Aklın ustasına vefa

Derlemede I. Sergeyew ve K. Winter’in makaleleri, büyük ölçüde İbn Sina’nın yaşam öyküsüne ve matematik, jeoloji, tıp ve felsefe gibi alanlara katkılarına ilişkin ansiklopedik bilgiler içeriyor. Ernst Bloch’un imzasını taşıyan “İbn Sina ve Aristotelesçi Sol” başlıklı bölüm ise, İbn Sina’nın felsefi görüşlerinin düşünce tarihindeki yerine ilişkin ciddi ve derinlikli bir tartışmayı içeriyor.



19-03-2017 09:33
Deniz Ali Gür

İslâm düşüncesi, Türkiye solunun ilgisinin görece az olduğu alanlardandır. Teorik mirasımız Batılı olduğu için doğaldır bu. Ancak söz konusu İslâm felsefesi olduğunda durum değişmelidir, çünkü Marksizmin tarihsel mirası içinde yer alan Rönesans, antik Yunan felsefesini insanlığa yeniden hatırlatan ve onu kendi meşrebince yeniden yorumlayan İslâm felsefesinden çok şey almıştır. Marksistlerin bu alanda ürettikleri az sayıdaki eser, bizzat kendi tarihimize ait bir boşluğu doldurdukları için değer taşımaktadır. Bu eserlerden biri de, Evrensel Basım Yayın’ın 2016 yılının sonlarında Türkçeye kazandırdığı İbn Sina Aklın Ustası adlı derlemedir.

I. Sergeyew, K. Winter ve Ernst Bloch’un birer makalesini içeren bu derlemenin ilk baskısı, 1952 yılında Almanca olarak yapılmıştır. 1952 yılının tercih edilmiş olması önemlidir, çünkü bu yıl, Hicri Takvim’de İbn Sina’nın 1000. yaşına denk gelmektedir. Bu yıldönümü nedeniyle dönemin Dünya Barış Konseyi kutlama babında bir dizi etkinlik yapmaya karar vermiş, söz konusu derleme de bu kapsamda yayımlanmıştır. Nitekim derlemenin yazarlarından I. Sergeyew, makalesinin hemen başında 1952’nin ilerici dünya açısından dört önemli yıldönümünü içerdiğini vurgulamaktadır: Hugo’nun 150. doğum günü, Gogol’un 100. ölüm yıldönümü ve da Vinci’nin 500. doğum günü ve İbn Sina’nın 1000. doğum günü (s. 23). İbn Sina’nın adının Rönesans ve Aydınlanma’nın üç büyük ismiyle yan yana anılması, onun mirasına verilen değeri göstermesi bakımından önemli sayılmalıdır.

Sergeyew’in yaklaşımı, derlemenin diğer iki yazarınca da paylaşılmaktadır. İbn Sina’nın 1000. yaşının Arap halklarının bağımsızlık mücadelesinin yükseldiği bir döneme denk geldiğini vurgulayan K. Winter, “İbn Sina’nın torunları, Tunus, Mısır ve İran’da emperyalist baskının boyunduruğundan kurtulmak için savaşıyorlar. Bu kavgalarında, dünyanın bütün ilerici ve barışsever insanlarının sempatisini kazanmışlardır. Kahire, Bağdat ve Tahran’da bu büyük hekimin doğum günü kutlanırken, o halklarla birlikte ilericiler ve barış yanlıları da bu büyük hekim ve filozofu anacaktır” (s. 45) diyerek İbn Sina anmalarının siyasal önemine işaret etmektedir. Ernst Bloch da İbn Sina düşüncesinin akılcı mirasını “Ön Asya halklarının çift kurtuluşu –yarı-sömürge durumdan ve kendi zihinsel katılaşmışlığından–, İbn Sina ile başlatılanı da orada yeniden diriltecektir” (s. 76) sözleriyle överek benzer bir vurgu yapmaktadır.

