15 Temmuz sonrası üniversiteler: Üniversiteler ne durumda?

Üniversitelerin bugününü tartışırken, 15 Temmuz öncesini ve sonrasını ayırmak gerek. 15 Temmuz öncesi için pek de parlak bir durumdan söz edemeyiz.

21-11-2016 10:29

İlke Bereketli*

Üniversitelerin bugününü tartışırken, 15 Temmuz öncesini ve sonrasını ayırmak gerek. 15 Temmuz öncesi için pek de parlak bir durumdan söz edemeyiz. Ortalama eğitim ve araştırma kalitesinde belirgin düşüş, dinselleşmenin artması, üniversite kadrolarına bilimsel ölçütlere göre hak edenlerin değil yandaşların doldurulması, biat kültürünün yayılması, neredeyse tüm bölümlerin piyasaya eklemlenmesi, piyasaya hizmet edemeyen temel bilim bölümlerinin yavaş yavaş kapatılması, atama ve yükseltme ölçütlerinde araştırma ve yayınların niteliğine değil niceliğine önem verilmesi, intihale göz yumulması, vb. ilk elde sıralanabilecek olumsuzluklar.

12 Eylül çocuğu YÖK’ün açtığı yoldan ilerleyen bir başka 12 Eylül çocuğu AKP, çok çabalasa ve büyük oranda başarılı olsa da 15 Temmuz’a kadar üniversitelerin tamamını kontrol altına alamamıştı. Özellikle Türkiye’nin köklü üniversiteleri tarihsel birikimleriyle eğitimde vasatlaşmaya direniyor, dinci boyunduruğa girmeden dünya çapında araştırmalarını sürdürüyorlardı. AKP hükümeti bu üniversiteleri ele geçirmek istese de öyle ya da böyle kimi yasal engellere takılıyordu. İşte 15 Temmuz ‘FETÖ’ darbe girişimi onlara arayıp da bulamadıkları fırsatı altın tepside sundu.

OHAL sürecinde yayımlanan KHK’larla yasal engelleri aştılar. Öncelikle, FETÖ torbasına ilerici, marksist, sosyalist kimlikleriyle tanınan muhalif hocaları, Eğitim-Sen üyelerini ya da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalamış akademisyenleri de katarak tasfiyeye başladılar. Özellikle 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yayımlanan 672 sayılı KHK ile 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gece yarısı yayımlanan 675 ve 676 sayılı KHK’lar bu anlamda üniversiteleri sarstı. Her iki KHK ile toplamda 3613 akademisyen kamudan ihraç edildi.

Üniversitelerde muhaliflerin tasfiyesi kamudan ihraçla sınırlı değil. Görece güvenceli iş ortamının, son kalan demokratik işleyiş kırıntılarının bile yok edilmesi de yandaş olmayan akademisyenlerin dolaylı yoldan üniversitelerden uzaklaşmasına neden olacak. Ortaya çıktığı ilk günden beri çeşitli sorunları içinde barındıran Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’nın araştırma görevlilerine sağladığı en azından güvenceli 33/a kadrosu 1 Eylül KHK’sıyla güvencesiz 50/d’ye dönüştürüldü. 50/d kadrosu eskiden beri, AKP’nin istemediği akademisyenlerin üniversiteyle ilişiğini kesmesinin ve yerlerine kendi yandaşlarını yerleştirmesinin kolay bir yoluydu. Son 29 Ekim KHK’sı sonrası İÜ’den ihraç edilen kimi akademisyenler 50/d mücadelesine öncülük etmiş ve bu tasfiye sürecine yıllar önce çomak sokmuş kişilerdi. Onların akademiden uzaklaştırılmalarının bir intikam olduğunu görebilmek zor değil.

KHK’larla gelen bir başka saldırı da üniversitelerin özerk ve demokratik yapısına oldu. 29 Ekim 676 sayılı KHK’yla, YÖK’ün bile en azından kağıt üstünde demokratik süsü verdiği ve kaldırmaya cesaret edemediği rektör seçimleri ortadan kaldırıldı. Yeni düzenlemeye göre Cumhurbaşkanı üniversitelere istediği kişiyi rektör olarak atayabilir. Yineleyelim: istediği kişiyi. Artık X üniversitesinin rektörlüğüne, başka bir Y üniversitesinin profesörü atanabilir. Y üniversitesinden gelen profesörün X üniversitesinin hocalarını tanımaması, üniversitenin geçmişini, geleneğini, öğrenci yapısını bilmemesi yeni sistemde hiç önemli değildir. Böylesi bir uygulamanın yönetimsel ne gibi bir avantajı olabilir, sahibinin sesi rektörler yaratmaktan başka?

