Avrupa şirketlerinin Osmanlı toplumuyla imtihanı

Eser adından da anlaşılacağı gibi, Avrupa iktisadının, Osmanlının kimi alanlarında karşı karşıya kaldığı direnişi konu ediniyor. İncelenen iş kolları tütüncülük, madencilik, demiryolu işçiliği ve liman işçiliğidir. Bunların yanında Avusturya mallarını boykot hadisesi de ele alınıyor. Ortaya konulan tüm veriler Devlet, halk kesimi ve Avrupa iktisadı arasındaki etkileşimleri yansıtmaktadır. Bu etkileşimler iki sürecin doğuşuna neden oluyor: Direnç ve uzlaşma süreçleri.



02-04-2017 10:58
Umut Döner

Osmanlı emek tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla alanında öncü kabul edilen Profesör Donald Quataert, ülkemizde Osmanlı siyasal ve toplumsal yaşantısının, iktisadi süreçlerle olan etkileşimini ortaya koyan çalışmalarıyla dikkat çekmiştir. Bu süreçleri daha ziyade toplumsal zeminde ve halk nezdindeki etkileriyle incelemesi, onun dönemindeki diğer araştırıcılardan ayrı tutulmasını sağlamıştır. Halil İnalcık ile birlikte Osmanlı ekonomisi ve sosyal tarihi üzerine çalışmalarının olduğu bilinmektedir. Doktora dersleri vermek üzere birçok defa Türkiye’ye gelen Quataert 2011 yılının Şubat ayında yaşamını yitirdi. Biri derleme olmak üzere İletişim Yayınları’ndan çıkan toplam dört eseri bulunmaktadır. Ele alacağımız “Osmanlı Devleti’nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş (1881-1908)” isimli kitabı ise İletişim Yayınları’ndaki ilk baskısını 2017 yılının Mart ayında yaptı.

“19. Yüzyılın sonlarındaki sermaye yatırımlarındaki genişleme ve ticaretteki artış en yüksek noktasına ulaştığında halk kesiminde, seçkinler dışındaki gruplarda ortaya çıkan değişmeleri incelemeye karar verdim. Böylelikle Osmanlı toplumu, ekonomisi ve siyasi yapısındaki değişimler arasındaki ilişkiler hakkında ileride yapılacak araştırmalara bir temel oluşturmayı umut ediyorum.”(S.14)

Quataert, kitabın önsözündeki bu cümlesinde eserin yazılış amacından bahsederken aynı zamanda neleri kapsadığını da belirtiyor. Kapsam 1881-1908(2.Abdülhamit yönetimi) yılları olarak verilse de, gerek olaylarla gerek atıfta bulunulan nizamnamelerle içerik daha geniş yıllara yayılıyor. Eser adından da anlaşılacağı gibi, Avrupa iktisadının, Osmanlının kimi alanlarında karşı karşıya kaldığı direnişi konu ediniyor. İncelenen iş kolları tütüncülük, madencilik, demiryolu işçiliği ve liman işçiliğidir. Bunların yanında Avusturya mallarını boykot hadisesi de ele alınıyor.

Ortaya konulan tüm veriler Devlet, halk kesimi ve Avrupa iktisadı arasındaki etkileşimleri yansıtmaktadır. Bu etkileşimler iki sürecin doğuşuna neden oluyor: Direnç ve uzlaşma süreçleri. Yazarın seçkin gruplar yerine halka yönelmesi, uzlaşma döneminin yerine direnç dönemini ele almasıyla alakalı…  Avrupa iktisadını temsil eden şirketlerin Osmanlıdaki yayılım çabaları, her biri ayrı başlıkta olmak üzere inceleniyor. İncelenen her başlıkta bir ortaklık mevcut: Osmanlı toplumundaki farklı grupların direnç sürecindeki rolleri ve  Avrupa iktisadının bu şaşırtıcı direnç karşısında düştüğü zor durum. Hükümetin, yabancı şirketlerin çıkarlarına hareket etme zorunluluğu, devletin çoğu zaman uyruklarıyla istemeden ters düşmesine yol açıyor. Yerel mahkemelerin ise, hükümet emrine rağmen grev, kaçakçılık gibi meselelerde işçiler aleyhinde karar almadığı anlaşılmaktadır.

Kitabın bu bağlamda somut örneklerle incelendiği başlıklara geçmeden önce, Quataert’in bir ifadesine dikkat çekmekte fayda var. “19. Yüzyılda Osmanlı Ekonomisi” isimli bölümde şöyle yazıyor: “Düyun-u Umumiye gibi 2. Meşrutiyet de Avrupa ekonomisiyle artan ilişkilerin bir ürünüydü (…) Gerek Düyun-u Umumiye gerek Devrim, Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya ekonomisine gittikçe daha fazla katılımından kaynaklanan toplumsal çözülmelerin birer sonucudur.”(S.32-33) Bu ifadenin bu şekliyle kimi problemler barındırdığı söylenebilir. 2. Meşrutiyet’in oluşumunu, sanki Düyun-u Umumiye gibi bir kurummuş gibi doğrudan buraya bağlamak pek doğru görünmüyor. Düyun-u Umumiye’de dış baskı etkin olurken, 2. Meşrutiyet’in temelinde kökü geçmiş on yıllara uzanan meşrutiyet mücadelesi belirleyici oluyor.     

Batı iktisadı etkisindeki toplumsal çözülme sürecinin 2. Meşrutiyet’e tesiri olduğu muhakkak. Hatta İttihatçıların alt-orta sınıftan gelmesi, onların da bu toplumsal ve ekonomik çözülüşten doğrudan etkilendiği anlamına gelir. Bundan dolayı, 2. Meşrutiyet’i Avrupa ekonomisinin tabii sonucu olarak görmek yerine, Avrupa iktisadi yayılımının meşrutiyetçilerin elinde etkili bir silah olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Diğer türlüsü hem Temmuz Devrimi’ni anlamaya yetmez, hem de Yeni Osmanlılardan beri gelen Meşrutiyet mücadelesinin rolünü haksız yere küçültür.

REJİ, KAÇAKÇILAR VE HÜKÜMET

Bu bölümde, Dönemin en önemli ihraç ürünü olan tütün üzerinden ortaya çıkan hadiseler inceleniyor. Tütün üretiminin ve tüketiminin Fransızların denetimindeki Reji tekelinin eline geçmesiyle Osmanlı toplumunda yaygınlaşan tütün kaçakçılığı ele alınıyor. Hükümetin de halkın da reji hakkındaki düşünceleri son derece olumsuz. Resmi olarak şirketin çıkarlarını korumak zorunda olan devlet, vilayetlerde kaçakçılığa göz yumuyor ve tütün kaçakçılığı, satış oranlarında rejiyi geride bırakıyor. Burada iki çarpıcı hadisenin olduğu söylenebilir: Birincisi, maaşını düzenli ve tam bir şekilde alamayan askerlerin de tütün kaçakçılığı yapması; ikincisi ise devletin, rejinin kaçakçılıkla mücadele için kurduğu askeri güçten yardım istemesi. Devlet hiç hazzetmediği bu yabancı şirketten, meşrutiyet adına yapılan faaliyetleri engellemek için, yardım istiyor.

ÇİFTÇİ-MADENCİLER VE EREĞLİ KÖMÜR ŞİRKETİ

Söz konusu dönemde hacim ve değer olarak en değerli madenin kömür olduğu biliniyor. Maden yataklarının yabancılar tarafından işletilmesini istemeyen devlet, önce yerli potansiyeli değerlendirmeye çalışıyor. Hem teçhizat hem de personel niteliği bakımından oldukça kötü olunması sebebiyle yerli işletme girişimi hüsranla sonuçlanıyor. 1890’larda bir Fransız şirketi, devletin alternatifsizliğinden faydalanarak, Ereğli’deki kömür madenlerinin işletme imtiyazını alıyor ve bunun neticesinde 1896 yılında Ereğli Şirketi kuruluyor. 1901 yılından itibaren, devletin yabancı şirketlerin önünü kesme çabaları içine girdiği görülüyor. Birçok Osmanlı paşası bu konuda idari görev alıyor.

Kömür şirketleri için geçerli olan nizamnamenin, Fransız Ereğli şirketini çok zor durumda bıraktığını görüyoruz. Nizamnameye göre işçiler sadece o vilayetteki 14 kazadan temin edilebiliyor. Ayrıca bu kazalardaki işçilerin asıl işinin tarımcılık olmasından dolayı, işçiler münavebe(nöbetleşme) usulüyle çalışabiliyorlar. Bölüm başlığındaki ismin “çiftçi-madenciler” olmasının sebebi de, madencilerin aynı zamanda çiftçi olmasından kaynaklanıyor. Hatta bunun şirket lehine kimi durumlar yarattığı söylenebilir. İşçilerin önceliklerinin tarım olması ve madenciliğe ek gelir olarak bakmaları, işlerine yönelik grup kimliğinin oluşmasına engel oluyor ve sınıf bilinci ya da örgütlenme isteği gelişmiyor. İşçi temininde 14 kazaya bağlı kalma sınırlaması kalkınca, dışarıdan da işçi alımı başlıyor ve işçi niteliği değişiyor. 1908’de dört grev yapılıyor.  Şirketin bütün dayatmalarına rağmen, devletin grevlere karşı etkin bir mücadeleye girmediği anlaşılıyor. Netice itibarıyla işçiler taleplerini kabul ettirmekle birlikte, ücretlere de yaklaşık yüzde otuz zam yaptırıyorlar.

ANADOLU DEMİRYOLU’NDA ÇALIŞMAK

Almanlar tarafından finanse edilen Anadolu Demiryolu Şirketi, Osmanlı uyrukları için önemli bir istihdam alanı oluyor. Osmanlı yönetimi şirketin Osmanlı dışından işçi getirmesini yasaklıyor. Yabancı işçi kabul etmeme stratejisine karşılık, bu yabancı işletme de, Osmanlı uyruğunun yönetimde yer edinememesi stratejisini uyguluyor. Türk, Rum ve Ermeni çalışanların, Avrupalıların kendi uyruklarına gösterdiği iltimastan şikayetçi olduklarını okuyoruz.  Osmanlı uyruklarından kimilerinin bu demiryolunda işçi olabilmek uğruna, Erzurum’dan Konya’ya kadar yürüdükleri ortaya çıkıyor.

1907 yılında doğal afetlerin olması tarımı ve hayvancılığı etkiliyor. Bu da iktisadi bozulmaya yol açınca demiryolu işçilerinin de huzursuzluğu artıyor. Ayrıca Avrupa’dan Bulgaristan’a sıçrayan grevler, Bulgaristan hattında çalışan Osmanlı memur ve işçilerinin 1908’de bir sendika kurmasına yol açıyor. Sendika ücretler, çalışma saatleri ve sosyal haklar için mücadele ediyor. Sendika devletten gizli bir iş yapmış olmamak için varlığını İttihat ve Terakki’ye bildiriyor. Hükümet de şirket ve işçiler arasındaki görüşmelere doğrudan nazır gönderiyor. İşçiler ve memurlar 1908 Eylül’ünün ortalarında greve gidiyorlar. Sendikadaki kimi bölünmelere rağmen, şirket alt kademe personeline ücret artışı yapmayı kabul ediyor.

LİMAN İŞÇİLERİ LONCALARI VE DERSAADET RIHTIM ŞİRKETİ

1890’da İstanbul’da liman işletme imtiyazı elde eden ve çoğunluğunu Fransızların oluşturduğu yatırımcıların, İstanbul’daki liman işçileri yüzünden hezimete uğradığı anlaşılıyor. Yelkenli gemilerin yerini buharlı gemilerin almasıyla birlikte, limanlarda da teknoloji ve makineleşme yaygınlaşıyor. Ayrıca rıhtımların tamamlanmasıyla büyük gemiler açıkta yükleme yapmak yerine doğrudan şehre yanaşabiliyor ve hamallık gereksiz bir meslek haline geliyordu. Buna rağmen liman işçileri loncaları liman denetimini elde tutmayı başarıyor. Liman şirketleri teknolojik imkanlar dahilinde maliyetlerini azaltabilecekken loncalar bunu engelliyor ve üyelerinin çoğunun işini korumayı başarıyor. Şirketin devlete baskısı, devletin loncaları sıkı denetim altına almasına yol açıyor; ancak bu da bir çözüm olmuyor. Hatta lonca üyelerinin birçoğunun İttihat ve Terakki’yle işbirliği yapmasına neden oluyor Hamal loncalarının lağvı ancak Cumhuriyet döneminde, 1924’te mümkün oluyor. 

AVUSTURYA-MACARİSTAN’A KARŞI BOYKOT

Avusturya’nın Bosna ve Hersek’i ilhakıyla başlayan ve Osmanlı Devleti’nin ilhakı tanıması karşılığında 2,5 milyon lira almasıyla sonlanan sürecin içerisinde, en önemli aşamayı boykot hadisesi tutuyor. Bu tepkiye yön veren unsurun İttihat ve Terakki olduğu söylenebilir. İttihat ve Terakkinin, boykotu kendilerinin yönlendirmesi konusunda hassas olduğu anlaşılıyor. Muhaliflerinin elindeki bir boykottan son derece imtina ediyorlar.

İstanbul’da Sadrazam Kamil Paşa’nın talimatlarına rağmen liman işçileri boykotu sonlandırmayınca, İttihat ve Terakki hem Kamil Paşa’ya hem de Avusturya’ya baskı uygulamak amacıyla, liman işçilerinin boykotunu koordineli bir harekete çeviriyor; boykot sendikalarının yönetimlerine üyelerini yerleştiriyor. İzmir’deki boykot da doğrudan İttihat ve Terakki’nin yerel güçlerinin çabasıyla gerçekleşiyor. Tahkikat, mitingler ve silahlanma olayları hesaba katıldığında İzmir’de oldukça yoğun bir çabanın verildiğini söylemek mümkün. Bunların dışındaTrabzon boykotuna dair belge azlığından bahsedilirken, boykotun, İstanbul ve Selanik komitelerinden gelen talimatla yönetildiği belirtiliyor. Neticede burada da etkili bir boykot gerçekleşiyor.

SONUÇ

Söz konusu şirketlerin faaliyet raporlarına bakıldığında, istisnasız hepsinin beklentinin çok altında kar elde ettiği ve büyük zararlara uğradığı görülüyor.  Avrupa iktisadi yayılımı Osmanlı topraklarında ciddi bir direnişle karşılaşıyor. Kitabın dört başlak üzerinde oldukça öğretici olduğu söylenebilir. Bir: 2. Abdülhamit yönetiminin Avrupa iktisadı karşısındaki tutumu. İki: Avrupa iktisadı karşısındaki direncin nitelikleri. Üç: Osmanlı toplumunun Avrupa iktisadı karşısındaki direnişinin ve çözülüşünün 1908 Temmuz Devrimi'ndeki rolü. Diğerleri kadar kapsamlı olmamakla birlikte dört: Temmuz Devrimi'nin Osmanlı'daki Avrupa iktisadına etkisi.


KÜNYE: Osmanlı Devleti’nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş (1881-1908), Donald Quataert, Çev. Sabri Tekay, İletişim Yayıncılık, 2017, 248 sayfa.