Aşk ve dostluk yaşlanmaz!

“Japon Sevgili” yalnız Alma ile Ichimei’nin destansı aşklarını değil bu aşk etrafında üzerine pek de düşünmediğimiz birçok konuyu da küçük küçük hikâyelere dönüştürerek okuyucuya sunuyor. Kitabı okunmaya değer kılan etken ise bu hikâyeler ve özellikle kitabın sonlarında sizi çok şaşırtacak sürprizler.



10-09-2017 01:43
Zübeyde Duran

Adı huzurevi de olsa belki haklı belki de duyduğumuz hikâyelerden, izlediğimiz filmlerden kaynaklı önyargılı olarak bizi huzursuz eden bir olgudur huzurevi. Yaşlılığın kendi derin yalnızlığını perçinler, ağırlığını arttırır gibi gelir bana çoğu zaman. Hem bu nedenle hem de kitabın adı ve kapak tasarımı nedeniyle -nitekim yazar İsabell Allende olmasa bir kitapçı rafında görüp üzerinde durmayı bile gereksiz bulurdum- Can Yayınları’ndan İnci Kut’un çevirisiyle geçtiğimiz ay çıkan Japon Sevgili’yi okuyup okumamakta tereddüt etmiştim.  Fakat destansı bir aşka zaman zaman tüylerim diken diken tanıklık ettiğim kitap daha ilk sayfalardan itibaren okuyucuyu saran bir dil, ince düşünülmüş bir kurguyla beni etkilemeyi başardı.

Japon Sevgili, 23 yaşındaki Irina Bazili’nin Lark Hause adında bir huzurevinde iş bulmasıyla başlıyor. Genellikle sanatçıların, eskiden az ya da çok muhalif bir yaşam sürmüş, bir kısmının hâlâ çeşitli eylemlere katıldığı bu nedenle zaman zaman polis şiddetiyle yaralanarak eylemlerden döndüğü, kısacası “marjinal” yaşlıların tercih ettiği bir huzurevi Lark Hause. Yaptıkları sanat faaliyetlerini burada da sürdürmeye çalışan, dövmeli, ilginç giyimli, gençliklerinde hippi olan, siyasi tartışmalar yapan sakinleriyle klasik bir huzurevi değil. Gerçi huzurevi, sakinlerinin sağlık durumuna göre dörde ayrılmış; bağımsızlar, ikinci ve üçüncü düzeydekiler bir de neredeyse ölüm halindekilerin kaldığı “cennet” dedikleri bir bölüm. Bizim hikâyemizse bağımsız kategorisinde orada bulunan Alma ile bakıcı Irina’nın tanışmasıyla başlıyor.

Alma kendi imzaları marka olan bir kumaş desencisi ve Lark Hause’ta da bunu kısmen sürdürüyor ve Irina’yı da yardımcı olarak işe alıyor. Alma’nın anılarından yararlanarak yeni kitabını yazmak isteyen torun Seth’in İrina’ya da aşık olmasıyla sıklaşan ziyaretleri sebebiyle Alma’nın anılarını okumaya başlıyoruz.

Irina, Alma’nın anılarını hatırlamasına, bir düzene sokmasına yardımcı olurken aralarında eşit taraflardan oluşmayan ama kıymetli bir ilişki doğuyor. Irina’nın hayatına Alma’nın girmesi birçok açıdan Irina’yı etkiliyor: “Alma, herkesin ruhunda kaçıp sığınacağı bir bahçesi olduğunu söylüyordu ama Irina kendininkine bakmayı arzu etmiyor, onun yerine daha hoş olan Alma’nınkini koymayı yeğliyordu.” (sf. 191)

Alma Polonyalı bir Yahudi ve Hitler işgali tehlikesinden korumak için ailesi tarafından San Franscisco’da yaşayan teyzesi Lilian Balesco’nun yanına gönderiliyor ve o tarihten sonra ailesini bir daha göremiyor.  Bu ayrılık onu derinden sarsıyor, çocuk yaşında taşımak zorunda olduğu bu yükün bunalımından kendisinden biraz büyük kuzeni Nathaneil ve Balescolara bahçıvanlık yapan Fukuda ailesinin küçük oğlu Ichimai sayesinde sıyrılıyor. Zor zamanlarını yaşanılır kılan bu iki erkek onun hayatının da yönünü belirliyor. 

Bu anlattıklarımdan yalnız Alma’nın öyküsünü okuyacağınızı düşünmeyin çünkü yazar büyük bir başarıyla Irina’nın, geçirdiği kaza nedeniyle bakıma muhtaç olmasına rağmen herkesin derdine yetişen, Lark Haus’un en nikbin sakini Catherine’nin, “Ticaretten çok meditasyona yatkın, resme ve şiire eğilimli bir idealist, bir hayalperest” olan Ichimei ve ailesinin, Balesco ailesinin, hatta huzurevindeki çeşitli sakinlerin hikâyelerini de bazen iç içe bazen Alma’dan tamamen bağımsız olarak okuruna sunuyor. Kitabı okunmaya değer kılan etken ise bu hikâyeler ve özellikle kitabın sonlarında sizi çok şaşırtacak sürprizler.

Alma’nın belki de tanıdığınız en anlayışlı ve vefalı insan olan kuzeni ve kocası Nathaneil’i; 8 yaşında annesiz ve babasız kalan Alma’yı kızlarından daha fazla sevgi duyarak büyüten, birçok insana yaptığı iyilikler nedeniyle aşırı kalabalık olacağı beklenen cenaze töreni mecburen iki gün yapılan enişte Isaac Belasco’yu; toplama kampında yaşadığı aşağılanmışlık duygusunu bir türlü atlatamayıp kanserden ölen Takao Fukuda’yı; savaşta İngiliz saflarında savaşırken öldüğü sanılan fakat ölümü birkaç kez yenmeyi başaran Alma’nın abisi Samuel Mendel’i; aşklarını farklı ırklardan geldikleri için uzun yıllar gizli gizli yaşayan ve hayatlarının sonuna kadar taşıyan Ichimai’nin ablası Megumi ve Boy Anderson’u hayran olmasanız da tanımaktan memnun olacaksınız.