Rektörün doğrudan Cumhurbaşkanınca atanmasının ilk örneğini geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşadık. 12 Temmuz günü yapılan rektörlük seçimlerinde oyların %86’sını alan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu’nun yerine, seçimlere bile katılmamış bir profesör rektör olarak atandı. Bunun üzerine Barbarosoğlu da emekliye ayrılacağını, üniversiteyi bırakacağını açıkladı. Bu KHK darbesine Türkiye’deki 181 üniversitenin yalnızca dördünden itiraz geldi. Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ, İTÜ ve Galatasaray Üniversitesi’nden öğretim elemanları yaptıkları açıklamalarla rektör atama yönteminin tanım gereği özgür ve özerk olması gereken üniversite anlayışına tamamen karşı olduğunu ve bu yanlıştan bir an önce dönülmesi gerektiğini dile getirdiler. Geri kalan 177 üniversite şimdilik sessizliğini sürdürüyor.

Hükümet eliyle gelen KHK’lar dışında, OHAL sürecinde YÖK’ten gelen emirlerle de üniversiteler kendi içlerinde kısıtlamalara gidiyor. Birçok üniversitede uluslararası araştırmalar sekteye uğradı. Yurtdışına araştırmaya gidecek akademisyenlere zorluklar çıkartılıyor, uzun süreli görevlendirmeler OHAL gerekçesiyle onaylanmıyor. Yurtdışından Erasmus değişim programıyla bu dönem ülkemize gelen öğrenci sayısı çok çok az. Anlaşmalı üniversitelerin çoğu açıkça bu yıl Türkiye’ye öğrenci göndermeyi güvenli bulmadıklarını bildirdiler. Tüm bunlar Türkiye’de zar zor yürütülmeye çalışılan uluslararası işbirliklerinin ve bilimsel araştırmaların neredeyse durma noktasına gelmesine yol açıyor.

AKADEMİSYENLER NE YAPIYOR?

Peki üniversitelerin içinde bulunduğu durum böyleyken, akademisyenler ne yapıyor? Dürüstçe konuşalım. Akademisyenlerin elle tutulur bir şey yaptığı yok. Hiçbir şey olmuyormuş gibi, ülkede her geçen gün baskı dalga dalga yayılmıyormuş gibi, üniversiteler abluka altına alınmamış gibi başını kuma gömerek işini yapanlar çoğunlukta. “Ne olursa olsun görevime dört elle sarılmalıyım” bakış açısıyla açıklanamayacak denli bir umursamazlık üniversitelere egemen. Yaşanan bunca hukuksuzluğa karşı Hukuk Fakülteleri’nden ses yok. Basın özgürlüğünün ayaklar altına alınmasına karşı, gazetecilerin tutuklanmasına karşı İletişim Fakülteleri’nden ses yok. Haydi dertlerimizi dar mesleki uzmanlaşmaya hapsetmeyelim, daha insani bir perspektifle bakmaya çalışalım. Çocuk istismarını meşrulaştıran yasalara karşı hiçbir üniversiteden yüksek perdeden, topluca çıkmış bir ses, bir itiraz yok.

Sayıları az da olsa bu umursamaz tutumun dışında kalan, elden geldiğince mücadeleyi sürdüren onurlu akademisyenler de var elbette. Şu kara günlerde üniversitelerin geleceğine ilişkin umutlu düşler kurabiliyorsak yine o onurlu akademisyenler sayesindedir. Onların ne yaptığına gelince…Her gece yatağa “acaba sabaha yeni bir ihraç dalgasıyla mı uyanacağız” endişesiyle giriyor, her KHK’da kendilerinin ve meslektaşlarının adlarını listelerde arıyor, ihraç edilirlerse dersleri, tez öğrencileri, yürüttükleri projeler ortada kalacak, kendileri değil öğrencileri mağdur olacak diye şimdiden üzülüyor, FETÖ’yle hiçbir bağı olmadığı halde ihraç edilen muhalif akademisyenlerle dayanışmanın yollarını yaratıyor, hocasız kalan dersleri üstlenmeye çalışıyor, fazladan iş yüküyle boğuşuyor, üniversiteleri bu açmazdan nasıl kurtarabileceklerini düşünüyorlar. Büyük kentler dışındaki üniversitelerde çalışanlar tüm bunların yanında bir de mahalle baskısını göğüslüyor.