Bu noktada, İbn Sina’nın öneminin salt reel sosyalizmin siyasal ihtiyaçları bağlamında anlaşılamayacağının altını çizmemiz gerekiyor. Çünkü İbn Sina bilim ve felsefede kendi döneminin epey ilerisinde bir yaklaşım benimsemiş, yüzyıllarca aşılamayan katkılarda bulunmuştur. Örneğin “Taşlar Üzerine” makalesinde dağların toprak kütlelerin yerlerinden kaydırılması ya da kendine yeni bir yatak açan nehirlerin etkisiyle uzun yıllar içinde oluştuğunu, kimi dağların ise bir zamanlar o bölgede bulunan denizler tarafından ortaya çıkarıldığını savunmuş ve bu görüşüne dağların yükseklerinde deniz canlılarının izlerinin bulunmasını dayanak göstermiştir. Anatomi üzerine yazılarında ilahi yaratıcıya övgüler düzmektense örneğin eldeki kemik, kas, damar ve sinirleri saymış, göz kaslarının ilk kapsamlı ve doğru tanımını yapmıştır. Anatomi bilimini ciddi biçimde ilerletmiştir ve çalışmalarında yer verdiği detaylar, kadavralar üzerinde çalışma ve otopsi yapma yasağını ihlal ettiğini düşündürmektedir. Appoleksinin (inme) kaynağı ve semptomları, mide ülseri ve plötiris (göğüs zarı yangısı) hakkında ciddi analizler yapmıştır. Terapide cıva buharı kullanan ilk hekim oldu ve bu buharın yol açabileceği zehirlenmeleri de göz önünde bulundurmuştur. Hava ve su kirliliğinin birçok hastalığın bulaşmasındaki rolünü doğru saptayarak oturma alanlarının havalandırılmasını, suyun kaynatılıp süzülmesini önermiştir. Uygun perhizin hastalıkları tedavi edebileceğini ortaya çıkarmış ve bunu bir tedavi yöntemi olarak uygulamıştır. Egzersizin önemini vurgulamıştır. Nitekim onun imzasını taşıyan El-Kanun fi’t-Tıbb (Tıbbın Kanunu), 17. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinin tıp bölümlerinde temel ders kitabı olarak okutulmuştur (s. 32-33).

İbn Sina, bilimde akıl ve deney dışında rehber kabul etmedi. Yanıltıcı öğreti saydığı astrolojiyi reddederek astrologları “sahte alimler” olarak küçümsedi. Astrolojinin karşısına matematik hesaplarına dayanan astronomiyi çıkardı. Simyacıların “Felsefe Taşı” ve “mucize iksiri” arayışlarıyla alay etti. Tüm madenleri altına dönüştüren ölümsüzlük iksirinin varlığını hiç kabul etmedi. Sadece aynı sonucu iki-üç kez veren deneylere güvendi (s. 33-34).

Derlemede I. Sergeyew ve K. Winter’in makaleleri, büyük ölçüde İbn Sina’nın yaşam öyküsüne ve matematik, jeoloji, tıp ve felsefe gibi alanlara katkılarına ilişkin ansiklopedik bilgiler içeriyor. Ernst Bloch’un imzasını taşıyan “İbn Sina ve Aristotelesçi Sol” başlıklı bölüm ise, İbn Sina’nın felsefi görüşlerinin düşünce tarihindeki yerine ilişkin ciddi ve derinlikli bir tartışmayı içeriyor. Bu bölümün daha uzun bir versiyonu, derlemeden sonra aynı adla ve bağımsız bir çalışma olarak basılıyor. Bu uzun versiyonun yakın zamanda Tanıl Bora’nın çevirisiyle İletişim Yayınları tarafından yayımlandığını da ekleyelim.

Bloch, yazısının başlarında İbn Sina’nın da parçası olduğu “Oryantal Skolastik”in Batı’daki skolastikten ayrı olarak kendine özgü bir materyalist canlılığa sahip olduğunu belirtiyor (s. 47). Buradaki “Oryantal Skolastik” kavramı, İslâm felsefesinin tarihsel değerini ve sınırlarını ortaya koyması bakımından önem taşıyor. Günümüzde olumsuz çağrışımlara sahip olan skolastik, aslında Rönesans’a giden yolu açarak tarihte ilerici bir rol oynamıştır ve İslâm Skolastiği, kronolojik olarak Hıristiyan Batı’nın skolastiğinden önce ortaya çıkması bakımından özellikle önemlidir. Ancak bu akımın sınırı da yine bu adlandırmada gizlidir, çünkü bu akım, adı üzerinde skolastiktir. Muhammed Arkoun’un iddiasının aksine, bu akımı İslâm Rönesansı olarak adlandırmak doğru değildir, çünkü İslâm düşüncesi, Rönesans’a varamadan canlılığını yitirmiştir.