Çoğumuzun daha önce üstüne bile düşünmediği II. Dünya Savaşı sırasında ABD’de yaşayan Japonların yaşadığı sıkıntıları Fukuda ailesi üzerinden öğreniyoruz mesela. Kitaba da adını veren Japon sevgili Ichimai Fukuda ve ailesinin kendileri gibi göçmen Japonlarla birlikte savaş yıllarında evlerinden, işlerinden edilerek çöl ortasına inşa edilen toplama kamplarında oldukça kötü koşullarda yaşamaya mecbur edildiğine tanıklık ediyoruz:

Ölçülü davranmaya alışık olan İssei’ler (I. kuşak Japon göçmenlere böyle deniyor. Z.D) , çıt çıkarmadan emirlere itaat ediyorlardı ama Nisei denilen ikinci kuşaktan bazı gençlerin açık açık isyan etmelerine engel olamamışlardı; bu gençler ailelerinden alınıp Tule Lake’e gönderilmişlerdi; savaş yıllarında suçlular gibi yaşayıp hayatta kalabilecekleri en sert toplama kampıydı orası. Beyazlar, sokaklar boyunca dizilmiş tanıdıkları bu insanların yürek parçalayıcı bir şekilde önlerinden geçip gitmelerine tanık oluyorlardı: günlük alışverişlerini yaptıkları bakkal dükkânının sahipleriydiler, görüştükleri balıkçılar, bahçıvanlar, marangozlardı, çocuklarının okul arkadaşıydılar, komşularıydılar.”

Çelişki odur ki: Hitler faşizminden kaçan bir Polonyalıya “kucak açan”, “özgürlükler ve haklar” ülkesi ABD kendi ülkesindeki Japonları, Japonya’yla karşı karşıya geldiğinde toplama kamplarında onurlarını ezerek yaşamak zorunda bırakıyor. Emperyalizm için: İnsan hakları ancak başka ülkelere “öğretilmesi” gereken bir olgu olarak, başka ülkeleri işgal etmenin bir aracına dönüştüğünü bir de bu vesileyle öğrenmiş oluyoruz.

Irina’nın öyküsü ise hiç de yabancısı olmadığımız bir öykü. Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte ülkelerindeki işsizlik ve hayat pahalılığı ile mücadele etmekte zorlanan eski Sovyet ülkelerinden Türkiye’ye çalışmak için getirilen ve fuhuşa zorlanan bir kadının kızı Irina. Annesi çalışmak üzere Türkiye’ye giderken kızını annesine ve babasına bırakıyor. Irina’yı yaşlı anneanne ve dede büyütüyor. Aynı gelecek korkusu yolunu bu kez evlenerek ve kızı Irina’yla beraber ABD’ye düşürüyor Radmila’nın. Zavallı İrina annesinin Türkiye’de yaşadığından çok daha ağırıyla yüzleşiyor ve daha çocuk yaşında korkunç bir maziyle tek başına bir hayatı sürdürmek zorunda kalıyor. Koruma altına alındığı bir sürenin ardından çok az para kazanabildiği düzensiz çalışılan işler yapıyor. İşte biz onu artık yirmili yaşlarında bir genç kadın olarak Lark Hause’a iş görüşmesine gelmesi ve işe başlamasıyla tanıyoruz. Tek bir işten kazandığı parayla geçinmesi mümkün olmadığı için kısa zamanlı başka işlerde de çalışmak zorunda Irina. Bilgisayar oyunları ve fantastik roman bağımlısı olarak tanımlıyor kendisini. (Moldova’nın bir köyünde büyüyen Irina’nın kitapla -fantastik de olsa- kurduğu ilişki de ilginç geldi bana. Onu da belirtmeden geçmemeli.) 

Başta da belirttiğim gibi kitap Alma ve İchimei’nin destansı aşk hikâyelerini anlatırken küçük küçük bir sürü öyküyle üzerine az düşünülen konulara dikkat çekiyor. Bir çölde “vaha” yaratmak için geliştirilen yöntemler, heteroseksüel rolü oynamak zorunda kalan bir çocuk sahibi bir eşcinselin yaşadıkları, bir aidslinin ölüme yavaş yavaş yürümesi ve acıları, çocuk pornosu kurbanı bir çocuğun yetişkin olduğunda yaşadığı travmanın etkileri ve ondan kurtulma çabası, her şeye rağmen hayatı sevmek ve son ana kadar güzel anılar biriktirme çabası vs. Japon Sevgili’yi okumaya değer kılıyor. Çünkü sık sık kendinizi okuduklarınızı düşünürken buluyorsunuz.

O halde son söz olarak şöyle söylemekte hiçbir sakınca yok: Amcası Salvador Allende’nin 1973’te öldürülmesinden sonra kendisi de ailesiyle birlikte bir göçmen olmak zorunda kalan, Latin Amerika’nın büyülü gerçekçiliği ile gerçeküstücülüğü birleştirmiş Isabel Allende’nin kaleminden çıkmış Japon Sevgili ilgiyle okunacak, dili etkileyici, kurgusu sağlam ve sizde tortusu kalacak bir kitap.  


KÜNYE: Japon Sevgili, Isabel Allende, Çeviri: İnci Kut, Can Yayınları, 2017, 333 sayfa.