KÖPRÜDEN SONRA İLK ÇIKIŞ

Şimdi gelelim tüm bu sorunları nasıl aşacağımıza. Ülke dört bir yandan baskı rejimiyle yönetilirken üniversiteler için basit bir reçete veremeyiz elbette ancak çoğunlukça göz ardı edilmiş temel birkaç noktaya değinmek bile bize bir sıçrama noktası yaratma olanağı sunabilir. Öncelikle köprüden sonraki ilk çıkışı yakalamak için hazırlıklı olmalı, buraya odaklanmalıyız artık, çünkü köprüden önceki son çıkışları kaçırdık. Üniversiteyi üniversite olmaktan çıkaran, bilimselliğini, özerk yapısını tamamen ortadan kaldıran, onu bambaşka bir yola sokan o köprüye çoktan girdik. Bugün neredeyse sıradan meslek edindirme kurslarına dönüşmüş, adı üniversite olan ama kendisi üniversite olamayan kurumlarla karşı karşıyayız. Tıpkı adında cumhuriyet yazan ama cumhuriyet niteliğini yitirmiş, anayasasında laik yazan ama laik niteliğini yitirmiş bir ülke gibi.

Varolan durumda üniversitelerin, istisnalar dışında bir sessizlik içinde olduğunu, hiçbir somut eylemde bulunmadığını, iradesini kendi ellerine alamadığını söyledik. Peki bu eylemsizlik kısmen korkuyla açıklanabilir, haklı görülebilir mi? Evet, çoğumuzun başımıza gelebileceklerden korktuğu doğru. Korku, hayatta kalabilmek, çevredeki tehditleri algılayıp kendimize korunaklı bir alan sağlayabilmek için gelişmiş biyolojik bir tepki, evrimsel bir miras. Vücuttaki korku merkezi amigdala yalnızca insanda değil çoğu hayvanda da bulunuyor. Amigdaladan gelen korku sinyallerini düzenleyen, bu sinyallere göre nasıl bir davranış gösterileceğini belirleyen prefrontal korteks ise gelişmişliği insanlığımızla doğru orantılı bir yapı. Amigdala genetik kodlarımızla biçimlenirken prefrontal korteks daha çok eğitim ve çevresel koşullarla gelişmekte. Kısacası insanı diğer canlılardan ayıran özelliği korkması değil, korku duygusunun farkında olması ve korkuyla başa çıkabilmesi, korkuyu yenebilmesi. Dolayısıyla yaşadığımız koşullarda korku anlaşılabilir, doğaldır ama eğitim ve çevresel koşullarına bakarak akademisyenlerin korkuyu yenme becerilerinin daha gelişkin olmasını beklemek, baskılar karşısında toplumu yüreklendirici davranışlarda bulunmasını beklemek de haksız istekler olmasa gerek.

Korkuyu yenebilmenin bir yolu görevini, ödevini anımsamak olmalı. Akademisyenler herhangi bir hükümetin değil, kamunun memurları, hocalarıdır. Maaşlarını ödeyen cumhurbaşkanı, başbakan ya da görünmez bir devlet baba değil, alınteriyle çalışan işçiler, vergisini ödeyen yurttaşlardır. Akademisyenler halkın onlara gelecek kuşakları yetiştirmek için sunduğu kaynaklarla beslenir, bu kaynaklarla araştırma yaparlar. Doğrudan halka karşı sorumludurlar. Dolayısıyla halkın çıkarını gözetmelidirler, piyasanın ya da siyasi erkin değil. Halkın çıkarını gözetmeyen kararlara karşı sessiz kalmak ödevlerine ihanettir. Bunun bilincinde olmaları gerekir.

Peki görevlerin ve ödevlerin bilincinde olmak yeterli mi? Elbette değil. Kontrol edilebilir korkuyla ve gerçekçi bir iyimserlikle bir araya geleceğiz, çoğalacağız. Hedefimizi doğru koyacağız. Tıpkı laikliği kazanacağız, yeni bir cumhuriyet kuracağız dediğimiz gibi şunu da kararlılıkla söylemeliyiz: Üniversiteleri Kazanacağız. Hurafeleri değil bilimi temel alan, piyasanın ya da siyasi erkin değil halkın çıkarını gözeten bir akademiyi mutlaka kuracağız. Bunun için aklı, aydınlanmayı, bilimi, laikliği ilke edinenler olarak üniversitelerde yan yana geleceğiz, birleşeceğiz. Buna mecburuz. Başka yolumuz yok.

Yrd.Doç.Dr.İlke Bereketli - Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği