Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu anlattı | Rejim değişikliği mümkün mü?

Böyle bir ortamda, Anayasa değişikliğinin de ötesinde köklü bir rejim değişikliği öngörülüyor. Oysa rejim değişikliği, genellikle kuruluş ve kopma dönemlerinde ve ya darbe sonrasında olur. Buna karşılık, 15 Temmuz darbe girişimi bastırıldığı halde, OHAL ortamında rejim değişikliği yapmak, demokratik hukuk devleti açısından son derece sorunlu olduğu gibi, darbe girişimi öncesi dönem üzerinde de ciddi soru işaretleri yaratıyor.

05-01-2017 00:33

İleri Görüş

Ülkemiz gündemi, pek çok olağanüstü olayın yanında Anayasa değişikliği teklifi oylamalarıyla meşgul. Tüm bu sürecin öne çıkan unsurları nelerdir? Sözgelimi usul anlamında OHAL koşullarında Anayasa değişikliği teklifinin getirilmesini nasıl değerlendirmeli. Meşru mudur? 

Tarihsel olarak 1908'den bugüne doğru bakıldığında, yapılmak istenen değişikliği özde, esasta ayırt eden, tayin edici olan yönler saptamak mümkün müdür? Yapılmak istenen değişikliği sıkça değiştirilmek istendiği söylenen '82 Anayasasının devamı, bir adım sonrası olarak değerlendirebilir miyiz?

Anayasa değişikliği teklifiyle, yürütme erkinin özel olarak güçlendiği, hatta tek elde toplandığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin ciddi biçimde ihlal edildiği çokça dile getirilen eleştiriler arasında. Tüm bunların aslında bir tür 'rejim değişikliği anayasasına’ işaret ettiği söylenebilir mi?

Bu sorular çerçevesinde Anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu’ndan görüşlerini istedik.

ACİL GÜNDEM: ANAYASAL KAMUOYU                                 

Anayasal olarak resmen yürürlükte olan olağanüstü yönetim,  olağandışı ortam ve koşullar eşliğinde uygulanmaktadır.  Oysa 15 Temmuz darbe girişimi öncesi “olağan dönem”de bile, anayasal bilgi, yol- yöntem ve hedef üzerine  kirlilik, anayasa gündemini zedelemekte  idi . Şimdi ise, ülkenin olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameler (OHAL-KHK) yoluyla yönetildiği bir ortamda, anayasal bilgilenme hakkı ileri derecede sınırlanmış bulunmakta.

Buna karşılık, AK Parti-MHP arasında “kapalı kapılar” arkasında yürütülen bir tür “anayasa pazarlığı”, sadece birkaç madde ile sınırlı bir değişikliği değil, farklı rejim arayışına yönelik çalışmaya odaklanmış durumda. Dahası, “Devletin yeniden inşası” gibi oldukça cüretkâr hedefler de dillendiriliyor. Bu nedenle, olağanüstü ortam ve koşullar, öngörülen anayasa değişikliği ve halkoyuna ne ölçüde elverişlidir?” sorusu öncelikle yanıtlanmalı.

ANAYASAL DÜZENİN DEVAMLILIĞI VE İLKE TARTIŞMASI

Başka devletlerde olduğu gibi anayasal düzenin devamlılığı sırasında anayasa değişikliği veya yenilenmesi, güç dengelerince değil, demokratik ilkeler yoluyla belirlenir ve gerçekleştirilir: ya halkla başlanır ve halkla bitirilir (İsviçre örneği/1999); ya da kurulu iktidar düzleminde tam uzlaşma yoluyla (Finlandiya örneği/2000), anayasa yenilenir.

Türkiye, 2011’de bunu TBMM’de tam uzlaşma sağlamak suretiyle yapmaya çalıştı; fakat başaramadı.

Bunun şimdi tek bir seçeneği kaldı: halkla başlamak ve halkla bitirmek.

Siyasal rejimler, parlamenter rejim ve başkanlık rejim yelpazeleri eksen alınarak tasnif edilse de, bunların oluşumunda “tarihsel miras” payı belirleyicidir. Bu nedenle, devletlerin şu ya da bu rejimi tercih etme yerine, kendi deneyimlerinden ve toplumsal özelliklerinden çıkaracakları dersler öne çıkmakta.

Köklü rejim değişiklikleri, daha çok kuruluş (kimi zaman da kopma) dönemlerine özgü. Olağan dönemlerde rejim değişikliği görülen bir durum olmamakla birlikte, bu yönde bir eğilimin ortaya çıkması halinde yapılması gereken ilk iş, ilke tartışması olmalı.

İLKE TARTIŞMASI YAPILMADI

Türkiye açısından ilke tartışması, 1876’da temeli atılan ve 2016’ya kadar biçimlenen siyasal rejim üzerine yapılmalı idi. Aksayan yönleri nelerdir? İşleyişe ilişkin sorunlar, otorite-özgürlük dengesizliğinden mi, yoksa genel anlamda denge-denetim düzenekleri eksikliğinden mi kaynaklanmakta?

