğitim Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olması bir kumpasla Ergenekon soruşturmalarına dahil edilmesine yol açmıştı. Gülen cemaatinin çıkarına dokunan, onlara dava açan herkes cemaatin kritik noktalara hakim olmasının da olanaklarıyla mağdur edilmekteydi. Özetle kitabın da ilk baskılarının kapağında yazdığı gibi dokunan yanıyordu. Gülen cemaatine soruşturma açan savcı Nuh Mete Yüksel’in ayağının planlı bir tezgahla kaydırılması, yine Savcı İlhan Cihaner ile Savcı Salim Demir’in mağduriyetleri kitapta ayrıntılı olarak anlatılır. Pek çok muhalifin dahil edildiği Ergenekon soruşturmaları sırasında yaşananlar da örnek olaylarla işlenir.  

Şık; AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden sonra bürokrasi ve özellikle de emniyet camiasında Fetullahçı örgütlenmenin daha sık dillendirilir olmasından bahseder ve Ergenekon soruşturması ve davasının da AKP’nin özgürlükleri kısıtlamak için kullandığı bir araç olduğunu öne sürer.

Ahmet Şık, İmamın Ordusu’nda dedektif romanı tadında anlatımıyla Fetullah Gülen’in özellikle emniyet teşkilatındaki yapılanmasını, kritik birimleri ele geçirmesini, bu sayede pek çok telefonun dinlenerek önemli bilgi ve manipülasyonlara ulaşmasını, personel müdürlüğünün ele geçirilmesiyle Fetullah Gülen cemaati üyelerinin kritik noktalara atanmasını büyük bir titizlikle, bir takım tanıklıklara ve raporlara dayanarak anlatır. Devlet içindeki örgütlenmesinin boyutlarını ve tehlikelerini ortaya koyan Şık’ın FETO üyeliği ile suçlanması ise tam bir çelişkidir.

Son savunmasında: “Tarih er veya geç gerçekleri ortaya çıkaracaktır” diyen Şık’in sözüne bir söz ekleyerek ve Türkiye tarihinin önemli bir kesitine ışık tutan bu kitabı ve diğer kitaplarını önererek bitirelim: “Tarihte son sözü direnenler söyler”.


KÜNYE: İmamın Ordusu, Ahmet Şık, Kırmızıkedi Yayınları, 2017, 384 sayfa.