‘AnarŞık’: Memleketi sorguya çeken roman*

Kürdan’ın hikâyesini ayrı ayrı bölümleri temsil eden karakterlerin sorgudaki ifadesinden dinliyor okur. Dinliyor demem boşuna değil, karakterler öyle kanlı canlı resmedilmiş ki, okudukça ufak ufak okurun karşısındaki koltuğa yerleşir gibiler. ‘Bir nevi arkadaşı’ndan ‘tesadüfen sevgilisi’ne kadar, tüm karakterlerin anlattıklarının her satırda yamacımıza biraz daha yanaştırdığı; avurtları çökük, pörtlek gözlü Kürdan’ımız, hikâyesiyle okurun zihninde sonlara doğru hayli etleniyor.



14-01-2018 09:59
Dilek Yılmaz

Sıkı takipçileri külliyatına hâkimdir. Fuat Sevimay denince çoğunluğun aklına, çevirdim diyene kadar çevrilemez olduğu rivayet olunan, vaktiyle bizim de buna inanmaya teşne olduğumuz James Joyce beyefendinin meşhur Finnegans Wake’i ve yazıldığı tarihten okurun huzuruna çıkana kadar uzunca bir süre demlenen Kapalıçarşı romanı gelir. Benim aklıma ilk düşen ise, bunlardan önce AnarŞık oluyor hep. Daha erken bir vakitte tanışmamızla ilgisi belki vardır, ama biliyorum ki, bununla sınırlı değil.

Öncelikle, evvelce gözden kaçırmış olabilecekler için, AnarŞık yeni bir roman değil, ilk baskısı 2014’te yapılmıştı. Hep Kitap, bir süredir kitapçıya eli boş girip boş çıkan okurun meramını fark etmiş olmalı ki, AnarŞık’ın tekrar baskısını yeni kapağıyla Kasım ayında okurla buluşturdu.  

Hikâyeye gelirsek; baş kahraman Mahmut’un, nam-ı diğer Kürdan’ın cenazesi yeni kaldırılmıştır. İmam Efendi’nin gömülenin Kürdan olmayabileceğine dair insanın içine kurt düşüren fısıltısının üstüne tüm tanıklar tek tek sorguya alınır. Tanıkların ifadeleri işleri hepten karıştırır, ölen gerçekten Kürdan mıdır? Değilse, gömülen kimdir? Cenaze namazında İmam Efendi ne demeye arkasından er kişi yerine “hatun kişi niyetine” demiştir, bir bildiği mi vardır? Hem kimdir bu Kürdan?

Bu sorular üzerinden yürüyen roman için sorguda geçiyor diyebiliriz. Kürdan’ın hikâyesini ayrı ayrı bölümleri temsil eden karakterlerin sorgudaki ifadesinden dinliyor okur. Dinliyor demem boşuna değil, karakterler öyle kanlı canlı resmedilmiş ki, okudukça ufak ufak okurun karşısındaki koltuğa yerleşir gibiler. ‘Bir nevi arkadaşı’ndan ‘tesadüfen sevgilisi’ne kadar, tüm karakterlerin anlattıklarının her satırda yamacımıza biraz daha yanaştırdığı; avurtları çökük, pörtlek gözlü Kürdan’ımız, hikâyesiyle okurun zihninde sonlara doğru hayli etleniyor. Meftunu olduğu Göztepe’den, fonda Basmane’nin arka sokaklarına, İzmir kokusunun da roman boyunca okura eşlikçi olduğunu da tam burada eklemeli.

AnarŞık’ın baskın ögesi dil. Karakteri ve hikâyeyi var eden de dil değil mi zaten, diyeceksiniz. Niyet böyle olsa da bu kadar ince bir romanda bunun sağlanması her zaman mümkün olmayabilir, romanın en önemli başarısı olarak bunu koyalım. Okur roman boyunca Kürdan’ın izini, Fuat Sevimay’ın artık alıştığımız mizahi üslûbunu kendisinden devralan karakterler aracılığıyla sürüyor. Bu seyir boyunca emniyetteki sorgudan sanayi sitesi çevresindeki ilişkilere kadar sistemin yansımalarıyla yüzleştiği gibi türlü ikiyüzlülük ve kaypaklık örnekleri de hayatın gerçeğiyle uyumlu oranda satır aralarından göz kırpıyor.

Arada tellalından polisine, edebiyata dair sufle de veriyor yazar. ‘Sayfanın kulağını kıvıranın ne kitaba ne kendine saygısı vardır, mutlaka ayraç kullanırım’ diyen Pez-Der’li Selo’nun, şiir öldü diyenlere kapak mahiyetinde diyerek andığı Bornova Şiir Günleri’nin ruhuna pozitif etkilerini anlattığı gibi; Durmuş’un ağzından yaramıza da hafifçe dokunduruyor: ‘Edebiyatın kime ne faydası dokunmuş ki. Para mara getirmeyen saçma sapan bir uğraş.’

AnarŞık’ın yayımlandıktan kısa bir süre sonra Tiyatro Karakutu tarafından oyunlaştırılması sanırım okuru şaşırtmamıştır. Kim bilir belki bir gün oyun da yeniden seyirci karşısına çıkar.  

Bu kitapla ilgili tek şerhim herhalde adı olabilir; ilk okuduğumda düşündüğüm, hikâyeyi biraz baskıladığı olmuştu, tekrar okumamda da aynı histen sıyrılamadım.

Yazarın Oğuz Atay sevgisini, bugüne değin hakkında yazdıkları ve ‘Oğuz Atay’a dair hikayat’ atölyelerinden biliyoruz. AnarŞık’ta da kendisine selamını ihmal etmemiş. Selam gönderdikleri bununla da sınırlı değil. Nedir derseniz, hepsi bir yana,  sırf içimde kalmasın diye, şuraya bir pankart da ben açtım sayın, bence de  ‘Cemse Ölmesin.’

*Yön dergisinin 11. sayısında yayınlanmıştır.


KÜNYE: AnarŞık, Fuat Sevimay, Hep Kitap, 2017, 84 sayfa.