Çağdaş anayasal yaklaşım, rejim düzleminde değil, rejim içi önlemleri öne çıkarmakta: kurallar, kurumlar ve başvuru yolları düzleminde.

Anayasa değişiklikleri, genellikle bu bağlamdaki sorunlara odaklanır. Hatta anayasanın yenilenmesi durumunda bile, denge ve denetim düzeneğine ilişkin sorunlar gözden geçirilir.

1982 Anayasası, TBMM tarafından çok sıkça gözden geçirildi ve insan hakları alanında hayli yol alındı; ne var ki, az törpülenen veya yeterince törpülenmeyen kısmı, hak ve özgürlükler alanında oldu. Bu gereğin karşılanmasını beklerken, tam tersine, iktidar lehine dengesizliği derinleştirici bir değişiklik yapıldı: 2007.

Bu değişiklik, 2014’te rejim değişikliği gerekçesi olarak kullanılmaya başlandı.

Oysa 1982 Anayasası işleyişinde karşılaşılan sorunlar, öncelikle Türkiye’nin siyasal rejim deneyimi bağlamında tartışılmalı idi.

Bu yapılmadığı için, önerilen yeni modeller dayanaksız kalıyor ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel siyasal kriz, bugün yapılmak istenen rejim değişikliği gerekçesi olarak kullanılmaya çalışıldığı için inandırıcı olamıyor.

OHAL’DE ANAYASAL KAMUOYU NE ÖLÇÜDE OLUŞTURULABİLİR?

Anayasal bilgi kirliliği, yol ve usul kirliliği ile hedef kirliliği, “15 Temmuz 2016 öncesi” gündemi kaplayan üç katmanlı kirlilik, “doğru ve bilimsel bilgi”, “yol temizliği ve demokratik yöntem” ile “hukuk devleti ve haklar toplumu hedefi” ile aşılabilirdi ancak.

Bu üç katmanlı kirlilik, 15 Temmuz ve özellikle OHAL yönetimi altında daha da katmerli hale geldi; bu nedenle, bilimsel bilgi paylaşımı, demokratik yöntem umudu ve hukuk devleti hedefi, daha da belirsiz bir hale geldi. OHAL-KHK uygulaması,  anayasal düzeni büyük ölçüde askıya aldığından, OHAL’in kaldırılması ve anayasal kamuoyunun oluşturulması, öncelikli gündem haline geldi.

SERBEST TARTIŞMA/SAYDAMLIK VE TUTARLILIK

Anayasa değişikliğinin öncülleri, ifade özgürlüğünün serbestçe kullanılması, medyaya eşit giriş hakkı ve kamu gücünü elinde tutan devlet organlarının yansızlığı.

Medyaya eşit giriş hakkı dahil, düşünce ve ifade özgürlüğü, toplanma ve gösteri özgürlükleri ile örgütlenme özgürlükleri hukuken ve fiilen ileri derecede kısıtlanmış bulunuyor. Mesela,  toplanma ve gösteri hakkı kullanan grupları dağıtmak için kolluk güçleri, biber gazı kullanımını alışkanlık haline getirdi. Oysa bu konuda, toplantı “yasa dışı” olsa da, şiddet kullanımının haklı olmadığına dair İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin birçok kararı bulunmakta.

Yeni Anayasa’nın başlıca hedefi rejim değişikliği; “başkanlık rejimi”.

Anayasal düzenin devamlılığı sırasında, “rejim değişikliği”  gerekçesi kullanılarak anayasa yenileme hedefi, karşılaştırmalı anayasa hukuku ve siyaset biliminde bir ilk şeklinde karşımıza çıkarıldı.

OHAL’DE ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Olağanüstü yönetimler anayasa değişikliğine elverişli ortamlar değildir. Nitekim OHAL, sıkıyönetim, savaş, işgal vb. ortam ve koşullarda değişiklik yasak ve kayıtlamaları öngören birçok anayasa vardır. Fransa (1958), Portekiz (1976), İspanya (1978), Brezilya (1988), Romanya (1991), Belçika (1994) örnekleri belirtilebilir. Bizde bu tür kayıtlar bulunmamakla birlikte, sıkıyönetim döneminde yapılan 1971 Anayasa değişiklikleri, öğretide, meşruluk bakımından uzun süre tartışıldı.  1982 Anayasası yapım ve oylaması sırasındaki ortam ve koşulların gölgesi de, -Anayasa’da TBMM tarafından defalarca gerçekleştirilen olumlu yöndeki değişikliklere karşın- silinmiş değil.

