Bülent Kılıç: Tanrı bizi Elif Şafaklara benzetmesin

Kültür Bakanlığı’nın “Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi” yönetmeliği edebiyat dünyamızda tartışılıyor. İleri Haber olarak bu konuyla ilgili bir soruşturma dosyası hazırladık. Şair Bülent Kılıç'ın soruşturmamıza verdiği yanıtları okurlarımızla paylaşıyoruz.



05-09-2014 18:12

M. Bülent Kılıç (Şair)

Şair M. Bülent Kılıç, kültür bakanlığının yönetmeliği hakkında “Ben, edebiyatçının, edebiyatının onurunu koruması için hayatını çarçur etmesi gerektiğini, muazzam bir öz-sömürü düzeni içinde ömrünü sağda solda çalışarak helak etmesini savunuyorum. Tanrı bizleri Mevlana yılında Mevlanalı romanlar yazan Elif Şafaklara, Gülhane Parkı’nda düzenlenen lale festivaline yetiştirilmiş laleli romanların yazarı İskender Palalara falan benzetmesin!” diyor. Kılıç'ın soruşturmamıza verdiği yanıtlar şöyle:

-Sizce devlet edebiyatçıları ücret karşılığında desteklemeli midir?
Verili kalıpları (ister “sol“ ister “sağ” olsun) esas aldığımızda reçete yazmak elbette kolay. Oysa sıradanın bir adım ötesine geçtiğimizde konu karmaşıklaşmaya başlıyor: “Devlet sanatçıları parasal olarak desteklemeli midir?” Bana kalırsa, “hem evet, hem hayır.”

Haydi şuradan başlayalım: Çileli, zorlu hayatının haylice geç bir vaktinde, Asım Bezirci’nin arşivciliği, çalışkanlığı ve vefası sayesinde bir şair olarak unutulup gitmekten son anda kurtulmuş ama bir insan olarak unutulmuş olan Enver Gökçe’nin başka bir sonu olamaz mıydı?  Huzurevinde yalnızlık, hastalık, parasızlık içinde hor görüden zehirlenip ölmeseydi fena mı olurdu? Gökçe’nin hayatı, devletten alacağı üç kuruşa ruhunu satmayacağına ilişkin oturaklı bir kanıt sunmaya yetmez mi? Nâzım Hikmet devletten ufak bir maaş alıyor olsaydı çıkar mıydı “Nâzım”lığından?
Böyle granit ruhlu edebiyatçılara rastlamak her gün biraz daha zorlaşıyor, biliyorum. 

Telif karşılığı “vatan, millet, Sakarya edebiyatı yapan” cumhuriyetin kimi ilk kuşak edebiyatçıları tabii ki, iyi bir miras bırakmamışlardır. 40’larda Milli Şef’in adamları, 50’lerde de Menderes’inkiler aynı kaynaktan bir güzel beslenmişlerdir. Necip Fazıl’ın çocuğunun okul taksiti Menderes’in örtülü ödeneğinden falan ödenmiştir. Karşılığında da -nazikane ifade edersek- uşak, daha bir eğilmiştir. 

Bu uşak zihniyetinin en rafine örneklerine daha “dün“ tanık olduk. Elbirliğiyle AKP-C diktatörlüğünü var eden, abat eden “Yetmez Ama Evetçi” kadrolar ve onların işbirlikçisi, yoldaşı konumundaki İslamcı/Kürt/“Sol” etiketli güruh, devletin sunduğu olanaklardan pervasızca yararlandı. Entelektüel kapasitesi yüksek olanları da vardı aralarında tabii ama zır cahil olanları azımsanmayacak kadar kalabalıktı. Yandaşlara peşkeş çekilmiş gazetelere, televizyonlara yerleştirildiler, devlet kanallarından laklakiyat ödülü olarak muazzam miktarlarda paralar aldılar.

- Siz Kültür Bakanlığı’nın  Edebiyat Eserlerini Destek Projesine başvurur muydunuz?
Hayır, ben Kültür Bakanlığı’nın Edebiyat Eserlerini Destek Projesi’ne başvurmazdım. Bunu, bir edebiyatçı olarak utanç verici sayardım. Öte yandan, Türkçe edebiyat eleştirisinin en önemli adı konumundaki –hor görülmüş- Hüseyin Cöntürk’ün mektuplarını basacak tek bir yayınevi bulamadığımız bu bataklıkta bu işi üstlenecek bir Kültür Bakanlığı bari olsaydı, demeye de devam ederdim. Ben kitabımı Kültür Bakanlığı’ndan da yayınlamazdım; o, başka.

-Sizce edebiyatçının özgünlüğüne ve yazma özgürlüğüne bir müdahale olarak yorumlanabilir mi?
Evet, bir burjuva devletinin edebiyata –“destek verme” biçiminde de olsa- müdahale etmesi feci bir şeydir. Ama bükülmeyen ruhlar, okur/ yazarlar yaratamamış olamamanın acısı daha fecidir. Direnç, ancak kolektif, sağlam bir sol kültür-sanat-siyaset iklimi yaratmakla üretilir. Biz asıl bu iklimi yaratabilmekten uzağız ve artık biraz olsun tartışmamız gereken de budur.

Edebiyat, haydi Osmanlıca karşılığını kullanayım, mübarek bir şey değildir. Bedenlerin, hayatların satıldığı bir dünyada edebiyatın zerre kadar kutsallığı olamaz. O da satılabilir. Hatta “İnsanlar satılmaya devam edecekse, satılsın gitsin o edebiyat!” bile diyebiliriz. 

Ama gerçekliği kavramak ile ona boyun eğmek farklı pratiklerdir. Hiç değilse 57–71 döneminde büyük ve önemli bir edebiyatçı olabilmeyi başarmış Asım Bezirci, bütün eserlerini akşamlarından çaldığı iki saatlere sığdırmıştır. Günün 22 saatinde de “olan, halk çocuğu Asım Bezirci’ye olmuştur”. Ekmeğini bambaşka işlerde çalışarak kazanmış, şükür ki bakanlık kapılarında sıra numarası alanların konumuna düşmemiştir.

Bu nedenle ben, edebiyatçının, edebiyatının onurunu koruması için hayatını çarçur etmesi gerektiğini, muazzam bir öz-sömürü düzeni içinde ömrünü sağda solda çalışarak helak etmesini savunuyorum. Tanrı bizleri Mevlana yılında Mevlanalı romanlar yazan Elif Şafak’lara, Gülhane Parkı’nda düzenlenen lale festivaline yetiştirilmiş laleli romanların yazarı İskender Pala’lara falan benzetmesin!

Kendi kanımızı emmeye devam edelim ama edebiyatımız piyasaya ve diktatörlüğe hizmet etmesin.

İleri'nin 'edebiyata destek' dosyası

İleri, edebiyata bakanlık desteği dosyasını açıyor: Edebiyata "örtülü ödenek" mi?

Pelin Buzluk: Bu düzen bir zaman sonra sizi esir alır

Ahmet Cemal: Edebiyatçıyı satın alma denemesidir

Semih Çelenk: Ülkemizde destek "inayet"e dönüyor

Cihan Demirci: Bu iktidarın desteği edebiyatçı için utanç vericidir