AKP’nin dünü, bugünü, sonu: ‘Saray Rejimi’

Kitap, yalnızca bir akademisyenin titizliğini değil aynı zamanda bir devrimcinin arayışçılığını da barındırıyor.



09-04-2017 10:18
Baransel Ağca

On beş yıllık iktidarı boyunca AKP üzerine yazılanların bir külliyat oluşturduğunu söyleyebiliriz. Deniz Yıldırım’ın yazılarından oluşan ve Tekin Yayınevi tarafından basılan Saray Rejimi ise bu külliyat içinde önemli bir yere oturuyor. Çünkü yazar yalnızca AKP’nin on beş yıllık iktidarını analiz etmekle kalmıyor. Aynı zamanda AKP’nin ülkeyi soktuğu karanlık yoldan çıkış için de somut çözüm önerileri sunuyor.
 

NEDEN SARAY REJİMİ?
Yaşanılan köklü dönüşüm; dönüşümü gerçekleştirenler ve karşı çıkanlar tarafından çeşitli şekillerde tanımlanıyor. AKP bu dönüşüme ‘Yeni Türkiye’ adını verirken karşıtları ve genel olarak sol, dönüşümü: ‘AKP Türkiyesi’, ‘2. Cumhuiryet’, ‘AKP-Saray rejimi’ şeklinde tanımlıyor. Yazar da bu sürece Saray rejimi demeyi tercih ediyor. 
Bu tercihinin ise bir dönemselleştirmenin ürünü olduğunu belirtiyor.
“Eski rejimin tasfiyesini hedefleyen ‘tasfiye’ dönemi ve yeni rejimin fiilen bu tasfiyeden doğan boşlukta adım adım Saray merkezli olarak kurulması; devletin ve güç ilişkilerinin saray hiyerarşisi temelinde Meclis’ten, Çankaya’dan Beştepe’ye, Saray’a doğru kaydırılması olarak ‘inşa’ dönemi. Bu nedenle ilk dönem, yani tasfiye devri AKP iktidarı olarak anılabilir; ancak inşa dönemi Saray Rejimi olarak ifade edilmeli.”

TASFİYE
Yazar, tasfiye sürecini İslamcı siyasette yaşanan bir yol ayrımı ile başlatıyor; 28 Şubat ve ertesinde yaşanan gelenekçiler-yenilikçiler ayrımı.
İslamcı siyaset, Milli Görüş düşüncesiyle iktidar bloğunda kendine yer bulamıyordu. Bu durum, iktidara giden yolda kendi değerlerini esneten ve muhalifleri korkutmak yerine ikna eden bir İslamcı siyaseti Erdoğan ve AKP çizgisinde yarattı. Erbakan sonradan bu dönem için “Müteahhitleri aldı AKP’yi kurdu mücahitler burada kaldı” diyecekti.
AKP’nin bugün çok da umurunda olmayan baskıcı, otoriter imajının aksine o dönemin AKP’sinin en önemli kaygısı ve amacı daha önce İslamcılığın ulaşamadığı toplumsal kesimleri de kucaklayan ılımlı bir imaj yaratmaktı. Bunda oldukça başarılı oldular.
Bir yandan ‘kalkınma’, ‘adalet’, ‘hizmet’ gibi söylemlerle toplumun geniş kesimlerine hitap edilirken, diğer yandan sivil toplum adı altında, cemaat ve tarikatların örgütlenme-faaliyet alanları genişletiliyordu. İnsanlarla temel ihtiyaçları üzerinden bir muhtaciyet ilişkisi yaratılıyor, bunu yaparken aynı zamanda toplumdaki biat kültürü geliştiriliyordu. İslamcılık toplumun kılcal damarlarında yayılırken, devlet kadroları içerisinde tasfiyeler ve kadrolaşma devam ediyordu. Cumhuriyet tarihinin gördüğü en büyük özelleştirme süreci devam ederken, dış politikada emperyalizmle oldukça uyumlu bir hatta hareket ediliyordu. Bu peri masalı, kadrolaşmanın, özelleştirmelerin ve biat ettirilen toplumsal kesimlerin sınırlarına varıncaya dek sürdü.