Bugün ise, ülke genelinde geçerli bir olağanüstü hal (OHAL) ortamında yapılacak anayasa değişikliği, benzer bir tartışmayı beraberinde getirecek. Üstelik bugünün koşulları, 1970’ler ve 1980’ler ortamından çok daha ağır; sıkıyönetim ötesi bir durum ve bir savaş ortamı.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Böyle bir ortamda, Anayasa değişikliğinin de ötesinde köklü bir rejim değişikliği öngörülüyor.  Oysa rejim değişikliği, genellikle kuruluş ve kopma dönemlerinde ve ya darbe sonrasında olur. Buna karşılık, 15 Temmuz darbe girişimi bastırıldığı halde, OHAL ortamında rejim değişikliği yapmak, demokratik hukuk devleti açısından son derece sorunlu olduğu gibi, darbe girişimi öncesi dönem üzerinde de ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Usul ve yöntem açısından Hükümet ve Cumhurbaşkanı, Anayasa Değişikliğinin öncülüğünü yapmakta. Oysa, Anayasal girişimin kimin tarafından ve nasıl yapılacağı, madde 175’te ayrıntılı olarak yazılı ve bunda yürütme organının yeri yok.

Halkoylaması, seçmenlere sunulan seçeneklerin saydam ve korkusuz bir biçimde tartışılabildiği ve serbest tercihlerin ortaya çıktığı bir ortamda mümkün olabilir.  Oysa güncel durum buna engel.

Muhalefet partileri, çok sınırlı olarak medyada yer bulabiliyor; sivil toplum örgütleri ve uzmanlar ise, başkanlık rejimi propagandası yapmaları ölçüsünde.

Bu bakımdan, ortam ve koşullar, 1971, hatta 12 Eylül döneminden de olumsuz; çünkü o zaman sadece devlet radyo ve TV yayını vardı; dolayısıyla, siyasal iktidarın propaganda araçları sınırlı idi. Bugün, CB konuştuğu zaman, birkaç eğlence ve magazin kanalı dışında, bütün yayınlar “canlı yayın” adı altında kesiliyor. Başbakan için de, çoğu zaman paralel bir uygulama söz konusu.

 Kısacası, görsel-işitsel iletişim özgürlüğü temelinde örgütlenmesi ve hizmet vermesi gereken medyanın(özgürlük alanı),  parti ve tek adam hizmetinde seferber edildiği bir ortamda “anayasal kamuoyu” oluşamaz. Bu nedenle, bu ortam ve koşullarda “anayasa yoluyla rejim değişikliği”, meşru ve demokratik olmamanın ötesinde, toplumun bugünü ve gelecek kuşaklar açısından tehlikelidir de.

OHAL KALDIRILMALI

Şu halde OHAL’in kaldırılması öncelikli bir sorun. Anayasal kazanımları sahiplenmek ise, insan haklarının asgari güvenceleri ve anayasal gelecek bakımından önem taşımaktadır.

Anayasal kamuoyu karartması karşısında şu üçlünün birlikte etkisi ve yarattığı tehlike derinleşiyor: Anayasal bilgi kirliliği, anayasasızlaştırma ve anayasa fetişizmi.

Bu üçlünün yol açtığı tehlikeler ise, bir başka üçlü ile özetlenebilir:

Anayasanın –kişisel iktidar uğruna- araçsallaştırılması, depolitizasyon, totalitarizm eğiliminin meşrulaştırılması.

OHAL yönetiminde; savaş ortamında bile mutlak olarak korunan ve hatta dokunulamadığı için “her zaman, her yerde ve herkes için” geçerli olarak nitelenen güvenceler zedelenmiş  ve ihlal edilmiş bulunuyor (Any., md.15/2). İnsan haklarının sert çekirdeğinin dokunulmaz olduğu fikrini yaymak; bunları her türlü tartışmanın asgari eşiği olarak kabul etmek.

ANAYASAL KAZANIMLAR SAHİPLENİLMELİ

 1982 Anayasasında hak ve özgürlükler lehine gerçekleştirilen değişikliklerin bilinmesi ve sahiplenilmesi, siyasal ve idari makamların işlem ve eylemlerinin anayasal sınırlar içinde kalmasını sürekli talep etme olanağını verir.

Aynı çerçevede çıkarılacak bir anayasal bilanço, yeni anayasa adına yapılacak çalışmanın asgari eşiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Bunun daha somut anlamı şudur: hak ve özgülükler alanındaki kazanımlardan geri bir düzenleme yapılamayacak; siyasal ve idari otoritelerin yetki alanı ise daha fazla genişletilemeyecektir.

Anayasa değişikliği veya yeni anayasa için taban şu olmalı: “insan haklarına dayanan demokratik ve laik sosyal hukuk devleti”.

Sonuç olarak;

1) HAYIR: OHAL’e hayır! Önce olağanüstü hal kaldırılmalıdır.

2) HAYIR VE ÖTESİ: Başkanlığa hayır; ama demokratik anayasal seçenek(ler) önerisine evet. Başka bir deyişle, “hayır” ile yetinmeksizin demokratik anayasa seçenekleri de sunulmalıdır.

3) TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN ANAYASA: “İnsan haklarına dayanan demokratik ve laik sosyal hukuk devleti” için fikri, hukuki ve eylemsel sürekli mücadele, Türkiye barışı/bölge barışı ve dünya barışı ereğine yönlendirilmelidir.

İktidarı sınırlama belgesi olan anayasanın “iktidarın aracı” haline getirilmesine karşı mücadele, gelecek kuşaklara karşı bir ödev ve sorumluluk aynı zamanda.