Bloch’un İbn Sina’ya ilişkin incelemesinin kapsamlı bir özetini burada aktarmamız mümkün değil. Ancak onun İbn Sina’da mekanikçi değil hareketi içeren ve kendi kendini yaratan bir madde düşüncesi bulduğunu belirtmeden geçmeyelim. Bu türden madde düşüncesi önemlidir, çünkü Bloch’a göre İbn Sina, bu sayede ilahi yaratıcıyı fiilen gereksizleştirmekte, doğanın tüm hareketine bir dışsal etkiye ihtiyaç duymayan maddeyi koymuş olmaktadır. Bloch’a göre bu görüş, en olgun ve radikal ifadesini, Engizisyon tarafından yakılan Bruno’da bulmuştur:

“Bruno maddeyi birinci, formu ikinci varlık ilkesi olarak nitelese de, madde onun için yine de tüm formların anasıdır, onlar onun çocuklarıdır, ve madde-form arasında herhangi bir gerçek töz farkı yoktur. Zaten bu nedenle Hegel, Bruno’nun ilkesiyle ilgili haklı olarak şunu söyler: ‘Bu madde, etkinlikten yoksun halde hiçtir; form, maddenin kabiliyeti ve iç yaşamıdır.’

“Bununla Bruno, İbn Sina natüralizmine tutarlılık kazandırır; tanrı artık maddenin yanında hâlâ bağımsız bir moment değildir, tersine, madde; hareket etmeyen hareket ettiricinin altında düşünüleni, oldukça hareketli kendi yaşamı olarak kendinde bulundurmaktadır” (s. 74).

Bloch, Rönesans’ın ve hatta diyalektiğin ipuçlarını veren madde anlayışı nedeniyle İbn Sina’nın parçası olduğu çizgiyi “Aristotelesçi Sol” olarak adlandırır ve Aristotelesçi Sol’un oluşturduğu tehdidi kavrayan İslâm bağnazlığının, akılcı İslâm filozofları İbn Sina ve İbn Rüşd’ü özünde Bruno’yla aynı kadere mahkum ettiğini ifade eder:

“O halde Aristotelesçi Sol çizgi, madde-form ilişkisinin yeniden düzenlenmesi üzerinden, aktif olarak kavranan –ve yalnızca mekanikçi kavranmayan– bir maddeye, kendi kendinden yaratıcı olduğu düşünülen bir dünyaya doğru açıkça yönelmektedir. Dolayısıyla, Hıristiyan engizisyonun Giordano Bruno’yu sonraları canlı canlı yaktığı gibi, İslami Ortodoksluğun da İbn Sina ve İbn Rüşd’ü lanetlemesi ve ikisini de mecazi anlamda, yani eserleri itibarıyla, yakması şaşırtıcı değildir burada” (s. 68).

Bloch’un görüşünü abartılı sayamayız, çünkü İbn Sina ve İbn Rüşd, her ne kadar idama mahkum edilmedilerse de, entelektüel olarak ölüme mahkum edilmiş düşünürlerdir. İbn Rüşd’ün ölümünden sonra antik Yunan tarzı felsefe İslâm düşüncesinde tamamen terk edilmiş, bu büyük düşünürlerin geleneği ölüme mahkum edilmiştir.

Ya bugün?

Bugüne gelecek olursak, bu yazının başında da söylendiği gibi, Batılı bir teorik mirasa yaslanan bizim İbn Sinacı ya da İbn Rüşdcü olmamız mümkün değil. Ancak İbn Sina gibi aslında bizim mirasımıza ait olan bir değer, İslâmcılar tarafından, Aydın Çubukçu’nun deyişiyle “‘kendine oryantalist’ bakışlarının vitrin süsü” (s. 14) olarak kullanılabiliyorsa, bunda bu alanı boş bırakan Marksistlerin de sorumluluğu vardır.

Özetle, düşünce mirasları Rönesans’ta pay sahibi olan ve bu sayede tarihte tartışmasız olarak ilerici bir rol oynayan İbn Sina’ya, İbn Rüşd’e, Farabi’ye, İbn Tufeyl’e ve tüm diğer İslâm felsefecilerine vefa borcumuz var. Bu borç ödenmeli. Çünkü Aydın Çubukçu’nun da dediği gibi “İbn Sina, insan aklının dogmalar ve hurafeler karşısında elde ettiği kazanımlar zincirinin en önemli halkalarından biridir. (…) O, dün olduğu gibi bugün de, insanın özgürlük özleminin simgelerindendir ve bütün çağlar boyunca öyle kalacaktır” (s. 13-14).

Bitirmeden, kitaptaki kimi çeviri sorunlarına değinelim. “Kilise karşıtı hareket”in “anti-kilise”, “simyacı”nın “alşimist” olarak çevrilmesi gibi kimi hatalar, metnin okunmasını bir miktar zorlaştırıyor. Bunlara benzer hataların kitabın ikinci baskısında giderileceğini umuyorum.  


KÜNYE: İbn Sina Aklın Ustası; I. Sergejew, K. Winter ve Ernst Bloch; çev. Mehmet Çallı ve Gazi Ateş, Evrensel Basım Yayın, 2016, 104 sayfa.