TASFİYENİN VE İTTİFAKIN SONU İNŞANIN KRİZİ
Tasfiye edilen yalnızca kadrolar, kurumlar değildi. Cumhuriyet tasfiye ediliyordu. Bu nedenle tasfiye sürecinde AKP’nin en sağlam müttefiki Cumhuriyetin tarihsel düşmanları olan cemaatler oldu. İçlerinde en etkilisi olan Gülen Cemaati, devletin, ordunun, polisin ve yargının tasfiye ve ele geçirilme sürecinde AKP’nin bir numaralı müttefiki oldu. Bu ittifak; Balyoz, Ergenekon ve KCK davaları ile devletin içinde ve dışında bu dönüşüme ayak uyduramayan, karşı çıkan kim varsa tasfiye ediyordu. Yazılı, görsel ve sosyal medya aracılığıyla tüm muhalif kesimler ‘öcü’ ilan edilirken yargı eliyle de cezalandırılıyorlardı. Fakat amacı iktidar olan her ittifak gibi bu ittifakın da sonuna gelinmişti. Deniz Yıldırım, ittifakın sonunu kitabın önsözünde şu şekilde ifade ediyor: “Devlet içinde ‘tasfiye devri’ ortağı olarak iş gören Gülenciler’in ‘paralel yapı’ olmaktan da öte, bizzat gerçek devlet iktidarı olma hazırlığı. Tasfiye devrinde birlikte Silivri hukukunu kuran ikilinin yolları, inşa döneminde ayrışmaya başlamıştı. AKP, ‘tasfiye bitti, önümdeki engelleri kaldırdım, HSYK da sende; ama gerçek iktidar benim’ derken; Gülenciler, ‘önünü biz açtık; asıl belirleyici kuvvet, devlet içinde gerçek iktidar biziz’ tutumunu benimsedi. Bu durum 7 Şubat 2012 tarihli MİT’e operasyon sürecinden başlayarak önce istihbarat aygıtları, ardından emniyetle askeri aygıt ve sonunda da askeri aygıt olarak Ordu içindeki çatlakları derinleştirdi. Zor aygıtları içindeki bu partileşme hali; yani gerçek iktidarın yeni rejimde kimde olacağı kavgası da ana ikiliklerden birisiydi ve Saray merkezlilik gündemi ile uyumlulaşma konusunda devlet içinde derinleşen çatlaklar 15 Temmuz’da darbeci bir girişimle açığa çıktı; devlet içi bir savaş toplumsal sahaya doğru genişletilmek istendi.”
Deniz Yıldırım’ın Saray Rejimi adlı kitabının belki de en önemli ve tartışmaya, geliştirilmeye yazarın bizzat kendisi tarafından açılan kısmı ise son bölümü.
İnşa sürecinin kriz başlıkları sıralanırken halk faktörünü kesinlikle atlamamak gerekiyor. 2013 yılına kadar Türkiye halkı politikaya belirli bir mesafede durmuş, dönemsel yükselişler dışında siyaseti ‘siyasilere’ havale etmiştir. Haziran Direnişi geniş halk kesimlerinin yalnızca direnişini değil, siyasete müdahalesini de içermesi dolayısıyla önemlidir. Yazara göre direnişin en önemli yanlarından biri de yeni bir halkçı-kamucu pratiğin doğması. Halk yalnızca saldırıya uğrayan kamusal alana sahip çıkmamış aynı zamanda yeni kamusal pratikler yaratmıştır. Bu nedenle yazar, iktisadi anlamda kamucu bir çizgiyi savunmayı yeterli bulmuyor. Kamusal alanları korumak, örgütlemek ve mahallelerden işyerlerine kadar uzanan katılımcı bir mekanizmayla, mücadelenin parçası haline getirmekten bahsediyor.
 

POLİTİKLEŞMİŞ YENİLGİ
Peki bahsedilen kamucu-halkçı örgütlenmenin yaratılmasının, iktidarın bu halk örgütlenmesinden gelecek darbelerle zayıflamasının hatta yıkılmasının olanakları var mı? Kitabın en can alıcı kısımlarından biri bu konuya odaklanıyor.
Kriz olduğu sürece olanak da vardır. Ancak olanaklar, onları fırsata çevirecek bir özne olduğu sürece anlamlıdır. Yazar zaman içinde solun, olanakları görme ve müdahale etme reflekslerinin köreldiği tespitini yapıyor. Ardından solun gündemine başka bir tanımı sokuyor; “politikleşmiş yenilgi”.
“Bir politika denenebilir, bir siyaset çare önerebilir ve buna uygun araçları seferber edemediğinde, kitlesel desteğe ulaşamadığında kaybedebilir, yenilebilir. Politik yenilgi siyasal hayatın doğasında vardır, ancak politik yenilgi ile politikleşmiş yenilgi birbirinden farklıdır. Politikleşmiş yenilgi, hem siyasal hem de toplumsal muhalefet saflarında yenilginin ve buna bağlı hareket tarzlarının başlı başına bir politika haline gelmesidir.”

ÇIKIŞ: HALKÇI – KAMUCU PROGRAM VE CEPHE
Kitabı  ‘bir akademisyenin AKP analizleri’ olmaktan çıkaran kısım ise son bölüm oluyor. Deniz Yıldırım, bu bölümde somut pratik deneyimlerden ve yenilgilerden yola çıkarak ve Saray rejimi analizine dayanarak somut bir öneride bulunuyor; halkçı kamucu bir program etrafında örgütlenmiş bir Cumhuriyet cephesi.
Peki, bu cephe nasıl kurulacak? Kimler kuracak?
“Türkiye’de gelinen yer; Cumhuriyet’ten demokratik hak ve kazanımlarla çıkamamış, baskı görmüş kesimlerin bile cephesini Saray’a, Saltanat’a karşı örmesi; Cumhuriyet’in kalan asgari kazanımlarını daha ileri atılımlar için savunma mevzisine geçmesidir. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’, ‘Saray’ın saltanatına geçit vermeyeceğiz’, ‘sultanlığa izin yok’ sloganları bunun özetidir. Laikler, emekçiler, Kürtler, ezilenler yeni bir Cumhuriyet mevzisinde şimdilik savunmadadır. Adını ısrarla koyalım; oluşmakta olan; emekten, barıştan, demokrasiden, laiklikten, özgürlüklerden yana Halkın Cumhuriyet Cephesi’dir. Farklı partiler, emek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, taban hareketleri, yerel mücadeleler bu bütünün içindedir. Enerjisini harekete geçirecek bir ortak politik kurucu hedef etrafında birleşmeye hiç olmadığı kadar yakındır. Oluşan cephe Saray’da sembolleşen sorunların ve rejimin karşısında Halkın Cumhuriyet Cephesi’dir.

İlk çare; hedefi küçült, cepheyi genişlet. Üçüncü Halkçı-Demokratik Atılım asgari bir programla halkın karşısına çıkacak, halkla birlikte örgütlenecek. Bu asgari program, Türkiye’nin acil çözüm bekleyen sorunları etrafında en geniş zemini örgütleyecek.

Strateteji yoksa program hiçbir işe yaramaz. Halkçı-Demokratik Atılım stratejisi sosyal demokrat, Atatürkçü, merkez sol, merkez sağ, milliyetçi kitleler için azami program, sosyalist siyasetler için ise asgari program olacak. Bu anlamda ikinci atılımda kaçırılan fırsat bu kez kaçırılamamalı, Üçüncü Halkçı-Demokratik Atılım’da en geniş halk iktidarı seçeneği etrafında bir araya gelinmesinin yolları aranmalıdır.”

On beş yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi getirdiği noktada, AKP’nin niteliği konusunda yapılan bir tartışmanın bize ne faydasının olacağı tartışmalı, ancak Deniz Yıldırım’ın AKP karanlığından çıkış adına yaptığı somut önerileri tartışmanın bizi ilerleteceği oldukça açık.


KÜNYE: Saray Rejimi, Deniz Yıldırım, Tekin Yayınevi, 2017, 304 sayfa.